Unutulma hakkı

11/09/2019 Çarşamba
Unutulma hakkı

soL portalın dokuz yıl önceki bir haberine erişim yasağı getirilmiş. Mahkeme, kararını başvuru sahibinin “unutulma hakkına” da dayandırmış. O zamanlar Dış Ticaret Müsteşarlığına eleman almak için açılan sınavda müsteşar yardımcısının kızı yeterli puanı alamadı diye, herkese on puan ekleyivermişler. Böyle olunca sözlü sınava girmesi mümkün olmuş hanım kızımızın. Sonucu tahmin edersiniz. 

Şimdi unutulmak istiyormuş ve internet çağında böyle bir hukuksal hak tanımlanmış… 

Her dönemin egemen fikirleri egemen sınıfların fikirleridir diyor, ya Marx. Hatırlamak ve unutmak da bu yasaya tabi. 

Toplumun deneyimlerini canlı tutması, hatırlaması kendiliğinden olmuyor. Kendiliğimizden unutmuyoruz, egemenler unutturuyor. Hatırlatma bir toplumsal fonksiyon ve egemen sınıflar bu fonksiyonun yerine getirilmesinde özel bir avantaja sahip. Çeşit çeşit araçlarla donanmışlar. 

Egemenlik var diye sırt üstü yatacak halimiz yok ya. Çıkarttığımız sonuç, toplumun hafızasının da bir mücadele konusu olduğudur. Her sınıf ve onun temsilcileri kendi konumlarını güçlendirecek deneyimlerin toplumsal hafızaya taşınması için uğraş verirler. Biz, zaman zaman öyle uğraş veririz ki, karşı taraftakiler, “egemen olan biz değil miydik” diye şaşırıp kalır.

Yüz yaşımızdan gün almaya başladık… 

Osmanlı hanedanı soyundan bir lüzumsuz adam sosyal medyada, “atalarınızın yüz yıl önce ne yaptığını yazın” demiş. Yanıtı belli; onun ataları, bugünkü savunucuları gibi asalaklık ediyordu. Bizimkiler çalışıyor, değerli ne varsa üretiyor, karşılığında yoksulluğu tadıyor, savaşlarda kırılıyorlardı. Bir de, içlerinden kimi öncüler çıkıyor ve kurtuluş yolu arıyorlardı. Ararken önce hanedan soyu ve yardakçılarının bu dünyadaki egemenliklerinin kader olmadığını keşfettiler. Bunu sınıftaşlarına anlatmaya koyuldular. Anlattıkça ve anlaştıkça yeni bir varlık haline geldiler. Parti oldular. 99 yıl önceydi.

Ne yaptık sorusunu 99 yıl önce Mustafa Suphi de atmış ortaya. Yaptıklarımızı ikiye ayırmak lazım gelir diye söze girmiş: Tenevvür ve Teşekkül. Bugünkü dille, aydınlanmışlar/aydınlatmışlar ve oluşmuşlar/örgütlenmişler.

Gün olmuş egemenlerin sözü geçen ayrıcalığını koparıp almışlar. Bilim insanlarının, öykücülerin, ressamların yanı sıra muazzam bir şair çıkarmışlar. Ülkenin efsane arkeoloğu bizdenmiş; sosyologları da, iktisatçıları da. İki telli sazı bile bizimkiler taşımış dağ köyünden plaklara. Egemenler sendika diyecek olmuş, alasını kurmuşuz, onların elinde kirli sarı bir leke bırakmışız. 

Ama gün geçmiş, rüzgâr dönmüş. Yenilmişiz. O zaman egemenler bizim nasıl hatırlanacağımızı bile masaya getirmişler. Nâzım’ı aşklarıyla anılacak biri, hatta komünizmin tövbekarı diye tanıtmaya kalkmışlar. O kadarı tutmamış tabii; Deniz Gezmiş’i eşkıya diye lanetleyip halkın gönlünden kopartmak da nafile bir deneme olarak kalmış. Ama Suphi’yi maceracıya, Şefik Hüsnü’yü bürokrata, İsmail Bilen’i komplocuya indirgeyivermişler. 

Daha başka şeyleri de unutturmuşlar halkımıza. Emekçi olmanın en yüksek namusluluk olduğunu, yurttaşların haklara sahip olduklarını, çocukların el üstünde tutulması -taciz ne demek, çalışmaması, okuması- gerektiğini, insan ve memleket sevgisini, sağlık ve konut hakkını, belediyenin veya devletin halka ait olması gerektiğini, savaşın kötü, barış için savaşmanın erdem olduğunu… Unutturma hakkını kullanmışlar.

99 yıl boyunca aydınlanma ve partiydik. Yenildik, tasfiye olduk, tekrar kurulduk. Oysa tenevvür ve teşekkülden sonra sıra devrime gelmeliydi. Egemenlerin, fikir dünyasını belirlemesine çomak soktuk sokmasına, ama asıl olan işçi sınıfı ve emekçi halkı egemen kılmaktı. Başaramadık. Bizimkilerin, bizim eksiğimizdir. 

Yüz yaşımızdan gün almaya başlarken bütün söylediklerimiz “bu eksiğimizi affettireceğiz” biçiminde özetlenebilir. İddiamızın temelsiz olmadığına dair çok kanıt gösteririz. İzmir’de haklarını alışlarını halaylarla ve TKP’ye katılarak kutlayan işçileri veya uyuşturucuya savaş açan semt evlerini örneğin. Önceki gün çimenlerin üstüne oturup hayata başka türlü bakmaya koyulan gencecik motokuryeleri... Şu bürokrat, komplocu falan mevzusuna da gireriz pekâlâ. Doktorun bürokrat olduğu iddiasını Varşova direnişinde yaşamını yitiren kızının adını anarak yerle bir ederiz. Laz İsmail’in “hayatının komplosu” 71 yaşında eli titremeden Atılım kararının altına attığı imzadır, deriz; utandırırız kara çalanları. 

Bizim iddiamız desteksiz değil. Ya karşı yaka?

Hanım kızımız uzman yardımcısı kadrosunu ittire kaktıra elde ettiğinin hatırlanmasını bir hak ihlali olarak görüyormuş. Unutulmak istiyor… Haklıdır. Böyle bir geçmişi kim hatırlamak ister! “Unutulma hakkı”, egemen sınıfın fikirleri arasında, önü en açık olanlardan biri. Yüz yıl önceyi kurcalamaya kalkan hanedan torunu ters yüz edip kaçmaya mahkumdur. Yaptıklarını unutmak, yapmakta olduklarını kimseye göstermemek… 

Bu hal zenginlerin ve yobazların yönetemediklerinin en açık ilanıdır ve TKP hazırdır.

ÖNCEKİ YAZILARI

Hatırlamak ve örgütlenmek 18/09/2019 Çarşamba
Unutulma hakkı 11/09/2019 Çarşamba
Suriye’de işin özeti 04/09/2019 Çarşamba
Hangi siyaset, nasıl siyaset? 28/08/2019 Çarşamba
Bayram değil seyran değil 21/08/2019 Çarşamba
Güvenli bölge, bataklık bölge 14/08/2019 Çarşamba
Bizim Cüneyt 07/08/2019 Çarşamba
Organize suç olarak ırkçılık 31/07/2019 Çarşamba
Yangın 17/07/2019 Çarşamba
Günlerin getirdiği… 10/07/2019 Çarşamba