E. Attila Aytekin
Yalanla mücadele etmek
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:02 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:02
AKP iktidarının ve onun medya ve sosyal medyadaki destekçilerinin en büyük avantajlarından biri de kendilerini hiçbir ahlaki kuralla bağlı hissetmemeleri. Ne yaparlarsa yapsınlar Allah’ın onlarla olduğunu düşündüklerinden mi, ‘hele şu zor günleri atlatalım sonra ahlaklı davranabiliriz’ dediklerinden mi bilinmez, en bariz yalanları söyleyebiliyor, gerçekten uzak olduğunu çok iyi bildikleri ithamları defalarca ‘karşı taraf’a yöneltebiliyor, anlık olarak kendilerine bir rahatlama sağlayacaksa her türlü iftirayı atabiliyorlar.
Başından beri hakikatle arası iyi olmayan iktidar, son zamanlarda yalanı siyasetinin asli bir unsuru yapmaya başladı. Bu durum AKP’ye şu ya da bu zeminde muhalefet etmeye çalışanların işini çok zorlaştırıyor. Zira gerçeğin en apaçık olduğu durumlarda dahi yalan söyleyebilenlere karşı mücadele etmek hiç kolay değil. Fikir ayrılıkları üzerinden siyaset yapılabilir ortada bir olgu vardır, taraflar olgunun kendisi üzerinde aşağı yukarı bir konsensüse varmışlardır, sonra onun anlamı ve sonuçları üzerine kıyasıya bir tartışma yürütülebilir. Farklı çıkarlar üzerinden de siyaset yapılabilir. İki taraf temsil ettiği, bir parçası olduğu ya da kendisini özdeşleştirdiği sınıfın ya da toplumsal grubun çıkarlarını savunmak için siyaset yapar herkes olguların kendi istediği biçimde yorumlanması ve bunun yaygınlaşması için kavga verir. Bunları yapmak, muhalefet yapmak isteyenler için, hele ana akım medyaya erişimleri sınırlı ve maddi kaynakları kıt olan, bir taraftan da devletin zor aygıtlarının baskısını daima tepelerinde hisseden sosyalistler için zaten hiç kolay değil. Ancak sürekli yalan söyleyen, yanlışlığı defalarca kanıtlanan suçlamaları gündemde tutan, lideri miting miting gezip canlı yayınlarda yalan söyleyen bir siyasi iktidarla mücadele etmek daha da zor.
Son zamanlardaki bu bariz yalan furyası 2012 Aralık’ında Erdoğan’ın ODTÜ’ye gelişi esnasında yaşanan olaylarla başladı. Öğrencilerin polise molotof kokteyli attığı bizzat başbakanın ağzından söylendi yandaş medya da bu iddiayı uzun süre gündemde tuttu. Yandaş rektörlerin yaptıkları iktidara destek açıklamalarında öğrencileri şiddet kullanmakla itham etmelerinin dayanaklarından biri de buydu. Oysa olaya ilişkin pek çok fotoğraf ve video kaydı olmasına rağmen, hiçbirinde molotof kokteyli görünmüyordu. Anlaşılan bu küçük ayrıntı hükumet mensuplarının ve yandaş gazetecilerin umurunda değildi. Başbakan molotof kokteyli var dediyse, gerçekte olmaması ihmal edilebilir bir ayrıntıydı.
İktidarın kendisini şaşkına çeviren ve şimdiye kadar tecrübe ettiği en aciz duruma düşmesine yol açan Haziran Direnişi’yle mücadelesinin temel stratejisi de yalan oldu. Faiz lobisi, dış mihraklar, hatta telekinezi gibi halkın komplo teorisi ihtiyacına hitap eden ve deli saçması da olsa yanlışlığının kanıtlanması zor olan iddialardan bahsetmiyorum. Mesela elimizde görüntüleri var denilen şu ‘benim başörtülü bacıma saldırdılar’ olayı. Elde görüntü yokken, olayı Kabataş İskelesi civarında herhangi bir kameranın yakalamaması mümkün değilken bu yalan haftalarca pompalandı. İddia sahibi olan kadın verdiği röportajda ‘70-100 tane yarı çıplak, eldivenli erkek’ gibi akıl ve mantığa açıkça aykırı şeyler söylemişken bile bu yalandan vazgeçilmedi.
Haziran Direnişi’ne karşı ‘lanse edilen’ bir başka bariz yalan ise “camide içki içtiler”di. Söz konusu edilen camiin müezzini birden fazla kere camide içki içildiğini yalansa da iktidarın en tepesindeki adamdan en alttaki Twitter mücahidine kadar bu yalan defalarca tekrarlandı. Yalanın hedef kitlesi belliydi ve bu kitlenin ya müezzinin açıklamaları gibi son derece net ve güvenilir bir kaynağa erişemeyeceği, ya da erişse bile umursamayacağı, umursasa da son tahlilde ‘koskoca başbakan yalan mı söyleyecek canım’ diyerek yola geleceği umuluyordu. Özetle, bu kapalı devre yalan yayını Haziran günleri boyunca sürdü.
Birkaç gündür benzer bir yalan kampanyası ODTÜ’de yaşanan bir videoyla ilgili olarak tezgahlanıyor. Cumhurbaşkanı’ndan pek duyarlı liberallere kadar herkes bunun başörtülü öğrencilere yapılan bir saldırı olduğunda hemfikir. Oysa ek bir araştırma yapmaya gerek yok sadece ilgili videodan bile i) oradaki kadınların öğrenci olmadıkları (güvenlik görevlileri kimlik sorduğunda göstermiyorlar ve uzaklaşıyorlar) ii) meselenin başörtüsü değil kayıtların yapıldığı bina civarında çalışma yürüten bir tarikatın ya da cemaatin mensuplarıyla öğrenciler arasında çıkan bir gerginlik olduğu anlaşılıyor. Gerçekler apaçık ortadaymış ne gam! ‘Benim başörtülü bacım…’ diye başlayan bir demagoji fırsatı çıkmışken hakikatin, yalanın lafı mı olur!
Şimdiyse nöbet Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde ve elbette bu işleri en iyi becerecek olan Melih Gökçek’te. Gökçek Anadolu Bulvarı’nın devamı olarak tasarlanan ve ODTÜ arazisinden, 100.Yıl’dan ve Çiğdem’den geçecek yolla ilgili olarak belediye davet ettirdiği ve Fen İşleri Müdürü’yle toplantı yapmalarını sağladığı iki akademisyeni daha sonra kışkırtıcı ilan ederek sezonu açtı. Belediyenin 6 Eylül günü 100.Yıl’da yaşanan çatışmalarla ilgili olarak yaptığı kısa açıklama da yalan dolu. Belediyenin dozerinin devirdiği ağaçlar sayısız pek çok gazeteci ve protestocu tarafından kayda alınmışken, belediye ‘hiçbir ağaca zarar gelmemiştir’ diyebiliyor. O yolun yapım süreci boyunca kim bilir daha ne yalanlar duyacağız.
Devlet-parti bütünleşmesini sağlamış, kamunun her türlü imkanını kendi dar çıkarları için kullanmaktan çekinmeyen, medyayı büyük ölçüde hizaya getirmiş, polisi insan hayatına dair en ufak bir kaygı olmadan halkın üzerine süren, yargıyı muhalefeti dizginlemek için etkin biçimde kullanan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bunun üzerine bir de son zamanlarda aleni yalan kampanyaları geldi. Velhasıl, yılların eskitemediği bir halı saha maçı tabirini kullanacak olursak, Allah’ını seven defansa gelsin!