Ulusal ordudan katil birliklerine

23/10/2013 Çarşamba
Ulusal ordudan katil birliklerine

Ergenekon, Balyoz davaları vesaire... Önce bir dizi soru sormak istiyorum:

AKP’nin gerçekleştirmeye çabaladığı “sivil darbe”nin bir parçası olarak T.C. Silahlı Kuvvetleri’ne açtığı savaş, sadece orduyu kendi hizmeti altına almaktan mı ibaret?

Bunlar AKP kurmaylarının, medyadaki taraftarlarının sunduğu gibi “vesayet rejimine son verme”, “demokratikleşme”, “sivilleşme”, “darbecilerden öç alma” vb. -safsatadan ve mugalatadan ibaret olduğunu düşündüğüm- amaçlara mı hizmet ediyor?

Yoksa, çok uzun vadeli, derin stratejik bir planın parçası mıdır bu? AKP’nin bu saldırısı, uzun vadede emperyalizmin sadece Türkiye değil, etki alanına giren tüm ülkeler için öngördüğü bir hedefe yönelmiş bir adım olabilir mi?

Dünyanın başına belâ olan “global” Neo-liberalizm’in salt ekonomik bir doktrinden ibaret olmadığını bilmiyor muyuz? Sermayenin bu dünya çapındaki saldırısının aslen büyük bir siyasal proje olduğu anlaşılmadı mı? Bu projeyle birlikte “devlet” anlayışında, ona yüklenen işlevlerde de revizyona gidilmesi öngörülmüyor muydu?

Şimdi, sorulara son verelim. Kamu mallarının yağması, özelleştirmeler gibi, artık çoktan ayyuka çıkmış olan uygulamaları da bir yana bırakıp, sürecin bir başka yanına, ülkelerin silahlı kuvvetlerine gelelim.

Bunlar da giderek “halk ordusu”, “ulusal ordu” vb. kavramlardan tümüyle uzaklaştırılarak profesyonel ordular haline getiriliyor. Dahası, özelleştiriliyor.

Soru sorarak başlamıştım. Şimdi bir soru yağmuru altında kalacağımı hissediyorum. Kapitalist sistemde ordular zaten hakim sınıfların emrinde değil mi? Emperyalizmin orduları değil mi, dünyayı ateşe veren, ülkelerin bağımsızlığını ayaklar altına alan gerektiğinde kentleri yerle bir edip, kana boğarak ülkeler işgal eden? Bunlar ne zaman “halkın ordusu” oldular? Aradaki fark ne ola ki?

Arada çok büyük farklar var!

Geleneksel olarak ulusal orduların tabanının, çok büyük çoğunluğu işçi ve emekçi gençlerden oluşuyor. Bunlar bir yanda sıkı disiplinle, öte yanda ulusal kavramlarla süslenmiş bir ideolojik kuşatma altında silah altında tutuluyor, gereğinde “vatanı savunma” hedefiyle savaşa sürülüyor. Ne var ki, bu orduların özellikle er ve erbaşları arasında ister istemez her türden siyasal eğilim de bulunuyor. Tarih boyunca bu eğilimlerin kimi zaman ordu disiplinine karşı başkaldırdığını, savaşmayı reddettiğini, daha da ileri giderek düşman kuvvetlerle “kardeşleştiği”ni biliyoruz.

Dahası, kimi zaman bu orduların kumanda kademelerinde de hükümetlerin kayıtsız şartsız emrinde hareket etmeyi kabullenmeyen, savaş koşullarında kurşuna dizilmeyi göze alarak haksızlıklara, savaşlar sırasında işlenen insanlık suçlarına karşı çıkan komutanlar da görüldü. Nazi ordularında bile böylesi yüksek rütbeli komutanlar olduğu tarihin kayıtlarına geçmiş bulunuyor. Sömürgecilik dönemlerinden başlayarak, ülkesinin bağımsızlığından yana olan “yurtsever” komutanlar, başkomutanlar çıktığını yakın tarihte de emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelelerinin başını çeken askerler olduğunu biliyoruz.

Bütün bunları sadece biz bilmiyoruz, emperyalizmin ideologları, plan-proje yapımcıları da biliyor.
Bu nedenle, emperyalizmin “büyük projesi”nin önünde birbirine bağlı iki hedef duruyor:

Birincisi, ulusal kimliğinden tümüyle temizlenmiş, tamamen profesyonel temelde “savaşkan birlikler” oluşturmaktır.

İkincisi de, bu profesyonel katil birliklerinin önemli bir bölümünü giderek özel şirketlere devretmektir.

Bunlar, kim için ve kime karşı olduğunu sorgulamaksızın sadece savaşmak, öldürmek üzere kiralanmış, para için ölümü de göze alan katil sürülerinden oluşacaktır. Bu katil sürüleri hem en gelişkin savaş teknolojisiyle donatılarak, hem de gerek bireysel öldürme, gerekse yığınsal katliam yol ve yöntemleri üzerine yoğun eğitimlerde uzmanlaştırılarak saflara dizilecekler. Değişik devletlerin hizmetindeymiş görünümündeki bu profesyonel katil birliklerinin savaş teknolojisi de tekleştirilecek ve birbirine bağlanacak.

