Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

E. Attila Aytekin

Balbay tahliyesi ve diğer muhtemel tahliyeler referandum sayesinde mi?

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:06 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:06

CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay Anayasa Mahkemesi’nin uzun tutukluluğun bir hak ihlali olduğuna yönelik kararı ve ilgili savcı ve mahkemenin de buna uyması neticesi tahliye edildi. Bu tahliye gerek bazı iktidar partisi mensupları, gerek yandaş basın ve gerekse 12 Eylül 2010 referandumunda evet oyu verilmesini savunmuş olan liberal çevreler tarafından referandum sayesinde yaşanan bir gelişme olarak değerlendirildi.

Balbay’ın tahliyesi üzerine tutuklu BDP’li milletvekilleri için de benzer başvurular yapıldı. İşin içinde Kürtler ve bu milletvekillerini iki buçuk senedir cezaevinde tutan mahkemeler olduğunu için kesin konuşmamak lazım elbette ama HSYK 1. Daire Başkanı İbrahim Okur’un açıklamalarının da işaret ettiği gibi onların da tahliye edileceğine dair genel bir beklenti oluşmuş durumda.

Güncel tartışmaya geçmeden önce daha önce yaşanan benzer bir durumu hatırlatmakta fayda var. Sebahat Tuncel 2007 seçimlerinde milletvekili seçildiğinde cezaevinde tutuklu olarak bulunuyordu. Seçilip mazbatasını aldıktan sonra hemen tahliye edilmiş ve yasama faaliyetlerine katılmıştı. Aradan 4 yıl geçti ve bu kez BDP, CHP ve MHP’den toplam 8 tutuklu kişi milletvekili olarak seçildi. Ancak bunların biri bile serbest bırakılmadı. Peki, aradan geçen 4 yılda ne değişmişti? Ne olmuştu da Tuncel 2007’de seçilir seçilme serbest bırakılırken diğer milletvekilleri “kaçma şüphesi”, “dosyadaki delil durumu” gibi gerekçelerce yıllarca tutuklu kaldı?

2007-2011 arası AKP’nin iktidarını konsolide ettiği bir dönem oldu. Bu sürecin belki de en önemli ayağı farklı muhalefet kesimlerinin tasfiyesi amacıyla açılan davalardı. Ergenekon davasıyla başlayan süreç bir dizi başka davayla devam etti ve Kemalist (Ergenekon, Balyoz, OdaTV), sosyalist (Devrimci Karargah, OdaTV) ve Kürt (KCK) muhalefete yönelik tasfiye davaları AKP’nin iktidarını rakipsiz kılmak için kullandığı en etkili enstrümanlardan oldu.

Davaları Fethullah Gülen cemaati ve AKP birlikte götürüyordu. Cemaat emniyet ve yargı içindeki örgütlenmesiyle bu davaların yürütücü yapımcısı olurken, AKP operasyonlara ve davalara siyasi destek veriyordu. Bilim kurgu senaryosu tadındaki iddianamelerle sanatsal yaratıcılık da cemaatten gelirken, bu iddianamelerin en azından bazı kesimlerce ciddiye alınmasını da siyasi ve ideolojik gücüyle ve hiç bitmeyen mağduriyetiyle AKP sağlıyordu. Elbette iki ortak arasında davaların yürütülmesinde çeşitli sorunlar çıkıyordu. Türkan Saylan’ın evine baskın yapılması, İlker Başbuğ’un tutuklanması gibi cemaatin ‘aşırıya kaçtığı’ durumlarda hükumet sözcüleri rahatsızlıklarını açıkça belli ettiler. Aynı biçimde OdaTv davası kapsamında Ahmet Şık ve Nedim Şener’in ve KCK kapsamında Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun tutuklanmasının koalisyonun siyasi davalarına zarar verdiğinin farkında olan yandaş kalemler zaman zaman cemaati eleştirmekten geri durmadılar. Ancak bu sorunlara rağmen AKP-cemaat koalisyonu bir arada kalmayı başardı ve muhalifleri tasfiye amaçlı davalar sürdürüldü.

Ergenekon davası 2008’de başlasa da koalisyonun davalar konusunda özellikle 2010 ve 2011 yıllarında vites yükselttiğini görüyoruz. Bundan birkaç yıl önce AKP de, kaderini onunla birleştirmiş görünen cemaat de belirli açılardan sıkıntılı bir süreç yaşıyordu. 2009 yerel seçimlerinde AKP ciddi oy kaybetmişti, üstelik 2008 krizinin derinleşen etkisiyle birlikte de partinin seçmen desteğindeki aşınma devam etmekteydi. Koalisyonun cemaat kanadı buna dava sürecini hızlandırarak yanıt verirken (ilk KCK operasyonu Nisan 2009’ta yapıldı), AKP referandum kartını oynadı.

