E. Attila Aytekin
Bizans’ta Oyun Bitmez: 2010’da Referandum, 2013’te Süreç
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:54 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:54
İktidarın atadığı akil insanlar komisyonunun ilk toplantısının yapmasıyla birlikte ‘süreç’ yeni bir aşamaya girdi. Bu aşamada da sürece hayırhah bakanlar ile çeşitli gerekçelerle eleştirel yaklaşanların kompozisyonu ve tavırları değişmiş görünmüyor. Sürecin muhatabı olan Kürt hareketinin desteği sürüyor kaçınılmaz olarak yaşanacak olan tıkanmaya ve yol ayrımına kadar da bu destek sürecek gibi. Öyle ki BDP hükumetin akil insanlar listesini bile ciddi anlamda eleştirmekten kaçındı. ‘İktidar neylerse güzel eyler’ diyen yandaşların desteğinde de şaşılacak bir yan yok. Ancak süreci destekleyen liberal ve sol liberal yaklaşım üzerinde biraz durmak gerekiyor.
Liberaller ve sol liberaller AKP’nin iktidarının doğasını ve bu iktidarın nasıl sürdürdüğünü yıllardır kavrayamadılar. AKP’yi devlet ya da askeri vesayet karşıtı mücadele veren bir odak ya da mağdurların sesi, cumhuriyet tarihi boyunca dışlanan kesimlerin otantik temsilcisi olarak gördüler. Bunun iki sonucu oldu. Birincisi, sermayenin partinin ortaya çıkışındaki ve iktidarı boyunca verdiği müthiş desteği görmezden geldiler bu desteği gördüklerinde de anlamlandıramadılar.
İkincisi, AKP’nin iktidarını sürdürmek için verdiği siyasal ve ideolojik mücadelenin dinamiklerini anlayamadılar. AKP’nin iktidarını -vesayet karşıtı ve mağdurların sesi olmak hasebiyle- adeta doğal bir olgu olarak düşününce, partinin yaptığı türlü manevralar, içine düştüğü açmazlar ve bu açmazları aşmak için uygulamaya koyduğu planlar hep göz ardı edildi. Mesela, AKP’nin Ergenekon, Balyoz, KCK gibi siyasi davalarıyla ilgili olarak tam da böyle oldu. Davaların AKP için önemini görmemekte direnen liberallerin eleştirileri ‘sabaha karşı kapıların kırılması davaların meşruiyetini azaltıyor’ ya da ‘4 sene tutukluluk da biraz fazla’ gibi sade suya tirit itirazlardan ibaret kaldı.
Malum ‘süreç’le ilgili de benzer gelişmeler yaşanıyor. AKP iktidarının doğal ve neredeyse mutlak olduğunu düşünen -ve bir kısmı bundan gizli veya açık bir sevinç duyan- liberaller ve sol liberaller süreci iyi niyetli, neticede hayırlı bir girişim olarak görmekte ısrarlılar. En eleştirelleri, Erdoğan’ın başkanlık projesiyle çözüm sürecinin ayrılmasının iyi olacağını söylemekle yetiniyor.
2010’daki referandumu hatırlayalım. İktidar partisi 2009’daki yerel seçimlerle ciddi bir oy kaybına uğradığı gibi, ülke çapındaki bazı kritik belediyeleri CHP, BDP ve MHP’ye kaybetmiş, İzmir’de müthiş bir hezimete uğramış, Ankara ve İstanbul’da çok sayıdaki ilçeyi de kaptırmıştı. Başbakanın mahallesinin bulunduğu Beyoğlu’yu bile son anda, çok az farkla kazanabilmişti. Dahası, partinin oylarındaki düşüş trendi seçimden sonra ve 2010’da da devam ediyordu. Ekonomideki yüzde 5’e varan küçülmenin etkileri de sürmekteydi. Bu eğilime müdahale etmek isteyen iktidar, birden bire referandum fikrini ortaya attı ve o zamana kadar hiç lafı edilmeyen referandum 1-2 hafta içinde ana gündem maddesi haline geldi. AKP referandumla, gündemi kısa sürede aşırı politize bir hale getirmeyi, tabanını hareketlendirmeyi ve oylarını konsolide etmeyi, dahası kendine oy vermeyen sağ seçmeni ‘ya bizdensiniz ya onlardan’ diyerek saflarına çekmeyi planlıyordu. Referandum neticesi AKP tüm bu amaçlarına ulaştığı gibi liberal ve sol liberal kesimden beklemediği bir destek de geldi. Anayasa değişikliği önerileri yetersizse de ülkenin demokratikleşmesi açısından önemliydi en azından darbe anayasasında bir gedik açılacaktı. Liberallerin bu gayet apolitik tavrı şu varsayıma dayanıyordu: AKP demokrat olmasa da ülkeyi demokratikleştirebilirdi. Sanki söz konusu parti var gücüyle iktidarını sağlamlaştırmaya çalışan bir siyasi parti değil de bir sivil toplum kuruluşuymuş gibi. Sanki kısa bir süre sonra genel seçim yapılmayacakmış gibi.
Referandum stratejisinin sonuçlarını 2011 seçimlerinde alan ve iktidarını iyice sağlamlaştıran hükumetin şapkadan çıkardığı yeni tavşan olan Kürt sorununu bir biçimde çözme projesi de bu tür bir bağlamdan kopuk olarak anlaşılamaz. 2014’te önce bir genel seçim arkasından da cumhurbaşkanlığı seçimi var. Seçim öncesinde ekonomide müthiş bir durgunluk yaşanıyor. Büyüme yüzde 8’lerden yüzde 2’ye düştü durumun yakın zamanda değişeceğine dair bir işaret de yok. Hükumetin değil geçen seçimde kaptırdığı yerleri kolayca alacağı, elindeki belediyeleri, mesela İstanbul ve Ankara’yı kazanacağı dahi garanti değil. Ayrıca inşaat sermayesine yapılan ‘Afet Dönüşüm Yasası’ gibi çeşitli ‘jestler’ yerel seçimlerde iktidarın ayağına dolanmaya aday.
Aslında AKP yerel seçimler için adımlarını çok önce atmaya başladı. Metropol ilçe dışı ilçelerde yaşayan seçmenlerin de büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerinde oy kullanmasını sağlayan yasa bu adımlardan biriydi. Diğer bir girişim yerel seçimleri öne alma çabasıydı ama bu başarısız oldu. AKP biri başarılı biri başarısız bu iki adımı yeterli görmemiş olacak ki daha dramatik bir şey yapmayı deniyor. Aynı 2010’daki sürpriz referandumda olduğu gibi. Gündemi işgal edecek, tercihan ülkeyi bizden olanlar ve olmayanlar diye kutuplaştıracak, durgun ekonomiyi, TÜİK’in türlü numaralarına rağmen bir türlü düşmeyen işsizliği gündemden uzak tutacak büyük bir ‘şey’e ihtiyaç var. O büyük şey de malum ‘süreç’.
Hükumet meseleyi kendi istediği gibi çözerse seçim yılı olan 2014’e tarihsel bir başarı kazanmış edasıyla girecek. Yok, çözemezse de en azından 2013 yazını azca şehit haberiyle geçirecek sonrasında silahlı eylemlerin zaten azaldığı kış mevsimi var. Kıştan sonrası seçim ve seçimden sonrası Allah kerim.
Velhasıl, Bizans’ta oyun bitmediği gibi (neo-)Osmanlı’da da oyun bitmez. Uyanık olmak lazım.