Böylece, her an için emperyalizmin emrinde hazır tutulan, dünya çapında bütün ülkelerde konuşlanmış, fakat herhangi bir ulusal bağı bulunmayan, özel şirketlere ait profesyonel savaş birlikleri oluşturulacak.

Henüz projenin daha başlangıcındayız. Bir süredir uygulamaya konmuş olan bu proje, her ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullara uygun olarak farklı hızda ve değişik aşamalardan geçirilerek adım adım gerçekleştiriliyor.

Örneğin, Mann Matt’ın, ABD ordusunun özel savaş birliği Delta Forces’daki deneyli askerlerden derleyerek 2003 yılında kurduğu “Triple Canopy” adındaki savaş şirketine ilk iki yıl içinde Irak’ta verilen iş hacmi 250 milyon Doları aşmıştı. Irak’ta bunların ne denli elini kana buladığı saklı tutuldu. Afganistan’da şu anda böylesi birlikler var savaşan. Siviller de içinde olmak üzere asıl kanlı saldırıları düzenleyenler bunlar. Bu arada, orada ölen Amerikalı askerlerin çoğunluğu da bu özel birliklerden. Bu da işin başka bir yanı. Çünkü bu kayıpları resmen bildirme zorunluluğu yok. Hesap verme zorunluluğu yok. Ölenlerin ailelerine tazminat verme, dullara maaş bağlama zorunluluğu yok. Şu anda Afrika’da da bu tür özel orduların savaştığını bilmekte yarar var.

Önemli bir nokta daha: AB uyum süreci içinde, T.C. ordusunun asker sayısının düşürülerek profesyonelleştirilmesi ve AB için savaşacak bir güç haline getirilmesi projeleri üzerinde tartışılıyordu. Bu projeler halen çekmecelerde saklı tutulmaktadır. Bunu da bilmekte yarar var.

Bir ordu - özür dilerim- özel şirket, ya da şirketler ki, istenen yere sorgusuz sualsiz sürülebilirler. Denetimi zor, hâttâ imkansız. Kârı fazla. Komisyonu yüksek... Saldırganlıkta sınır tanımayan emperyalizm daha ne isteyebilir ki?

Tekrar Ergenekon, Balyoz davaları ve uyduruk saireye gelelim...

Yargılananlar içinde kuşku yok ki, faşisti de, ırkçısı da, darbecisi de vardır - var! T.C. Ordusunun, bu ülkenin “kurtarıcısı”, cumhuriyetin “kurucusu”, dolayısıyla “sahibi” ve bunun doğal uzantısı olarak “koruyucusu” olarak boyunu aştığını biliyoruz. Yeni nesiller, elinde silah tutan bu gücün 12 Mart, 12 Eylül darbelerinde Türkiye solunu kana buladığını, zindanlara tıktığını, büyük acılara gark ettiğini, bu arada işçi sınıfının kazanılmış haklarını da ayaklar altına aldığını sadece tarih sayfalarında okumadı. Ülkemiz halen bizzat bu acıları yaşamış insanlarla dolu.

Emperyalizminin maşası olan bu ABD’nin “bizim çocuklar”ıyla geldi ülkemiz bu duruma! Bunlar asfaltladılar din simsarlarının yolunu! Bunlar verdiler iktidarı bu emperyalizmin taşeronlarının eline!

Ne var ki, Marksistler bu soruna salt kaba bir “hakim sınıfların ordusuna karşıtlık”la yaklaşmamalıdırlar. Bu sürecin ne AKP’nin demagojileri, ne de beyni şaşılaşmış aydın’trak, sol’umtrak tümü gizli-açık liberallerin alkışları, ya da ırkçı-milliyetçilerin “eyvah kahraman generallerimiz” feryatları arasında boğuntuya getirilmesine izin verilmemelidir. Soruna sadece kimi darbeci generallere sahip çıkmak, ya da onlardan öç almak ikilemi içinde bakmak, “büyük plan”ın farkındalığına engeldir.

Tekrar olacak ama... T.C. Silahlı kuvvetlerine karşı başlatılan saldırının, bu orduyu içeriden ve dışarıdan kuşatarak AKP’nin, ya da tarikatların denetimine almaktan da öte bir hedef içerdiğini bilmek gerekiyor.

Eğer süreçler, içinden geçilen dönemi belirleyen tüm diğer toplumsal-siyasal olgulardan soyutlanarak değil, aksine tüm bağları içinde değerlendirilecekse -ki doğrusu budur- AKP’nin T.C. Silahlı Kuvvetlerine karşı yürüttüğü göstermelik “temizlik” hareketine ve sözümona “toplumu sivilleştirme” demagojilerine bu açıdan da bakılmalıdır.

Yanlış anlaşılmasın. Nihai çözüm, bu sistemi temelden değiştirerek ordunun da gerçekten “halkın ordusu” haline getirilmesinde yatmaktadır.