Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Burak Gürbüz

Burak Gürbüz

İktisatta soyut, somut

Üretim ilişkilerinde işçi kendi geleceğinin sahibi değildir o zaman aynı işçinin tüketici olarak geleceğini düşünerek özgür tercih yapacağı savı çok doğru değildir.

Yayın Tarihi: 17.12.2025 , 01:33 Güncelleme Tarihi: 17.12.2025 , 01:35

Walrasçı genel denge teorisinde alım satım esnasında zaman ve mekân boyutunun önemi yoktur. Ne kadar çabuk ve hızlı iki tarafta anlaşırsa o kadar çok mal alım satımı gerçekleşecek ve ekonomik faaliyetler de o kadar çok gelişmiş olacaktır. Walrasyen iktisadın zamanı ve bireyi yaşadığımız dünyanın toplumsal ve iktisadi ilişkilerini yansıtmayan ve bu bağlamda gerçeklerden kopuk bir kurgu üzerine kuruludur. Walras’ın alım satım esnasındaki mekânı da üretim ilişkilerinden kopuk soyut bir alanı gösterir. Diğer bir deyişle zaman ve mekan genel denge teorisinin mekanik döngüsünün işlevli kılacak araçlar olacaktır. Zamana tekrar döndüğümüzde hem üretim süreçlerinde hem piyasada zaman hızlı akacaktır. Üretim süreçlerinde Adam Smith’in önereceği iş bölümü sayesinde üretim miktarı artarken üretim zamanı da hızlı ve seri olmak zorundadır. Üretilen malın kendisinden bağımsız her işçinin o malın üretimindeki safhalarında görevi vardır. Ve mümkün mertebe üretilen malla ilgili kendi sorumlu olduğu üretim safhasında tıpkı bir makinanın dişlisi gibi hızlı ve çabuk davranmak zorunda kalacaktır. 

Marx’ın 1844 el yazmalarında işçinin ürettiği mala yabancılaşması hem ürettiği malın sadece bir bölümünden sorumlu olması hem de aynı zamanda hızlı ve seri üretimin bir çarkı haline gelmesi sebep olacaktır. Diyebiliriz ki iş bölümü ile beraber üretimde bir makinanın dişlisi gibi hızla ve seri akan zamanda işçinin ürettiği mala yabancılaşmasını sağlayacaktır. Walrasyen iktisadın tersine Smith’in ekonomisinde mekân somuttur, fabrikadır, üretim atölyesidir ve bu açıdan toplumsal ilişkileri iktisadi süreçleri içinde barındırır onun içindir ki klasik iktisat ekonomi politiktir. Mesela işçi ürettiği malın satışında yer almaz. Yani diğer bir deyişle işçi malı üretimin gerçekleştiği alanda (fabrikada) üretir sonrasında o mal satılmak üzere sermayedarın elinden piyasalara yönelirken işçi fabrikadan dışarı çıkmayıp diğer malların üretilmesinde emek sarf edecektir. Üretilen malın piyasadaki tüketiciyle buluştuğu arz ve talep tarafına baktığımızda orada da malın satışının gerçekleşmesi çok kısa bir zaman içerisinde olması arzu edilir. Ne kadar çabuk olursa o kadar iktisadi faaliyet artacaktır. Dolayısıyla tıpkı üretim sürecindeki gibi tüketim sürecinde de zaman hızlı akmak zorundadır. Alım satım ne kadar geç olursa o kadar iktisadi faaliyetler bundan olumsuz etkilenecektir. Satışta hızlılık ya etkili bir reklam kampanyası ile olacaktır ya aynı malın değişik ve gösterişli sunumu ile gerçekleşecektir. Fakat sonuçta insanın düşünmek için zamanı ne kadar azalırsa o kadar ürettiği ve tükettiği mala karşı yabancılaşması artacaktır. 

