Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

E. Attila Aytekin

“Ne zaman demokratikleşme kelimesini duysam…”

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:03 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:03

AKP’nin paketinde birbiriyle alakalı iki ilginç başlık var. Birincisi, bir başka kimsenin “inanç, düşünce ve kanaatlerinden kaynaklanan yaşam tarzına ilişkin tercihlerine müdahale edenlere, bunları değiştirmeye zorlayanlara” hapis cezası verilmesini öngörüyor. Diğer bir başlık nefret suçlarının yasalarda yer almasını öngörüyor.

Nefret suçlarının pakette yer alabileceğini ilk olarak Bülent Arınç, İslam karşıtlığıyla ilgili bir toplantıda açıklamıştı. Yani hükumetin nefret suçu kavramını öncelikle hangi bağlamda düşündüğü ortada. Zira Tayyip Erdoğan da paketi kamuoyuna tanıtırken “Belirli suçlar, kişinin, dili, ırkı, milliyeti, rengi, cinsiyeti, engelliliği, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini veya mezhebi nedeniyle işlenirse, cezası daha da ağırlaşacak” dedi ve cinsel yönelimi unutuverdi. Nefret suçu kavramının yasalaşması için en çok uğraşanların LGBT örgütleri olduğu düşünüldüğünde gerçekten ‘manidar’ bir unutkanlık. Fazla söze gerek yok TCK’da böyle bir değişiklik yapılırsa bu AKP’nin muhafazakar seçmenlerinin hoşuna gitmeyen nice şeyi, mesela bir kişinin ateist olduğunu alenen beyan etmesini, Müslümanlara hakaret olarak görüp cezalandırmak için kullanılacaktır.

Paketin diğer bir maddesi olan hayat tarzını koruma meselesiyse iyice evlere şenlik. Madde kişilerin diğer kişiler üzerinde hayat tarzı, inanç ve kanaat açısından kurduğu baskıyı ortadan kaldırmaya yönelik ancak Türkiye’de epeyi zamandır insanların hayat tarzı üstünde en çok baskıyı yapan bizatihi devlet. ‘Mahalle baskısı’ elbette var ama son zamanlarda muhafazakar kitleler iktidarın keyfini çıkararak işin cebir ve şiddet yanını hükumete ve devlet aygıtına bırakmış görünüyorlar.

AKP hükumeti de bu işbölümüne saygı gösteriyor ve Sünni İslam’ı ve muhafazakar hayat tarzını herkese dayatmayı amaçlayan politikalarını tam gaz sürdürüyor. Mesela Alevilerin senelerdir duyurdukları taleplerine ve AİHM kararına rağmen, müfredatta yapılan kozmetik değişikliklerle zorunlu din dersi dayatması sürdürülüyor. Dahası, din dersinin programdaki ve merkezi sınavlardaki ağırlığı sürekli arttırılıyor. Öyle ki Milli Eğitim Bakanlığı SBS yerine getireceği yeni sistemde ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ dersini temel alanlardan biri yapacağını açıkladı!

Zorunlu din dersi yetmezmiş gibi bir de okullara ‘Kuran’ ve ‘Peygamberimizin Hayatı’ isimli seçmeli dersler koyuldu öğrencilerin bunları seçmesini zorunlu kılmak için de bunlar harici pek çok seçmeli ders açıldı. Hesap şuydu: ancak belirli bir talep olan dersler açılacağından ders sayısının çoğalması dini seçmeli dersler harici derslerin kapanmasını ve öğrencilerin mecburen hükumetin gönlünden geçen dersleri almasını sağlayacaktı. Evdeki hesabın çarşıya uymadığı ve toplumun AKP’yi ‘mahcup ettiği’ Başbakan’ın yakın zamanda yaptığı ‘Peygamberimizin hayatını ders olarak veriyoruz çocuklarımız bunu alsınlar’ talimatından anlaşıldı. Benzer bir durum İmam-Hatip okullarıyla ilgili olarak da yaşandı. İmam-Hatiplere beklenen talep olmayınca velilere çeşitli teşvikler gündeme geldi o da olmayınca öğrencileri haberleri olmadan bu okullara kaydedip ‘istemeyen kaydını başka yere aldırır’ deme gibi hilelere başvuruldu.

