Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

E. Attila Aytekin

Bu vesileyle kurtulmamız gereken kavramlar (2): Milli irade

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:08 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:08

Türkiye’de sağ partilerin siyaset yaparken vazgeçemediği kavramlardan biri de ‘milli irade’. Özellikle merkez sağ gelenek iktidarını meşrulaştırmak ve muhalefeti etkisizleştirmek için kavramı sürekli kullanıyor. Dolayısıyla milli irade sağ siyasetin iktidar teknolojisinin önemli dayanaklarından biri. Sağ siyaset kalıplarının biraz dışına çıkıldığında bile ‘milli irade’nin ne kadar otoriteryen, ne kadar anti-demokratik bir tahayyülü yansıttığını görmek mümkün. Dahası, yaşanan AKP-cemaat kavgası da bu kavrayışın sınırlarını tekrar ortaya koyuyor.

Milli irade kavrayışına göre ortada millet diye bir ‘şey’ var ve o ‘şey’ iradesini seçimlerde göstererek siyasal partileri yetkilendiriyor. Sanki sınıf, toplumsal cinsiyet, kültür, kuşak, hayat tarzı, dünya görüşü, etnisite, coğrafya, kır-kent vs. üzerinden farklılaşmış, sayısız toplumsal ilişkiyi barındıran çok katmanlı dinamik bir oluşumdan değil de, ortak beklentileri, talepleri ve refleksleri olan yekpare bir kitleden bahsediyoruz. Bu anlamda milli irade aslında ‘sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle’ anlayışının bir başka sürümü. Adına ‘millet’ denen bu kitlenin kerameti kendinden menkul kolektif bir aklı ve iradesi var. Bu irade kendini seçimden seçime göstererek ülkeyi yönetme yetkisini kimi isterse ona veriyor.

Bu anlayışın en komik biçimlerini seçimlerden sonra yapılan ‘seçmen ne mesaj verdi’ tartışmalarında görmek mümkün. Sanki ‘millet’ bir araya gelip, ‘sen şu partiye oy vereceksin’, ‘şu partiye muhalefet görevi vermemiz lazım arkadaşlar’, ‘falanca parti geçen seçimden beri iyi çalışmadı, oyunu düşürelim’ diye müzakere edip anlaşıyor! Belki seçim sonrası fikir kıtlığı çeken gazeteciler ve yorumcular için işlevsel bir düşünme biçimi ama bu antropomorfik toplum tahayyülünün kısıtlayıcı, dışlayıcı ve esasen anti-demokratik olduğu açık.

Milli irade kavramının sağ partiler için farklı ve kritik işlevleri var. Bu kavrayışa göre, ülkedeki en büyük sağ parti milli iradeyi temsil ediyor. Seçimlerde -elbette sadece seçimlerde- ‘tecelli eden’ milli irade seçimi müteakip iktidar partisinde temerküz eder. Yani iktidardaki sağ parti milli iradenin salt temsilcisi değil, bizatihi kendisi haline gelir. Bu partinin iktidarını kullanması üzerindeki her türlü engel (toplumsal muhalefet, enerjik parlamento içi muhalefet, sokak gösterileri, yargı denetimi, Anayasa Mahkemesi kararları, medyada çıkan eleştirel haberler, -IMF hariç- uluslararası kuruluşların tavsiyeleri vs.) milli irade üzerinde vesayet kurmak anlamına gelir. İktidar partisi iktidardayken ne yaparsa yapsın sorumlu tutulamaz yanlış yaptıysa hesabı sandıkta seçmen sorar. Her tür muhalefete düşen bir sonraki seçime kadar susup oturmaktır.

