E. Attila Aytekin
Bu vesileyle kurtulmamız gereken kavramlar (1): ‘vesayet’
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:07 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:07
AKP-Cemaat savaşı şimdiden pek çok hayırlara vesile oldu. Bu hayırlardan biri de Türkiye’de siyasal hayatı anlamak için eskiden beri kullanılan, ancak AKP iktidarı döneminde döne döne, gide gele, tepe tepe kullanılan ve artık bıkkınlık veren kimi kavramların zaaflarını ve sakıncalarını çok açık göstermek oldu.
Bu kavramlardan biri ‘vesayet’. Kavramın kamu yönetimi, hukuk ve uluslararası hukuk yazınlarında epeyi oturmuş, bilinen anlamları var. Siyaset bilimindeyse durum farklı. Yıllar yılı daha çok ‘askeri vesayet’ biçimine aşina olduğumuz bu lafız, son zamanlarda ‘sivil vesayet’, ‘yargı vesayeti’ olarak da kullanılır oldu. Fakat kavram çok kullanılsa da iş tanımlamaya gelince, ne akademik düzeyde ne de güncel siyasette derli toplu bir tanımı ortaya konmuş değil. Örneğin öteden beri kavramı çok seven bir akademisyen, bir yazısında tam 57 kere vesayet diyor ama vesayetten ne anladığına dair bir açıklama yapmak zahmetine girmiyor. TESEV’in bir raporu “Cumhuriyet’in bir vesayet rejimi olarak yapısallaştığı” tespitiyle başlıyor ama raporda vesayetten ne anlamamız gerektiğine dair tutarlı bir izahat yok. SETA vakfının siyaset direktörü olan Hatem Ete’nin doktora tezine göreyse vesayet neyin halkın iyiliğine olduğuna karar verme yetkisini kendinde gören bir elitin ayrıcalıklarına işaret ediyor.
Günlük siyaset diline baktığımızda kavramın farklı biçimlerde anlaşıldığını ve kullanıldığını görüyoruz:
• atanmışların, yani bürokratların, kendilerini seçilmişlerden, yani siyasetçilerden üstün görmeleri, onların işlerine karışmaları. Askeri ve sivil bürokratların siyasetçilerin özellikle demokratikleşme ve kalkınma yolunda atmak istedikleri çeşitli adımları engellemeleri,
• bazı kurumların kendilerini milli iradenin temsil edildiği TBMM’den üstün görmeleri,
• bazı güç odaklarının gerçek iktidarı elinde tutması, iktidarda gibi görünen halkın temsilcileri üzerinde söz sahibi olması, kritik kararların bu güç odakları tarafından kendi lehlerine ve halkın aleyhine verilmesi.
Örnekler çoğaltılabilir. Ancak vesayetin hem akademik hem de siyasi kullanımların ortak bir noktası var: Bir takım odaklar (elitler, ordu, bürokrasi, merkez, vs.), halkın temsilcilerinden (sağ siyasetçiler) daha fazla iktidara sahip ve böylece milletin iradesinin (görüşlerinin, taleplerinin, ihtiyaçlarının) siyasi alanda hakkıyla temsili ve savunulması engelleniyor.
Demek ki varsayım şu: şu vesayet denen şey olmasa, milletin iradesi gerçekten siyasete yansıyacak ve geniş halk kesimlerinin talepleri karşılanacak devlet halkın talepleri doğrultusunda biçimlenecek. Bu fikrin saçmalığının farkında olmak için sosyalist olmak gerekmez, temsili demokrasinin sorunlarına dair liberal kuram içerisinde yapılan tartışmalardan kıyısından köşesinden haberdar olmak bile yeter. Buna rağmen vesayet kavramının joker gibi kullanılması ve muktedirler tarafından bu kadar seviliyor olması sebepsiz değil. ‘Vesayet’, temsili liberal sistemlerin arazlarını gözden saklıyor ve liberal demokrasiyi bir ideal olarak ortaya koyuyor. Liberal demokrasinin bizatihi burjuvazinin emekçi sınıflar üzerindeki vesayeti anlamına geldiği gerçeğinin üstünü örtüyor.
Vesayet kavramının sağ siyasetçiler ve hınk deyicileri için bir başka işlevi, yaptıklarının sorumluluğundan kaçmalarını sağlaması. Sağ partiler yıllarca iktidarda kalıyorlar iktidarın olanaklarını sonuna kadar kullanıyor, ülke kaynakları üzerinde diledikleri kadar tasarrufta bulunuyorlar. İhaleleri istediklerine veriyor, istedikleri atamaları yapıyor, hem kendilerini hem de yandaşlarını zengin ediyorlar. Asıyor, öldürüyor, yakıp yıkıyorlar. Ama iş sorumluluk almaya gelince bunlar ‘hükumette ama iktidarda değiller’, ‘iktidarda ama muktedir değiller’, ‘davul bunların sırtında ama tokmak başkasında’. Niye? Çünkü vesayet var.
Düşünün, AKP iktidarının 12. yılında bile koca koca insanlar AKP aslında gerçekten iktidar değil, askeri vesayetin yerini cemaat vesayeti aldı diye ciddi ciddi konuşabiliyor kavramın AKP tipi siyaset için neden vazgeçilmez olduğu açık. Meğerse bizim AKP-Cemaat koalisyonu dediğimiz şey, hain Cemaat’in sinsice milli irade üzerinde vesayet kurmasıymış. Cemaat seçilmişler üzerinde özellikle yargı vesayeti kurmak istiyormuş. Askeri vesayeti alt eden, yargı vesayetinden kurtulmak için anayasa değişikliği yapan iktidar partisi başka bir vesayetin gelmekte olduğunu öngörememiş!
Türkiye siyasetinin son bir kaç yılı her türlü anlaşılabilir, ama böyle anlaşılamaz. Akıl almayacak bir saçmalık! Ancak bu saçmalığın en azından bazı çevrelerde geçer akçe olmasında vesayet kavramının adeta büyülü etkisini göz ardı etmemek lazım. Kavramın bir başka zaafı Türkiye siyasal hayatını hakkıyla analiz etmeyi engelleyen, pek çok farklı etmeni göz ardı ederek her şeyi muhayyel bir sürekliliğe indirgeyerek açıklayan fazla esnek kavramlardan biri olması. Örneğin ülkede 1960, 1971, 1980 ve 1997’de yaşanan askeri müdahaleler askeri vesayetin restorasyonu veyahut vesayetle yetinmeyen odakların doğrudan yönetime müdahalesi olarak anlaşıldığında, her bir müdahaleyi doğuran konjonktürün karmaşıklığı, siyasal rejimdeki tıkanmaları doğuran toplumsal ilişkileri ve sermaye birikimi dinamiklerini ve özellikle de sermaye sınıfının rolünü anlamak imkansız hale geliyor.
Velhasıl, ortada iyi tanımlanmamış, üstelik temsili demokrasiyi yücelten, sağ iktidarları aklayan, askeri darbelerde sermayenin rolünü gözlerden saklayan bir kavram var. Şu hengamede tüm sürümleriyle birlikte (‘askeri vesayet’, ‘vesayet rejimi’, ‘askeri bürokratik vesayet’, ‘sivil vesayet’...) kurtulmak lazım.
Not: Bu yazı yazılırken hiçbir Yahudi, Ermeni ve Rum lobisine zarar verilmemiştir. Mamullerimizde paralel devlet yoktur.