Aydemir Güler
Emperyalizme karşı nasıl yapmalı?
Yayın Tarihi: 09.01.2026 , 20:47 Güncelleme Tarihi: 10.01.2026 , 00:07
Çok söylenir, savaş siyasetin silahla sürdürülmesidir. Yani savaşı belirleyen siyasettir. Peki, ya tersinden sorarsak, yani siyaseti savaşla açıklamayı denersek ne söyleyebiliriz? Siyaset de savaşın başka araçlarla sürdürülmesi olabilir mi?
Genelleme yapacaksak, hayır. Savaş, siyasetin konularından yalnızca bir tanesidir. Siyaset toplumsal yaşamın bütün düzlemleri üstünde etkindir ve bunlardan birine bağımlı değildir.
İmparatorluk sözcüğünden türeyen emperyalizm en az onun kadar eski… Ama emperyalizm kavramını eski çağlar ve eski rejimler için kullanmaya dilimiz varmıyor uzun zamandır. Günümüzdeki hali, Roma’nın, Moğolların ve bilumum sömürgeci devletin yarattığı yıkımı mumla aratıyor olabilir. Ama asıl, nicel ölçütler değil nitel ayrımlar önemli.
Kadim kavram emperyalizmin, kapitalizm öncesi için kullanılmasını zora koşan analizler yirminci yüzyılın başlarında yapıldı. Kapitalizm tekellerin egemenliğine geçmişti. Tekellerin saldırganlığı ve yayılmacılığı artık benzersiz bir sistematik bütünsellik taşıyordu. Geçmişten farklı olarak emperyalizm bir zorunluluk haline gelmişti. Kapitalizmin gelişmesinin ve tekelleşmenin yarattığı bir zorunluluk. Farklı analizler bu bağlantıyı kurmakta ortaklaşıyorlardı.
Lenin bir adım daha attı ve emperyalizmde kapitalizmin “son aşamasını” gördü. Kapitalizmin yükselişi bir devrimler çağı olmuştu. Lakin köprülerin altından çok sular akmış ve kapitalizm artık karşıdevrimle özdeşleşmişti. Lenin emperyalizm dönemini bütün ilerlemenin yadsınması olarak mahkûm etti. Demokrasinin, ilerlemenin ve barışın zorunlu reddi. Gericiliğin bütün türleri ve savaş, emperyalizm döneminin normalidir.
Böyleyse, genel olarak siyaset kurumu için söyleyemediğimizi emperyalist siyaset için söyleyemez miyiz? Tekelci kapitalizmin eşlikçisi olan emperyalizm, barışın kategorik reddidir. Tekeller çağında emperyalist siyaset, savaşın, yıkımın, istilanın, katliamların oluşturduğu bir çekirdeğin çevresinde yapılanmaktadır.
Bu bir tür kötülük abidesidir. İnsanlığın bunun çıplak haline katlanması ise mümkün değildir. Emperyalizm ne kadar zorunluluksa, emekçilerin hak arayışı, insanlığın eşitlik ve özgürlük mücadelesinin oluşturduğu birikim, binlerce yıldan süzülüp gelen halk vicdanı, bunlar da zorunluluktur. Hep birlikte kötülüğün çıplaklaşmasını, saf emperyalizmi önleyen bir karşı ağırlık oluştururlar… Ya da dünya kaçınılmaz bir hesaplaşmaya doğru döner.
20. yüzyılın uzun bir zaman diliminde sosyalist ülkeler topluluğu, işçi sınıfı hareketleri ve bağımsızlık kavgaları savaş odaklı emperyalizmin çıplaklığına karşı ağırlık oluşturdu. Bugün bunlardan söz edemiyoruz. 2026 bir önceki yılı geride bırakan bir şiddetle açıldı. Bütün çirkinliğiyle savaşın hükmü altına girdik.
İnsanlığın bu dip noktada yaşamayı sürdürmesi olanaksızdır. Dünya büyük bir hesaplaşmaya koşuyor. Buradan aydınlığa çıkacağımızın garantisi yok. Sonuç insanlığı yok edecek bir toplu yıkım da olabilir. Veya yaklaşan hesaplaşma, nihai hesaplaşmayı geleceğe ertelemek gibi bir kararla da kapanabilir. Ama elbette kazanabiliriz de.
Saf emperyalizmi frenleyen bir karşı ağırlığın yokluğu, otomatik olarak en karanlık seçeneği güçlendirmez. Tarih öyle olmayabileceğini söylüyor. Birinci Paylaşım Savaşının arifesinde de insanlığın sırtını yaslayacağı güçlü bir duvar yoktu. Umut mücadelenin kendisindeydi. Tekellerin kapattığı devrim çağı, emekçilerin mücadelesiyle yeniden açılacaktı…
* * *
O zamanlar emperyalizme karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiği temel soruydu. Şimdi de öyledir. Söz konusu olan bir entelektüel düşünce jimnastiği değildir. Büyük hesaplaşmanın sonucunu belirleyecek olan etkenlerden biri de solun, emekçilerin mücadelesini nasıl tanımlayacağı, programlaştıracağıdır.