AKP iktidarının en sistemi hayat tarzı dayatmalarından biri de içki konusundaki kısıtlamalarda görüldü. Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu (TAPDK) zaten kısıtlayıcı olan yasal düzenlemeleri iyice geniş yorumlayarak pek çok yerde içki içilebilmesinin önünü kesti. Örneğin üniversitelerin eğitim binalarından kilometrelerce uzaklıktaki ve hiçbir şekilde eğitim yapılmayan tesislerinde içkiyi yasakladı öğretim elemanlarına yönelik ve öğrencilerin giremediği restoran ve lokal gibi tesislerin ruhsatlarını iptal etti. Benzer pek çok kamu tesisinde içki yasaklandı. Kimi valiliklerin, belediyelerin uygulamaları içki satış ruhsatı almayı imkansız hale getirdi. En son getirilen düzenlemeyle 22:00’den sonra perakende içki satılması yasaklanarak ve akıl almaz derecede yüksek cezalar öngörülerek içki satan bakkal, kuruyemişçi gibi yerlerin tasfiye edilmesi, alkollü içeceklerin ancak az sayıda markette gözlerden uzak biçimde satılabilmesi amaçlandı.

Erdoğan’ın yapılması gereken minimum çocuk sayısını bazen 4’e bazen 5’e çıkardığı ve hiç ara vermeden yürüttüğü ‘en az 3 çocuk’ kampanyası da hayat tarzı dayatmasının bir başka örneği. Kürtaj ve sezaryen karşıtlığı, ‘kadın’ bakanlığının isminin ‘aile’ yapılması gibi sembolik adımlar, kadına karşı şiddete gösterilen tepkisizlik, üniversitede kadın ve erkek yurtlarının ayrılması vs. eklendiğinde, AKP’nin ülke kadınlarını bir çocuk fabrikası olarak gördüğü ve bu özelliğe halel getirebileceğini düşündüğü noktalarda kadınların hayatlarına doğrudan müdahale etmekten çekinmediği iyice anlaşılıyor.
Velhasıl, AKP’nin hayat tarzı konusundaki sicili çok kötü. Zorunlu din dersinin ağırlığını arttıran, seçmeli dini derslerinin mecburen alınması için alicengiz oyunları yapan, TAPDK’ye özel olarak militan bir kadro atayıp bu kurul eliyle içkiyi kriminalize etmeye çalışan, yetmezse yeni yasalar çıkaran, kadınların hayatlarının en mahrem yanlarına müdahale etmeyi kendine hak gören bir iktidarın birdenbire hayat tarzımızı korumaya karar verdiğine ve iyi niyetli bir nefret suçu düzenlemesi yapacağına inanmak imkansız. Bir düşünelim: Yapılacak kanun değişiklikleri sonrası savcılar hayat tarzına müdahale etti diye Tayyip Erdoğan’a mı, TAPDK başkanına mı, Afyon Valisi’ne mi, AKP’li milletvekillerine mi, Suat Kılıç’a mı soruşturma açacaklar?

Erdoğan Kılıçdaroğlu’nun Aleviliğini seçim meydanlarında malzeme yapamayacak mı? Türkiye gazetesi “Cemevi Ergenekon projesi” diye manşet atamayacak mı? Yeni Akit gazetesinin yayınına son mu verilecek? Elbette bunların hiç biri olmayacak. Bu düzenlemelerin pratik sonucu ülkeyi AKP’nin makbul yurttaşları hariç kesimler için yaşanması iyice zor bir yer haline getirmek olacaktır. Hayat tarzı ve nefret suçu korumasının ezilen azınlığı değil de muktedir çoğunluğu korumak için tasarlandığı ilk ülke olarak kazanacağımız şöhret de cabası.

Hatalı biçimde Goebbels’e atfedilen, aslında Nazi Almanyası’nda yazılan bir tiyatro oyununda geçen bir replik olan meşhur cümle şöyledir: “Ne zaman kültür kelimesini duysam elim silahıma gidiyor.” O zamandan beri tabir, kulağa hoş gelen ancak somut olarak anlamsız olan ve kötü sonuçlara yol açabilecek kavramlar söz konusu olduğunda kullanılarak yaygınlaşmış durumda. Türkiye’de de ortam cümleyi duruma uyarlamak için gayet uygun: “Ne zaman demokratikleşme kelimesini duysam elim silahıma gidiyor.”

E. Attila Aytekin 'ın Son Yazıları