Üretimde bunu iş bölümü ve seri üretim zinciri sağlarken tüketimde ise ürünün cazibesi neden olacaktır. Malın albenisi kişide o mala sahip olabilmek için ekstra bir ilgi uyanmasına sebep olacak ve gerçekten o mala ihtiyaç duyup duymadığından bağımsız hareket ederek satın almak için elini çabuk tutacaktır. O zaman diyebiliriz ki insanların çok düşünmelerine olanak sağlamadan yapılan ve yaptırılan her iktisadi faaliyet yabancılaşmayı körüklemektedir. Homoeconomicus kendisi için her şeyi çok iyi bilen bir makinadan farklı değildir. Ve tarihte marjinalistler klasik iktisatçıların üretim süreçlerini bir kenara atarak piyasa ile homoeconomicus’u ön plana almışlardır. Böylece toplumsal süreçler, toplumsal sınıflar hepsi arz talebe indirgenerek ortadan kalkmıştır. O zaman marjinalistlerle beraber (biraz Marshall kurtarmak istese de) ekonomi politik bitmiştir, çünkü zaman, mekân, kar, ücret hepsi genel denge teorisi içinde sıfırlanmıştır.

1871 ile 1938 yılları arasındaki dünyadaki sosyal çalkantılar karşısında homoeconomicus’un yetersiz kalması, gerçek üstü bir dünya içinde yaşayan bu robotumsu birey’in yerine gerçek dünya içinde yaşayan kişiyi, insanı ön plana koyan ekonomi politik yaklaşım akademik çevrelerde yeniden ön plana gelmiştir. Mesela 30’lu yıllarda Hayek bu işin başını çekerken karşısında da Keynes karşı argümanlar sunuyordu. Artık o zamanın liberal akademik çevreleri marjinalistlerin hayali dünyasını bırakıp ekonomi politiğin alanına yeniden gelmişlerdi.  Piyasalarda oluşan arz talep dengesi determinizmi yerine karşılaştırmalı bir yaklaşım öne çıktı. Yani diğer bir deyişle zamandan ve mekândan kopuk genel denge teorisi yerine zamanı ve mekânı yeniden ön plana alan evrimci bir bakış açısı önem kazandı. 

Bütün bunlar liberalizmde yeni değildi tabii ama 20’nci yüzyılın ilk yarısından itibaren yeniden ön plana gelmeye başladı. Arzu edilen insanın kendi tarihini kendisinin yazmasıydı ve bunu sadece iktisadi kaygılarla değil sosyal kaygılarla da kendi tercihleri belirleyecekti. Her şeyin mükemmel işlediği, enformasyonun tam olarak sağlandığı fütüristik bir dünya yerine işlerin kötü gidebileceği gerçek bir dünyaya geçiş sağlandı. Toplumsal ilişkiler belirsizlikler üzerine yeniden yapılandırılıyordu. Kısacası önceden belirli hiçbir şey olmadığından gelecek belirsizdi ve insan gelecekteki belirsizliğe karşı kendi geleceğini aramak zorundaydı. Bireyler bu zorlukları aşmak için geçmişe bakarak gününü değerlendirip, geçmiş ile bugünü kıyaslaması ve gelecek için hesaplar yapması gerekiyordu. Gelecekteki belirsizlik gelecek için alınacak kararların önemini arttırıyor çünkü zamanda geriye dönüş olmadığı için alınan yanlış kararların telafisi de olamıyordu. İşte o zaman genel denge teorisi determinizimine karşı uygulamaya sokulan karar teorisi, sosyal tercih teorisi, oyun teorisi vs… insanın gelecekteki belirsizlik karşısında en doğru karar almasını sağlamaya çalışan yeni teoriler olarak karşımıza çıktı. Davranışsalcıların, deneyselcilerin, Hayek’in hepsi genel denge teorisini varılması gereken amaç olarak değerlendiriyorlardı. Buna göre iki ayrı dengeden ilki yarı rasyonel insanın tüm belirsizlikler ve bilgisizlikleriyle aldığı karaların piyasa süreci iken diğeri genel denge teorisinde mükemmel işleyen piyasaydı. Hayek’e göre insanın düşünceleri zamanla değişmekteydi çünkü tercihlerini çevresindekileriyle sürekli sürdürdüğü ilişkiler belirlemekteydi. Bu bakımdan kişi, homoeconomicus’un aksine zaman içerisinde evirilen, dönüşen, gelişen bir varlık olacaktı. Fakat her ne kadar Avusturya Okulu ve Chicago Okulu iktisatçıları insanın zaman içinde evirildiğini söylüyor olsalar da zaman ve mekânı da içine alan statik olmayıp dinamik bir iktisadi anlayıştan söz etseler de aslında varmak istedikleri nokta tam enformasyona sahip rasyonel homoeconomicus’un gerçekleşmesini sağlamaktır. Bu bakımdan diyebiliriz ki tüm Davranışsal iktisatçılar Walrasçı iktisat kadar deterministtir. 