1914 öncesinde birbirleriyle ilintili iki beklenti emekçi hareketinin aklını çeliyordu. Birincisi, bir dizi gelişmiş ülkede işçi sınıfının edindiği mevzilerin kapitalizmi sömürücü bir sistem olmaktan çıkartacağıydı. Şaka değil, milyonlarca oy alan işçi sınıfı partileri, o zamanın adlandırmasıyla sosyal-demokratlar, parlamentolarda yükseliyorlardı ve arkalarında milyonlarca sendikalı emekçi saf tutuyordu. Nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktaydık. Parlamentoların da çoğunluğunu oluşturacağımız günün eli kulağındaydı. Düzenin içinde devasa bir kurumsallık haline gelmişti bu birikim. Tekellerin her tür ilerlemeye savaş açılması demek olduğunu algılamayanlar, kapitalizmin bu kurumsallık tarafından ıslah edilebileceğini hayal edebiliyorlardı.
İkinci beklenti ise rekabetin ve savaşın rasyonel bir son noktası olması gerektiğine dayanıyordu. Emperyalist devletler dünyayı yok edene kadar savaşacak değillerdi ya! Çatışan taraflardan, bir noktada savaşın sürdürülmeyeceği yeni bir sentez çıkacaktı. “Ultra veya süper emperyalizm”, emperyalizmin kendini inkârı olarak yükselecekti.
Burada terk edilen kavram devrimdi. Öngörülen yeryüzü cenneti büyük bir hesaplaşma gerekmeksizin ortaya çıkacaktı. Emperyalist siyasetin savaş çekirdeğinin etrafında yapılandığını görmezden geliyorlardı böyle düşünenler… Bu tez 1914’te dünya savaşının patlamasıyla çöktü.
* * *
1917’de bütün açıklayıcı ve dönüştürücü kudretiyle geri gelen devrim kavramı 1990’larda bir kez daha terk edildi. O sıralar yine biri işçilerle diğeri kapitalistlerle ilgili iki acayip tez yaygınlaşıyordu. Birincisine göre, kapitalizmin bilimsel-teknik sıçrayışı emekçilerin sömürülmesini gereksiz hale getirmekteydi. Robotlar işçileri ikame edecek, sömüren ve sömürülen kalmayacaktı. Madem öyle sol devrim arayışını bırakmalı, bu yeni çağın demokrasi kültürüne katkıda bulunmaya bakmalıydı.
Diğerine göre ise, dünya kapitalizminin en azından bir kanadı demokrasi ve barışla kaynaşarak emperyalist olmaktan çıkmaktaydı. Sonraları “Emeğin Avrupası” olarak takdis edilecek olan bu değişim başta “ortak Avrupa evi” olarak kodlandı.
Sonuç, emperyalizmin özü olan savaş ve yıkıma karşı ağırlık oluşturan birikimin, başta sosyalist ülkeler topluluğu olmak üzere çözülüp dağılması oldu. Bilim ve teknik kapitalistlerin aletine indirgendi, sömürü görülmemiş boyutlar kazandı. Avrupa dâhil…
* * *
Emperyalizme karşı nasıl mücadele etmek gerektiği günümüzün başat tartışmasıdır. Daha önceki deneyimlerde olduğu gibi konu, bu sorunun doğrudan işaret etmediği bağlamları da ilgilendirmektedir.
Bir kere, devrim kavramı ihmal edilerek alınacak bir yol olmadığı bilinmelidir.
İkincisi, emperyalizm kapitalizmin doğrusal, zorunlu parçasıdır. Her kapitalist ülkenin emperyalist olmaması, emperyalizme karşı mücadelede bazı kapitalist ülke ve devletlere dayanılabileceği tezinin dayanağı olamaz.
O halde asıl olan sınıf mücadelesidir. Kendi kapitalistleriyle mücadele etmeden emperyalizme karşı durulamaz.
Sonra, emperyalizm insanlığın bütün ilerici kazanımlarının inkârıdır ve emperyalist siyasetin çekirdeği savaş ve yıkımdır. Pazarlıklar, denge politikaları beyhudedir. Pazarlıkçılar, dengeciler hep olur. Bugünün dünyasında bu yollarla emperyalizme karşı ağırlık oluşturmanın, onu frenlemenin bile pek mümkün olmadığı görülmektedir.
Umut kaynağımız insanlığın bu dip noktasında yaşayamayacağı doğrusudur. Bu doğruyu soyutluktan kurtarıp ete kemiğe kavuşturacak olan ise, emekçi halktan başkası değildir.