E. Attila Aytekin
(Aziz) Petro’nun Kenti (?) Üzerine Bazı Notlar
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:59 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:59
Sankt Peterburg ya da sosyalistlerin gönüllerindeki adıyla Leningrad kuşkusuz dünyanın en ilginç kentlerinden biri. İsminin hikayesi, kentin siyasi tarihinin hareketliliğinin de aynası: Sankt-Pieterburch – Sankt-Peterburg – Petrograd – Leningrad – Sankt-Peterburg. I.Petro Hollanda hayranlığı dolayısıyla inşa ettiği garnizon-adaya Hollandaca “Sankt-Pieterburch” ismini veriyor ancak kısa bir süre sonra dönemin baskın Alman kültürünün etkisiyle isim Cermenleştirilerek “Sankt-Peterburg” oluyor. 1914’de Almanya ve Rusya’nın Büyük Savaş’a düşman kamplarda gireceğinin belli olmasından sonra kentin ismi fazla Almanca bulunarak “Petrograd” yapılıyor. 1924’de Lenin’in ölümü ertesinde kent, “Leningrad” oluyor. Ancak SSCB’nin yıkılması neticesi 1991’de tekrar “Sankt-Peterburg” haline geliyor. Kentin kurucusu olarak kabul edilen I. Petro da başlı başına ilginç bir zat bu çara “Deli Petro” denmesi Osmanlı’yla Rusya arasındaki rekabetten kaynaklanan bir yakıştırma olsa da Petro’nun bir kısmı kendi hayatını da tehlikeye atan türlü ‘çılgınlıklar’ yaptığı vaki. Pek çok kişi kenti dünyanın en büyük sanat müzelerinden biri olan Ermitaj Müzesi dolayısıyla tanıyor. Bir de tabii Peterburg, Rus edebiyatının pek çok büyük eserine ve tabii ki Dostoyevski’nin müthiş romanlarına sahne teşkil etmesiyle de çok önemli. Nihayet, tüm dünyadaki sosyalistler için Ekim Devrimi’nin en dramatik anlarına şahit olan kent.
Sankt-Peterburg’un tarihiyle ilgili bir dizi yaygın kanı bulunuyor. Örneğin, kenti Çar Petro’nun başkent yapmak için planlı bir biçimde kurdurduğu düşünülüyor. Buna göre yeni başkent özellikle Baltık Denizi-Finlandiya Körfezi kıyısına kuruluyor ki Rusya’nın Batı’ya açılan kapısı olsun. Petro aslında kentin daha sonra çekirdeğini oluşturacak olan kaleyi Neva nehrindeki bir adaya inşa ettirirken Batı’ya bir pencere açmayı değil, doğal olarak bulunan o pencereyi kapatmayı amaçlıyor. Amacı İsveç’in ya da Batı yönünden gelecek herhangi bir düşmanın önünü kesmek. Kent esasen askeri amaçlı iki büyük projenin, adadaki kalenin ve karşı kıyıdaki devasa tersanenin etrafında gelişiyor. Mesela kentin bugün dahi ana bulvarı olan “Nevski Prospekt” de tersanenin ihtiyaç duyduğu malzemenin taşınabilmesi amacıyla açılmış bir yol. Kentin gelişimini düzenlemek için zaman zaman çeşitli planlar yapılsa da bunlar esasen başarısız oluyor. Sankt-Peterburg bu anlamda Brasilia ya da İslamabad’dan çok Ankara’ya benzetilebilir. Kentin başkent olması süreci de çetrefilli ahir zaman monarşilerinde genelde modern anlamda başkent kavramı olmadığı için, çar ya da çariçe ikametgah olarak nereyi seçerse orası fiilen başkent haline geliyor. Peterburg da bu biçimde, yani Rus monarklarının inşa ettirip yıktırdıkları bir dizi sarayla bağlantılı olarak aslında tedricen başkent haline geliyor ve 11 Mart 1918’de Lenin ve Merkez Komite üyelerinin kentten ayrılıp Moskova’ya gelmesiyle başkent olmaktan sessiz sedasız çıkıyor.
Petro’nun Doğu’dan vazgeçip kenti Batı’ya açılan pencere gibi kurduğu iddiasıysa kökten sorunlu. Mesela kente ilişkin çok bilinen analizlerden birini yapan Marshall Berman’ın (“Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” Türkçesi 1999, orijinali 1982) temel varsayımlarından birini Rusya’nın bir Doğu toplumu olarak azgelişmişliği oluşturuyor. Belki Berman kitabı yazdığı tarih göz önüne alındığında hoş görülebilir -Edward Said’in Batımerkezciliğin sistematik eleştirisini ilk kez yapan kitabı “Orientalism” 1978 tarihlidir ve bu eleştirinin yankı bulması zaman almıştır- ama artık bu gözünü Batı’ya diken ‘deli’ ya da ‘büyük’ imparatorun yoktan var ettiği başkent iddiasını terk etmenin zamanı gelmiş gibi görünüyor.
Rus devletinin elbette kentin gelişimi üzerinde hatırı sayılır bir etkisi oluyor. Neticede büyük bir garnizonun beslenmesi, tersanelerin ayakta tutulması, devasa sarayların ve onlarda yerleşik kalabalık soylu sınıfının lüks ihtiyaçlarının karşılanması gerekiyor bu da kentin hızlı büyümesinin en önemli nedenlerinden biri. Kentin yaşadığı en büyük değişimlerden biriyse 19.yüzyılda görülen yoğun sanayileşme. Özellikle tekstil ve metalürji sektörlerinden yaşanan sanayileşme kent merkezinin etrafını saran adalarda bir fabrika kuşağı yaratmakla kalmıyor, hem de sanayi bölgelerinde ve kent merkezinde işçi mahalleleri yaratıyor. Emekçiler buralarda akıl almaz derecede kötü koşullarda yaşarlar Dostoyevski “Suç ve Ceza”da Sennaya Meydanı (Samanpazarı) civarında oda bile değil, bir odada köşe kiralamak zorunda kalan ailelerin sefaletini tüm çarpıcılığıyla aktarır. Elbette ne sermayedarlar ne de Rus devleti bu müthiş sefaleti umursamaktadır yoksulluk, açlık, devlet şiddeti ve zamansız ölüm 19. yüzyıldan 20. yüzyıla miras kalır.
Peterburg emekçileri her şeye rağmen yılmazlar hayatlarının kontrolünü sermayeden ve devletten geri almak için örgütlenirler, sokağa çıkarlar, kavga verirler. Bu kavgaların en sonuncusunda Rus hanedanının Kışlık Sarayı devrimciler tarafından ele geçirilir. Devrimciler Kışlık Saray’a, saraya ek olarak Genelkurmay ve Muhafız Kolordusu binalarının çevrelediği ve merkezinde Rusya’nın Napolyon karşısındaki zaferini sembolize eden devasa Aleksandr Sütunu’nun bulunduğu Saray Meydanı’ndan girerler. Bu, eylemlerinin ülkenin siyasi rejimini dönüştürmek kadar, kentsel mekanla ilgisini göstermesi açısından sembolik olarak da önemlidir. Emekçiler 1917’de dünya tarihini değiştirirken aynı zamanda hayat mekanları olan kentlerini de geri alırlar.