Son olarak yazımızın başında bahsettiğimiz zaman sorunsalına döndüğümüzde uzun vadeli planlardan daha çok kapitalist ekonomide kısa vade önemlidir. Geçmiş ve gelecekten daha önemli olan bugündür. Her ne kadar insanların bugünkü tercihinde geçmişteki hataları ve gelecek için beklentileri alacakları kararlarda etkili olsa da hem üretim ilişkilerinde olan işçi için hem işveren için önemli olan bugündür. Yani diğer bir deyişle üretim sürmek zorundadır işçi çalışmak zorundadır ve o gün için üretilmesi gereken mallar üretilmiş olmak zorundadır. Bu üretim süreçleri içerisinde işçi ile işveren arasında tartışma olmayacaktır mesela. Tüketici olarak da işçi geçmiş ve geleceğinden daha çok şimdiki zaman mühimdir onun için bugün için gereken mal ve hizmetleri alıp tüketmek zorundadır, işveren de aynı şekilde üretilen mal ve hizmetleri piyasada satmak zorundadır. 

Mekân ve zaman boyutunda da üretim ilişkileriyle piyasadaki alım satım faaliyetleri arasında da farklılıklar vardır. Üretimin yapıldığı yerle tüketimin gerçekleştiği yerler farklıdır. Üretim fabrikalarda yapılırken malın tüketiciye ulaştığı yer mağazalardır. Fabrikada üretim ilişkileri tercihlere bağlı değildir, işçi sermayedarın yönlendirmesine dayalı çalışmaktadır. Ve genellikle fabrikada iş bölümü çerçevesinde işler emir komuta zinciri şeklinde yürümektedir. İşçiler yöneticiler tarafından istenilen görevleri yerine getirmek zorundadır. Oysa piyasada tüketici sözde özgür tercihleri yoluyla en rasyonel kararları alabilme yetisine sahip olacaktır. Bir tarafta tüketici sözde özgür tercihler yaparken iş yerinde işçi olarak sermayedarın boyunduruğu altında olacaktır. Örneğin fabrikada hiçbir şekilde yönetimin karalarını sorgulama hakkı olmayacaktır ama piyasada bir malı seçme hakkı olacaktır. 

Tekrar kısa vadeye döndüğümüzde asıl olan şimdiki zamandır, bugündür demiştik çünkü bugün yarının sürdürülebilirliğini sağlayacaktır. Bugün olmadan doğal yarın olmayacaktır ve tabii ki yarının düşüncesi de olmayacaktır. Yarını düşünebilmem için bugün olması gerekir. Geleceğin belirsizliği ve bunun için bireyin geleceğini belirgin hale sokabilmesi için tercihlerinde rasyonel kararlar alması sadece ekonomide talep tarafı için geçerli bir savdır. Yani işçi piyasada tükettiği mal ve hizmetlerin seçiminde geleceği göz önünde bulundurarak sözde daha rasyonel davranabilir. Ama aynı işçi üretim ilişkilerinde kendi geleceğini kendisi tayin edemez. İşçinin üretim ilişkilerindeki geleceği sermayedarın yatırım politikası ve kapitalist ekonominin konjonktürüne bağlıdır. Üretim ilişkilerinde işçi kendi geleceğinin sahibi değildir o zaman aynı işçinin tüketici olarak geleceğini düşünerek özgür tercih yapacağı savı çok doğru değildir. Çünkü bir zaman gelip işinden atıldığı vakit tüketim için gerekli ücret geliri olmayacaktır. Dünyadaki yüz milyonlarca işsiz yoksulları bu duruma örnek olarak verebiliriz. 

Son olarak diyebiliriz ki üretim ilişkilerini işçilerin de kendi tercihlerini sermayedara kabul ettirebileceği demokratik bir platforma taşımadan sadece bireylere tüketim özgürlüğü sunma çabaları ekonomide çok gerçekçi adımlar değildir. Bir kere zaten birey kavramı çok anlamsızdır. Doğada insan vardır, kişi vardır ama birey yoktur. İndividis yani bölünmeyen, tek bir varlık yoktur. Açlık, sefalet, eşitsizlik gibi somut sorunlara bireyden hareketle soyut çözümler sunmanın arkasındaki neden gerçekleri örtbas etmek olmasın? 

Burak Gürbüz 'ın Son Yazıları