E. Attila Aytekin
AKP’nin İmralı süreci: “Bir televizyona, demokratik özerkliğim”
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:48 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:48
Geçen hafta AKP’nin Kürt sorununu çözemeyeceğini farklı etmenlere dayalı olarak ileri sürmüştüm. Kanımca, “İmralı süreci” olarak adlandırılan temaslar, hükumetin yeni bir idare etme ve oyalama çabasından başka bir şey değil. Geçtiğimiz hafta içinde yaşananlar da bunu açık biçimde gösterdi. Hayır, Paris’teki suikasttan bahsetmiyorum. Bu karanlık olayın süreci etkileyeceği ve daha da karmaşıklaştıracağı ortada. Ancak Kürt sorununun çözülmesi umutlarının yeşermesini engelleyen asıl etmen, iktidar partisinin tutumu.
Hükumet, temasları bir müzakere süreci olarak değil, bir pazarlık hiç değil, vermeden alacağı bir dayatma olarak görüyor. Erdoğan’ın ve hükumetin çeşitli mensuplarının bu hafta içerisinde yaptıkları açıklamalar, AKP’nin İmralı sürecini başlatmaktaki asıl niyetini ortaya koyuyor: Amaç “teröriste silah bıraktırmak” ya da en azından “sınır dışına çıkarmaktır”. Müzakere süreci, “terörle mücadele”nin bir başka boyutudur. İmralı sürecinin yeni bir şey gibi sunulması yanlıştır. Görüşmeler devam ederken askeri operasyonlar pekala sürecektir. Operasyonlara ancak örgütün militanları ülke dışına doğru çekilirken ara verilebilir. Sözde demokratik özerklik çerçevesinde gündeme getirilecek taleplerin karşılanması söz konusu olamaz anadilde eğitim gündemde yoktur. Genel af akla bile gelmemelidir.
Hükumetin Kürt meselesinin çözümü için atacağını açıkça olmasa da gazetelere sızdırarak beyan ettiği tek adım, bin civarında KCK tutuklusunun serbest bırakılmasını sağlayacak 4. yargı paketi düzenlemesidir. Gerçekten de bin tutuklu serbest kalsa bile, bu BDP’ye göre sayısı on bin civarında olan KCK tutuklularının sadece yüzde onuna tekabül edecektir. Ne var ki bu kısıtlı tahliyelerin gerçekleşmesi bile çok şaşırtıcı olur. Hükumet muhtemelen aşırı derecede muğlak ifadelerle dolu bir yasal düzenleme yapacak, bu da 3. yargı paketinde uzun tutukluluklarla ilgili yapılan düzenlemeler gibi hiçbir işe yaramayacaktır. AKP bir kez daha “ben gerekeni yaptım ama mahkemeler dinlemiyor ne yapalım” mazeretine sığınacaktır. Zaten Başbakan’ın en yakınındaki isim olarak bilinen Yalçın Akdoğan’ın KCK operasyonlarını hala coşkuyla savunmasından hükumetin KCK davaları çerçevesinde kayda değer bir adım atmayacağı rahatça anlaşılabilir.
Hükumet elbette hiçbir şey vermeden PKK’nın silah bırakacağını düşünmüyor. Örgütün, sırf İmralı’ya uygulanan tecrit kalktığı için ya da müzakere kanallarını açık tutmak için silahlı mücadeleden vazgeçmesi akıl dışı olur. Hükumetin amacı da en azından kısa vadede silah bıraktırmak değil. Hükumet elindeki en önemli araç olan İmralı’yı iyi kullanmak istiyor. Açlık grevleri süreci, Abdullah Öcalan’ın Kürt hareketi üzerindeki etkisinin sürdüğünü gösterdi AKP de açık grevlerinden böyle bir ders çıkarmış görünüyor. Öte yandan, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını çekmekte olan ve uzunca bir süredir avukatlarıyla görüşmesine izin verilmeyen, İmralı adasındaki cezaevinde olağanüstü koşullarda tutulan Abdullah Öcalan’ın hükumete karşı pazarlık gücü sınırlı. Yani hükumet Öcalan’ın mahkumiyet koşullarından ve bu koşulların iyileştirilmesi beklentisinden faydalanmaya çalışıyor. Bu hafta içinde Öcalan’a televizyon verilmesi de bu yargıyı teyit eden bir adım oldu.
Anlaşılan hükumetin umudu Öcalan’ı kullanarak Kandil’i sıkıştırmak, örgüte geri adım attırmak, mümkünse çatışmaların tekrar başlayacağı bahar ve yaz aylarına İmralı-Kandil arasında bölünmüş, ya da hiç olmazsa kafası karışmış ve moralsiz bir militan kadrosuna karşı savaşarak girmek.
Akdoğan’ın bir mülakatta söyledikleri çok açık hükumet Öcalan’ı kullanarak Kandil’i sıkıştırmak ve zayıflatmak istiyor: “Yani İmralı, eskiden buna Oslo süreci de dahil, ne kadar çok eylem olursa ben o kadar muhatap alınırım anlayışındaydı. Bu yüzden eylemlerin olmasını da bu şekilde el altından destekliyordu. (…) Şimdi devlet ne yaptı? Bütün kapıları kapattı. Hem güvenlik politikalarıyla örgütü durdurdu hem İmralı’yla diyaloğu kesti. Avukat görüşmeleri vs. bu irtibatı kesti. (…) Ve İmralı bir anda anlamsızlaşmaya başladı. Şimdi İmralı şunu görüyor: Burada konsept değişti. Artık örgüt eylem yaparsa muhatap alınırım değil, örgüt eylem yaparsa ben burada anlamsızlaşıyorum, bertaraf ediliyorum, devre dışı bırakılıyorum. Bunu gördüğü için örgütün eylem yapmasını isteyeceği kanaatinde değilim İmralı’nın. (…) O yüzden artık silah bıraktırma konusunda Öcalan daha fazla devreye girmek durumunda. Devreye girdiği takdirde, çözüm şartıyla devreye girdiği takdirde kendisi bir anlam kazanır. Öbür türlü zaten yine bertaraf olmaya devam eder.”
Barışın sağlanması için müzakerelere destek vermek anlamlı görülebilir fakat AKP’nin niyetinin bu kadar açık olduğu bir ortamda İmralı sürecine “kredi açmak” hükumetin değirmenine su taşımak değil midir?
***
Shakespeare’in “III. Richard” oyununda çatışma alanında atsız kalan Richard, umutsuzluk içinde “Bir at, bir ata krallığım” diye bağırır. Belli ki AKP Öcalan’ın böyle bir şey demeye zorlanabileceğini düşünüyor. Kandil’in ona uyacağını, uymazsa da en azından bunun örgütü çatlatacağını hesaplıyor.
Öyle görünüyor ki hükumetin aklındaki İmralı süreci şöyle işleyecek: genel af yok, demokratik özerklik yok, anadilde eğitim yok, KCK davalarında tahliye yok, ama İmralı’ya televizyon var. Peki, Kürt hareketi demokratik özerklik hedefini bir televizyona değişir mi?