Aydemir Güler
Barışın bedeli
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:49 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:49
Aydemir Güler'in “Barışın bedeli” başlıklı yazısı 28 Ocak 2013 Pazartesi tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Birkaç yıl önce Türk kimliğinin gerilemekte olduğunu, dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin çözülmekte, çöküşte olduğunu yazmıştım. Öte yandan Kürt milliyetçiliği bölge rüzgarlarından nasibini alıyor ve yükseliyordu.
AKP’nin, bizim tabirimizle İkinci Cumhuriyeti ilan etmesi Türk milliyetçiliğinin çözülüşüne de deva olmuştur. Yeni dönemin milliyetçiliği, bir, geçmişte zaman zaman olduğu gibi laik karakter taşımamaktadır. İki, lafta kalsa bile sık sık attığı “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sloganını reddetmektedir.
Doğrusu bu çok zor bir dönüşüm olmadı. Milliyetçilik dinci gericilikle çoğu zaman sıkı fıkı olmuştur. Barışa gelince... NATO üyesi bir ülkenin ağzında şaka gibi duruyordu zaten.
Ancak yine de ortada bir yenilenme var. AKP, uzun süredir pusulayı şaşıran egemen güçlere ve genel olarak topluma bu yolla bir perspektif sunmuş oldu. “Ne olacak bu memleketin hali” sorusuna Erdoğan’ın “milli” bir yanıtı vardı.
Yani Türk milliyetçiliği artık gerilemiyor. Eskisine göre saldırgan, yayılmacı, Sünni olmayanlara karşı daha asimilasyoncu, daha Alevi düşmanı, daha NATO’cu bir Türkiye ve buna uygun olarak çok daha dinsel bir milliyetçilik var!
Bir ara milliyetçilik alanında boşluk vardı. Artık yok. Bu nedenle kimi kesimlerin eski dönem milliyetçiliğini geri getirmeye çalışması tamamen boş iş.
Parantezi kapayalım ve Kürt barışına gelelim... AKP’nin vaat ettiği “Kürt barışı” yukardaki milliyetçilik çerçevesini ihlal edemez. AKP Kürtleri din halkasından tutuyor, kendisiyle ve ağababası emperyalistlerle uyumlu olmalarını istiyor ve bu çerçeveye çağırıyor.
Erdoğan’ın müzakere sürecini “anasır-ı İslam” kavramına referansla temellendirdiği konuşması budur.
Peki bunu görmek çok mu zordur?
Peki, bu sorunun yanıtını “hayır bunu görmek hiç de zor değil” diye verirsem, barış sürecine itiraz etmiş mi olurum?
İkinci soruya da “hayır” diyorum.
Silahların susmasına itiraz olamaz. Akan kan hem insan olarak acıtıyor canımızı, hem de sosyalizm mücadelesinin, emekçi sınıfların üstünü örtüyor. Örtmekle kalmıyor, bölüyor emekçileri. Bölmekle de durmuyor düşmanlaştırıyor!
Dolayısıyla barış sürecine evet.
Daha fazlası... yok!
Tutturmuşlar “Kürt sorununu çözen Türkiye büyür” diye. Dünya patlamaya hazır bir bomba görünümü verirken, ayda bir ülkelerin birinde o bomba patlarken, Türkiye’nin uslu uslu büyüyeceğini söyleyen ya şaka yapıyordur, ya da çocuk kandırıyordur.
Birilerinin barıştan bunu anlama özgürlüğü varsa bizim de itiraz etmeye hakkımız var!
AKP’nin çağırdığı zemine Kürtlerin topluca gitmeleri mümkün mü? Kürt Alevileri ne olacak?
Ya Kürt olmayan Aleviler?
Kadınlar ne olacak? Barışın sağlanınca beş çocuk standardının önü şiddetle açılacak!
Birilerinin barış dendiğinde rüyalarını süsleyen buysa, masanın diğer tarafında ise he diyen çıkacaksa, bizim, Alevilerin, kadınların “olmaz” dememiz zorunludur.
Başka şeyler de var. Yerelleşme dendiğinde asgari ücretin ülke düzeyinde değil yerel düzeyde belirlenmesi gündeme gelecek. Türklerin ve Kürtlerin arasında “asgari ücret zaten çok düşük” demeyecek olanlar, itiraz edenler çıkmalı.
Yerel kaynakların yağmalanması kolaylaştırılacaksa, uluslararası sermaye belediyelerden muhtarlıklara kadar fink atacaksa... çaresi yok bunlara itiraz edeceğiz.
Ateşkes, operasyonların durması, Kürtçe savunma, Kürtçe öğretim, yerel bazda yönetime katılma kanallarının açılması... tamam. Ama sürecin bunlarla tamamlanacağını kimse sanmasın. Az önce yazdığım bedeller konacak karşı kefeye. Kürtlerin hakları gericilikle satın alınmak istenecek.
Bir de Suriye vizesiyle...
Davutoğlu boşuna “tüm grupların rejimle aralarına mesafe koyması lazım. PYD’yi kastediyorum burada. Diğer gruplar bunu koyuyor, PYD’nin alacağı tutumu yakından takip edeceğiz” demiyor...