Referandumun ilk amacı oyları tabanı konsolide ederek partinin yaşandığı güç kaybını durdurmaktı. Diğer bir amaçsa muhalifleri tasfiye davalarıyla doğrudan ilgiliydi. Özel Yetkili Mahkemeler’de başarılı biçimde örgütlenen cemaat-parti koalisyonu yüksek yargıda o denli etkili değildi. HSYK’ya iktidar damgası vurulmuş olsa da eski dönemden kalma üyeler hala pürüz çıkarabiliyordu. İlhan Cihaner örneğinde görüldüğü gibi iş Yargıtay’a kaldığında hükumetin istemediği türden kararların çıkması muhtemeldi. ÖYM savcılarının ve hakimlerinin tüm maharetlerine rağmen davaların ilanihaye uzatılması da mümkün değildi elbette temyiz aşaması gelecekti. İşte bu bağlamda referandum paketi AKP’nin yüksek yargı üzerinde de tam bir hakimiyet kurması için özel olarak tasarlanmış hükümlerle dolduruldu.

Referandumdan “evet” çıktı ve böylece iki hedef de gerçekleşmiş oldu. Hem siyasi olarak koalisyonun rakipsizliği perçinlendi hem de hemen referandum ertesinde yapılan HSYK seçimlerinde Adalet Bakanlığı listesinin eksiksiz olarak çıkmasının gösterdiği gibi yüksek yargı da hükumet denetimine girdi. Referandumu takiben siyasi davalar açısından koalisyonun yeni bir atağı geldi. ÖYM’ler en ‘spektaküler’ tutuklamalarını 2011’de yaptılar, özel yetkili savcılar en fantastik iddianamelerini yine bu yılda kaleme aldılar. Ülkeyi demokratikleştirmesi beklenen referandum cemaatin bulduğu her fırsatta gövde gösterisi yapmasına elveren bir ortam yaratmıştı tutuklamalar artık mahkemelerden önce Samanyolu TV’den açıklanır olmuştu.

AYM’ye bireysel başvuru hakkı da referandumdaki maddelerden biriydi bu madde hükumet açısından iki açıdan önemliydi. Birincisi, madde referandum paketine paketin göze hoş gelmesi amacıyla sokulan kozmetik maddelerden biriydi referandumda oya sunulan paketin bazılarınca bir ilerleme olarak görülmesini sağlayan bir unsurdu. İkincisi, bireysel başvuru hakkı hükumetin bir süredir farklı kanallardan yürüttüğü, AİHM mahkumiyetlerini azaltma çabasının bir parçasıydı. Bireysel başvuru hakkıyla iç hukuk yollarının tüketilmesini zorlaştıracak ve yurttaşların hak arama sürecini epeyi uzatacak fazladan bir basamak yaratılacaktı.

Gerek bireysel başvuruya dair bugüne kadarki veriler, gerekse Balbay’ın durumu hükumetin planının gerçekleştiğini ve AYM’nin bu minvalde bir oyalama mekanizması işlevi gördüğünü gösteriyor. Mahkemenin kendi verilerine göre Eylül 2012-Haziran 2013 arasında yapılan bireysel başvuruların yüzde 3’ten az bir kısmı kabul edilebilir bulunmuş ve değerlendirmeye alınmış. Balbay’ın başvurusunun akıbeti de mahkemede sürecin ne kadar yavaş işlediğini gösteriyor. Balbay mahkemeye başvurusunu 26 Aralık 2012’de yapmış, AYM’nin Balbay lehine kararıysa 4 Aralık 2013’te çıkmış: neredeyse bir yıl sonra! Başvuru gerekçelerinden birinin “seçilme hakkının ihlal edildiği ve tutukluluğun makul süreyi aştığı” olduğu ve mahkemenin de bu iddiayı kabul ettiği düşünülürse ortada gerçekten ironik bir durum var. AYM’nin bireysel başvuru mekanizması bu kadar yavaş çalışmasa mahkemenin de kabul ettiği bu mağduriyet çok önce giderilebilirdi!

Balbay’ın ve muhtemel diğer milletvekili tahliyelerinin referandumun bir semeresi olduğu iddia edilse de 2010 referandumu sonucunda yaşananlar durumun hiç de böyle olmadığını gösterdi referandum sonrası AKP-cemaat koalisyonu kendini iyice konsolide ederek ülkede baskıcı, anti-demokratik ve boğucu bir siyasi atmosfer yarattı. Sabahat Tuncel 2007 seçimlerinde milletvekili seçilir seçilmez serbest kalırken 2011’de seçilen milletvekillerinin tutuklu kalmalarında işte bu atmosferin büyük payı vardı.

Şimdiki tahliye(ler) ise AKP-cemaat koalisyonunun çatlamasından ve Haziran Direnişi sonrası dönen havadan kaynaklanıyor. AKP ve cemaat arasındaki gerilim MİT olayıyla krize dönüştü, emniyet ve yargıdan yapılan temizliklerle devam etti ve dershaneler üzerinden geri dönülmez bir noktaya erişti. Bu da iktidarın muhalefet odakları üzerindeki baskısının nispeten azalmasını sağladı. Dahası, iktidar henüz Haziran Direnişi esnasında yaşadığı travmayı atlatabilmiş değil. Bu ortamda iktidarın kontrolündeki baskı aygıtlarında bir gevşeme yaşanması şaşırtıcı değil.

Mustafa Balbay’ın tahliyesi işte bu gevşemenin bir sonucudur. Eğer gerçekleşirse BDP’li milletvekillerinin tahliyesi de 12 Eylül 2010 referandumu sayesinde değil, ona rağmen olacaktır.

E. Attila Aytekin 'ın Son Yazıları