Aydemir Güler
İlle de bütünlük
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:10 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:10
Yerel seçime doğru çeşitli kurumlar çalışmalar yapıyor, çağrılar yayınlıyorlar. Çağrı belediye başkan adaylarından taahhütl istiyor. Çevre sorunları, kent anlayışı, LGBT hakları, kadın hakları...
Bu çıkışların bazılarında ortak bir sorun apaçık görülüyor. Kendini tanımlı konuyla sınırlayan metinler, siyasal ve sistemle ilgili bütünlük kurmaktan kaçınan bir “özen.”
Yeri gelmişken başta ve benim bildiklerim arasında TMMOB’nin seçim bildirgesini ayrı bir yere koymak gerektiğini söyleyeyim...
Sanki tarım alanlarının yok olması, yerleşimlerin engelliler yokmuş gibi tasarlanması ve akla gelebilecek bir dizi sorunun kaynağını oluşturan nedenler, belediye başkanının sözüyle aşılabilirmiş. Sanki bunlar yanlışlıkla ortaya çıkmış...
Oysa o kadar bütünlüklü bir sorunla karşı karşıyayız ki!
Aslında tek bir sorunla karşı karşıyayız.
Her tarafın şantiyeye dönmesi deprem riskinden değil. Yıkıp yeniden yaparak, yeni meta üretmiş oluyorlar. Üretim sürecine inşaat, inşaat malzemesi, finans, yol yapımı konutların ortaya çıkmasına beyaz eşya, otomobil sektörleri eşlik ediyor. Bir değil bin metanız oluyor!
Parası olmayanlar genellikle hayli borç biriktirmiş, okul taksidini ödeyemez durumda oluyorlar ve kentsel dönüşüm suspayını alıp semti terk ediyorlar. Değiştirilen yasal mevzuat insanların pazarlık gücünü de boşa düşürüyor.
Ne kadar az yeşil, o kadar çok satacak mal. Ama birileri çıkıp adaylardan yeşile saygı taahhütnamesi imzalamalarını rica ediyor.
İyi, peki...
Sıkışık şehirlerde rantı azamileştirmek için birinin asıp kesmesi, “orayı belediyeye devredin”, “mahkeme başkanıyla konuşun”, “kaç para istiyorsa verin” diye operasyonu yönetmesi gerekiyor. Sıkışıklık ancak böyle açılır. Yoksa deprem toplanma merkezleri, kentin en kolay ulaşılan, en merkezi noktalarında boş yatar. İnsanların hayatı kurtulsun diye, yani boşuna! Ve AVM’lere yer bulamazlar.
Ne kadar rant, o kadar diktatör. Ama o sıra biri çıkıp depreme duyarlı belediye başkanı istiyoruz der mi?
Kitlelerin alışveriş yapamayacakları AVM’ye, aidatını ödeyemeyecekleri güvenli siteye bakıp “vay be memleket nasıl da gelişiyor” demesinin bir sınırı olsa gerek. O sınıra bu yobaz takımı cuk oturuyor. Gökdelenler arasından çakma bir Sinan yükseldi mi, yeni site “inanca saygılı” oldu mu, iş değişir. O halde kentin dinselleşmesi, orasına burasına dinsel semboller dikilmesi lazım!
Demiş ya çok laf yalansız, çok para dolansız olmaz diye. Yobaz yoksulu kâr duasına çıkartacak. Ha, sahi, kâr oranları ne alemde? 2000’li yılların dış kaynağı pörsük, özelleştirecek kamu malı kalmamış, kent bu yüzden ekonominin kalbi haline gelmiş...
Neyse, bizim sivil girişimcilerden biri, bu sırada, cami yapımına itiraz edebilir. Gerisine karışmaz ama.
Ya da daha naifi, kentin kadına, LGBT’ye dost olmasını talep edebilir. İstesin de dinselleşen kentte kadının, LGBT’nin ne işi olabilir ki? Sistem ve iktidar onları görünmezliğe mahkum etmektedir.
Çağrıcı kurumlar kendi alanlarına yoğunlaşırlar. Pencereleri örtüp, çevreyle bağlantıyı kestikleri anda, diyeceklerdir ki “biz parti ayrımı gözetmeksizin... adayları... imzalamaya çağırıyoruz.”
Biliyorsunuz, barış hareketiyle ilgili çalışmalar içindeyim. Dünyada bazı örgütler var. Ağızlarına emperyalizm sözcüğünü almayıp “barış kültürü”, “birarada yaşama” üstüne yazıp çiziyor, “workshoplar” düzenliyorlar.
Kent hakkı diye bir kavramdan söz edeceksek, parti ayrımı, dünya görüşü ayrımı gözetmek zorundayız. Piyasadan yani paranın kirinden ayrışmak fakirlere özgü değil. Parayı siyasete sokmamak bir komünist ilkedir.
Yobazlıktan yani din bezirganlığından ayrışmak dinsiz işi değil. Dinin siyasete girmemesi bir komünist ilke.
Var mısınız bunları imzalamaya? Var mısınız hepsinin başına hükümet istifa diye yazmaya?