Öte yandan, milli iradeye bağlılık toplumu oluşturan bireylerin tümünün tercihlerine saygı göstermek anlamına da gelmez. Mesela seçmenler Kürt hareketinin partisine oy verdiğinde orada elbette örgütün baskısını, en azından belirli kaygıları istismar edilen kitleleri aramak gerekir. Sol partilere oy veren kesimler de milli iradenin unsurları değildir. Sosyalistler zaten kökü dışarıdadır CHP geleneğinden gelen partilere oy verenlerse milletin iradesine koyulan vesayeti hep destekleyen, milletin hayatına, kültürüne, dinine yabancı elitlerdir. Bunlar zaten milletin parçası değildir. Sol parti yüksek oy aldığında ortada mutlaka bir oyun vardır. Mesela Bülent Arınç’ın yakın zamanda söylediği gibi, 1989’da ANAP’ın gidişini hazırlayan yerel seçimlerde milletin has temsilcisi Turgut Özal’ın partisinin seçim yenilgisi mutlaka bir tezgahın ürünü olmalıdır.

‘Milli irade’ bu sorunlarına rağmen sağ siyaset için çok kullanışlı olduğu için sağ partilerin siyasi söylemlerinin mihenk taşlarından biri olmayı sürdürdü. AKP de ‘askeri vesayet’e karşı olsun, Haziran direnişçilerine karşı olsun bu kozunu yeri geldiğince oynadı. Fakat Cemaat-AKP savaşı sayesinde yaşananlar kavramın kullanılabilirliğini iyice azalttı.

‘Milli irade’ çerçevesinden düşünelim. Millet AKP’ye hükumet etme yetkisi verirken, meğer iktidar partisi o yetkiyi bir siyasi parti olarak örgütlenmemiş olan ve seçime girmeyen, dolayısıyla milli iradeye mazhar olamamış müphem bir grupla paylaşmış, hem de senelerce! Üstelik o grup özellikle son yıllarda devlet içine sızan bir çeteye, bir paralel yapılanmaya dönüşmüş. Yani AKP kendisine emanet edilen milli iradeye sahip çıkamamış, iktidarı paylaştığı gibi bir de devletin neredeyse elden gitmesine seyirci kalmış.

Bu tür eleştirilerin geleceğini tahmin eden Tayyip Erdoğan Cemaat’e karşı da milli irade üzerinden yüklenmeye çalıştı. Cemaat’i milletin iradesine ipotek koymaya çalışan bir başka vesayet odağı ilan etti. Tabii işareti alan yandaşlar da hemen bu koroya katıldı: cemaat siyaset yapmak istiyorsa parti kurup seçime girmeli, milletin seçilmiş temsilcileriyle uğraşmayı bırakmalıydı. Ama Erdoğan’ın ve yandaşların atladığı bir şey var: milli irade silahı Fethullah Gülen ve cemaatine işlemez. Zira kavram ‘milli’ ve ‘gayrı milli’ unsurları birbirinden ayırmakta kullanıldığında çok etkili bir silah. Ancak AKP’nin kafasındaki milleti tanımlayan unsurlar olan dindarlık, muhafazakarlık, milliyetçilik, emekçi düşmanlığı, ataerkillik vs. düşünüldüğünde Cemaat de en az AKP kadar milli. ‘Parti kurup seçime girin kardeşim’ çıkışı bir nebze işe yarayabilir ama bunun ötesinde, elitler, vesayetçiler, oligarşikler laflarının bir dini cemaate, üstelik AKP’nin eski koalisyon/suç ortağı olan bir cemaate zarar vermesi çok zor.

HSYK’nın yapısının değiştirilmesi tartışmalarında da milli irade söylemi AKP’ye imkan sağlamaktan çok onun hareket alanını daralttı. HSYK’nın bugünkü yapısı 2010 yılındaki referandumla belirlenmişti. Referandumlar ‘milli iradenin tecellisi’ açısından iktidar partisi için seçimlerden bile değerli çünkü tüm otokratların bildiği gibi referandumlar manipülasyona daha müsaittir. AKP de doğası gereği referandumları çok seviyor. Fakat aynı AKP şimdi referandumda net biçimde ortaya çıkan milli iradenin sonucundan hoşnutsuz ve bunu değiştirmek istiyor. Çünkü ‘paralel yapı’ milli irade üzerinde vesayet tesis etmeye çalışıyor. Yani AKP milli iradeyi korumak için milli iradenin hilafında hareket ediyor.

Milli irade için, milli iradeye rağmen… Kulağa çok tanıdık gelmiyor mu?

E. Attila Aytekin 'ın Son Yazıları