Post-modern ile Geleneksel

07/09/2011 Çarşamba
Post-modern ile Geleneksel

Bu ikisi arasında aşılmaz uçurumlar olduğu sanılır çoğu zaman. Oysa başka bir pencereden bakıldığında, akıl bir kere sapmaya görsün, kapanan bir çember çıkıverir karşınıza.

Küresel dünyanın uyumlu parçası Türkiye'yi şeriatçıların kurması gibi!

Yüzeysel bir bakış küreselleşmenin uçsuz bucaksız özgürlük, dolayısıyla insanlık tarihinin bugüne kadar içinde debelendiği tüm kısıtların ve sınırların aşılması olduğunu zannedebilirdi. Bu yüzeysellik, sürece liderlik eden gericiliğin nerden çıktığını anlamayabilir. Oysa çok değil, biraz kafayı kaldırdığınızda küresel dünyanın istisnai bir örneğiyle değil, ta kendisiyle karşı karşıya olduğunuzu görebilirsiniz. Her yerde, tüm dünyada gericilik işbaşındadır zira...

Aslında mesele de basittir. Emperyalist ideoloji, başta sosyalizm olmak üzere değiştirmek istediği toplumsal yapılar veya siyasal rejimler karşısında sınırsız, koşulsuz bir özgürlükçülük demagojisine başvurmuştu. Sonuç aldıkça bu demagojinin yaldızlarının dökülmesi sorun oluşturmuyordu. Artık sıkışınca “iyi de hayatın gerçekleri” demek mümkündü. Nasılsa böyle dendiğinde verdikleri açığı kafalarına kakacak güçlü bir muhalefet kalmamıştı!

Neo-liberalizmle gericiliğin buluşması biraz karmaşık olabilir. Çemberin uçlarının birleşmesi daha yalındır. Köprüyü geçtikten sonra maskenin düşmesinin sorun yaratmaması daha da açık...

Neredeyse herkesi Kürt sorununun bu düzenin koşulları altında çözülebileceğine inandıracaklardı! Önceleri küresel dünyada sınırların anlamsızlaştığından, zaten ulusal önyargıların geçmişten beri tam bir saçmalık, anlamsızlık ve saplantı hali olduğundan dem vururlardı. Uluslar ve etnik topluluklar arasındaki sorunun, kapitalizmin yükseliş çağında, o zamanın egemenlerinin işine yaradığını görmezden gelmemiz isteniyordu. Onu görmezden gelirseniz, bugünkü çözüm programlarının da bugünün egemen kapitalistlerinin işine yarayabileceği konusunda körleşebilirdiniz.

Sonra iş somuta geldiğinde, yani Türkiye'de, 21. yüzyılın başlarında Kürt sorununa eğilmek gerektiğinde karşımıza o post-modern küresel ortamla görünüşte alakasız bir tez çıkıveriyordu. Ultra özgürlükçülüğün dinci gericilikle buluşması gibi, şimdi de laf dönüp dolaşıp “hepimiz din kardeşiyiz” noktasına geliyordu. Bir kez düzen içi çözümlere inanmaya meyleden gönüller veya yoldan çıkan akıllar buna bile fit olabilirdi. “Neden olmasın? Madem ki hepimiz müslümanız... Hem soldu, emekti, mücadeleydi... Bunlar birleştiremediğine göre...”

Lakin bu sayıklamaların duvara tosladığı ve döngünün tamamlanıp demagojinin çıplaklaştığı bir uğrağa gelmiş bulunuyoruz. AKP Türkiye'si iki adet post-modern gevezeliği sırtından atmış bulunuyor.

Bir: Komşularla sıfır sorun.
İki: Kürt sorununun Türkiye içi bir sorun olduğu.

Bu laflar kapitalist bir ülkenin yöneticilerinin üzerlerinden dökülüyordu. Çünkü hele bizim coğrafyamızda ülkeler arasındaki sorunların sıfırlanmasının ön koşulu radikal toplumsal değişimler, adını söyleyelim, devrimler olabilirdi yalnızca.

İndirgemeye devam edersek, Kürt sorununun Türkiye içi bir sorun olması, nedenlerin açıklanması yerine şu veya bu dönemin mahkum edilmesiyle yetinildiğinde boş bir laf olarak kalmaya mahkumdu. Türkiye'nin “içi”nin bir niteliği vardı çünkü: kapitalizm. Bu bağlantı yoksa gerisi boştur.

