E. Attila Aytekin
‘Argumentum ad Yugoslavium’
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:49 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:49
Yazının başlığı, kendisi de zorlama-uydurma bir Latince ibare olan ve “Argumentum ad Hominem”e referansla oluşturulan “Argumentum ad Hitlerum”dan uyarlama. “Reductio ad Absurdum”dan yola çıkılarak “Reductio ad Hitlerum” olarak da bilinen bu ibare, ilk olarak 1951’de Leo Strauss tarafından kullanılmış. İnternet tartışmalarına uyarlanan ve Mike Godwin’in “çevrimiçi bir tartışma uzadıkça taraflardan birinin Nazileri ya da Hitler’i içeren bir karşılaştırma yapılma olasılığı 1’e yaklaşır” diye formüle ettiği bir versiyonu da var.
“Argumentum ad Hitlerum”, “Reductio ad Hitlerum”, ya da “Godwin kanunu” hepsi bir tartışmada yerli yersiz Hitler ve Nazizm’den bahsetme alışkanlığına işaret ediyor. Bunu yapanların amacı çoğunlukla muarızlarının düşüncelerini Nazizm’le kıyaslayarak onları alt etmek ya da içinde bulunulan durumla Nazi Almanyası’nı, ya da 2.Dünya Savaşı Avrupası’nı kıyaslayarak bir tezi zahmetsizce kanıtlamak. Bu hem siyasetçiler ve yazarlar, hem de internet kullanıcıları arasında o kadar yaygın bir eğilim ki bu yanlış argümantasyon yöntemi birden fazla eğlenceli terim üretilerek eleştirilmiş.
Öyle görünüyor ki bizim de bir “Argumentum ad Yugoslavium” kavramına ihtiyacımız var. Yakın zamanda Meclis kürsüsünden “Türk ulusu ve Kürt milliyeti eşit olamaz” diyen CHP milletvekili Birgül Ayman Güler, hem siyaseten hem de akademik anlamda çok sorunlu olan bu çıkışının aldığı tepkiler üzerine Yugoslavya kartını oynadı ve “Ülkemin, babamın memleketi olan Yugoslavya gibi olmasını istemiyorum. 21. Yüzyıla yakışmayan bu acılar, başka hiçbir yerde yeniden yaşanmamalıdır. Yugoslav ulus yapısı ve sosyalist altyapı ortadan kaldırıldığında, ülke milliyetler mezbahasına döndü. Yapılmak istenen Türk ulus yapısını çözme operasyonu ve sonrasında benzer bir gelecek tehdidi görüyorum” diyerek, ülkenin bir iç savaş sonucu bölünme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğuna işaret etti. Birgül’ün Yugoslavya benzetmesine az sayıda ancak ilginç tepkiler geldi. Ulusalcı çevreler bu benzetmenin arkasında yatan mantığı sahiplenirken kimileri de bunu eleştirdi. Örneğin eski milletvekili Ufuk Uras önce “‘Hiç kimse bana Sırp ulusu ile Boşnak milleti eşittir dedirtemez. Boşnak milliyetçiliğini ilericilik diye yutturamazsınız.’ Milosevic” diyerek kendince zeki bir manevrayla CHP’yi Miloşeviç’le özdeşleştirirken daha sonra da “Yugoslavya’yı bu hale getiren ve etnik temizlik yapan Milosevic çizgisini savunarak mı bu hale gelmesini önleyeceğiz” diyerek bu konudaki pozisyonunu daha net ortaya koydu.
Aslında Yugoslavya analojileri Türkiye için yeni değil. Türkiye solunun savrulduğu iki uç pozisyon olan ulusalcılık ve liberalizmden etkilenmiş kesimlerin bu analojiyi sevmeleri de tesadüf değil. Ulusalcılar Yugoslavya örneğini ülkenin bölünmesi tehlikesine işaret etmek için kullanırken liberaller için bu, sol görünümlü devletçi bir milliyetçiliğin bir ülkeyi yıkıma götürmesinden ibret almak için önemli. Bir taraf Yugoslavya’nın parçalanmasını sürecini, süreçte emperyalistlerin rolünü vurgulamak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı etnik sorunları küçümsemek, bu sorunları ‘dış mihraklara’ bağlamak için kullanıyor diğer taraf emperyalizmin gücünü, farklı coğrafyalarda yarattığı büyük yıkımı küçümsemek, ulusalcılık ve geleneksel sol heyulalarına bir kez daha ‘çakmak’ için Yugoslavya’ya sarılıyor.
1918-1929 arası Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı olarak var olan, 1929’da Yugoslavya Krallığı adını alan Yugoslavya 2.Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalist bir ülke oldu. Gerek farklı etnik gruplar arası bir birlikte yaşama ve kardeşlik projesi olması, gerek benimsediği özyönetimci sosyalizm modeli, gerekse uluslararası ilişkilerinde takip ettiği bağlantısızlık siyaseti nedeniyle insanlık tarihi için çok özgün ve zengin deneyim kaynağı oldu.
1980’lerin sonunda Yugoslav ekonomisinin bilinçli olarak çökertilmesiyle başlayan süreç, Hırvatistan ve Slovenya’nın ayrılıkçılığıyla sürdü Miloşeviç yönetiminin kapitalizme geçişi yumuşak yapabilmek amacıyla milliyetçiliğe savrulmasıyla başka bir boyut kazandı kendi içinde küçük bir Yugoslavya olan Bosna-Hersek’in milliyetçiliğe ve AB’den gelen baskılara teslim olarak bir iç savaş yaşamasıyla en kanlı merhalesine ulaştı. Son cephe Kosova’daki mücadeleyse hala sürüyor. Emperyalist odaklar sürecin en başından beri Yugoslavya’nın bölünmesinden ve mümkün olan en küçük etnik devletlere dönüşmesinden yana net bir tavır aldılar. Öte yandan tarihsel süreç içerisinde Yugoslavya’nın etnik gerilimleri azaltma anlamında başardıkları kadar başaramadıkları da oldu mesela Tito döneminde bu yönde atılan kimi adımlar ters tepti. Parçalanma sürecinde Yugoslavya’yı oluşturan tüm federal cumhuriyetlerin yönetimlerinin ciddi hataları oldu kendi milliyetçiliklerinin tepkiselliğini önleyemedikleri gibi sık sık emperyalistlere güvenme hatasına da düştüler.
Netice itibariyle, Yugoslavya tarihsel, kültürel, sosyoekonomik ve jeopolitik boyutları bulunan ve çok aktörlü karmaşık bir süreç sonucunda parçalandı. Bunu ne salt emperyalizmin etkisiyle, ne de Miloşeviç’i şeytanlaştırarak ve tüm suçu Sırplara yıkarak açıklamak mümkün. Türkiye’de ne zaman Yugoslavya’ya dair bir tartışma başlasa bu iki hatalı eğilime rastlanıyor. En son örneğini Güler ve Uras’ta gördüğümüz iki yaklaşımın ortak noktası Yugoslavya’nın parçalanmasına dair ilgi ve bilgilerinin yüzeyselliğin ötesine geçmemesi ve Yugoslavya’nın dağılmasını kendi tezlerine destek amacıyla kullanmaları. Bu, her şeyden önce, savaşlar esnasında ölen on binlerce ve yerlerinden edilen yüz binlerce insana büyük saygısızlık. Türkiye siyasetinde “Argumentum ad Yugoslavium” artık bitmeli.