Şimdi egemen dil geleneksele rücu ediyor. Türkiye'nin çevresinin düşmanlarla dolu olduğu yolundaki, Birinci Cumhuriyetin öncesinden miras aldığı tez, şimdi İkinci Cumhuriyet tarafından yeniden yorumlanıyor. Kürt sorununun dış mihraklar tarafından körüklendiği tezi de, şimdi her gerilim noktasına o saat uyarlanıyor.

Çember tamamlanmış veya köprü geçilmiştir. İktidarını sağlam hissedenlerin eveleyip geveleme ihtiyacı kalmamış, eski silahlar saklandıkları dolaplardan çıkartılmıştır.

Hal böyle olunca, post-modern ve islamcı iktidarla, burjuva modernitenin çeşitli noktalarında kalmış ve islamcı olmayan egemen fraksiyonlar arasında daha kolay ortaklıklar kurulabilir. Açın merkez medyayı, orada Suriye düşmanlığının her dilini bulursunuz. Arapları aşağılayan dili de, Arap kültür ve dininin Türklüğü “bozduğu” yolundaki argümanları da, Arapların Türkleri sırtından vurduğu şeklinde tarih tezlerini de, şu doğululara uygarlık götürmek gerektiğini vaaz eden sömürgeci ağzını da... Ve en sonu, Suriye’nin Kürtleri kışkırttığını, terörün arkasında olduğunu da öğrenebilirsiniz, aynı ve komşu sayfalarda!

Şam'dan başlayan bir çizginin Erbil ve/veya Diyarbakır üstünden Tahran'a çekilmesi hiç güç olmamaktadır. Nasılsa bu işlemde herhangi bir teorik bakışa, analize, somut dayanaklara değil, bir harita ve cetvele, bir de cahil cesaretine ihtiyaç vardır!

Suriye'ye yönelik savaş kışkırtıcılığı bitmeden sıra bu kez İsrail'e gelmiş bulunuyor. Medyanın boy boy ve renk renk sayfalarında şimdi de İsrail “bitiriliyor”. Şu sınırların kalktığı küresel yıllar boyunca Demirel'in “böyyük Türkiye” lafına hasret kalmış, şovenist ruhu tatminsiz kurumuş okurun kendinden geçmesi bekleniyor herhalde.

Elbette Kürtlerin de toplumumuzun bir parçası olduğu ve onlarca yıl kimliklerinin reddedilmesinin ne kadar aptalca olduğunu dinlemekten uyuşmuş aynı okurlar, İsrail'in teröre el atmak üzere olduğu bilgisiyle yerlerinden hoplayacaklardır!

Artık Türkiye düşmanlarla çevrilidir. Artık Kürt sorunu dış mihrakların işidir. Sanki füze kalkanı İsrail'le alakasızmış, sanki Kürt yoksulları onulmaz acılara gömülü değillermiş gibi...

Sonra anketler yayınlanır: Bugün seçim olsa... AKP'nin oyu üç ayda daha da artmıştır araştırmalara göre!

Gerçekten de AKP yalnızca uçuk uzay çağı argümanlarını değil, onun yanında Ortaçağ'dan kalma zırvalıkları değil, şimdi bunların arasına yayılmış ve kültürde, ideolojide iz bırakmış, bütün egemenlerin hizmetinde iş görmüş araçları da kullanımına sokmaktadır. Bu durumda güçlenmesine nasıl şaşırılır!

Ancak bu gidiş birilerini ille de şaşırtacak potansiyelleri barındırmaktadır. Neo-liberal zırzoplukların sihrinin 2008 kriziyle kaçtığını ve bir daha onun öncesine geri dönülemeyeceği ihmal edilmektedir. Bütün yumurtaların, düşmeyeceği, düşemeyeceği varsayılan tek bir sepete doldurulması bir yere kadar iktidara güç katar. Ama bu güç artışına riskin akıl almaz biçimde yükselişi de eşlik edecek.

Bir de, insan aklı, yani sol bu kadar ucuz değildir.

ÖNCEKİ YAZILARI

İşçinin gözünden bakmak 27/11/2019 Çarşamba
Kriz ile anlamak 20/11/2019 Çarşamba
Geri dönüş mü? 13/11/2019 Çarşamba
Bir koridor hikayesi 06/11/2019 Çarşamba
Hutbe istemez 30/10/2019 Çarşamba
Saatin alarmı 23/10/2019 Çarşamba
Suriye notları 16/10/2019 Çarşamba
Yönetememek ve hazırlanmak 02/10/2019 Çarşamba
Bulunduğumuz yol 25/09/2019 Çarşamba