Aydemir Güler
Anayasa’nın manası
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:51 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:51
Aydemir Güler'ın “Anayasa’nın manası” başlıklı yazısı 25 Şubat 2013 Pazartesi tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Eğer 2011 Haziran seçimlerindeki AKP zaferi İkinci Cumhuriyet’in ilanı anlamına geldiyse, bu zaferin mutlaka yeni bir anayasayla taçlandırılması gerekiyordu.
Başka türlüsü mümkün değildir.
Anayasa çok önemli olduğundan değil... AKP eski anayasada bir sürü kısmi değişiklik yaptı. Ama “yeni rejim” dediğiniz olgunun geri dönülmezlik iddiasıyla ortaya konması lazım yine de. İktidarının ilk iki döneminde AKP yasal mevzuatı bir yandan dönüştürürken, diğer yandan da etrafından dolanıyordu. Bu tarz bir zayıflık göstergesi, bir oturmamışlık kanıtıdır. Kaçak bir dövüştür...
Kaçak dövüşle yeni rejim olunmaz.
Yani yeni anayasada hükümetin etrafından dolanması gereken bir laiklik tanımı olmamalıdır. Yeni anayasada karşısında takiyye yapılması gereken sosyal devlet, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı olmamalıdır.
Bütün bu terimler korunabilecektir elbette. Ancak yeni tanımlarla. Aynı terimlerin içi dinselleşmeye, piyasa mutlakiyetçiliğine cevaz verebilmelidir. Emekçinin hakkından değil büyüklerin dağıttığı sadakadan hareketle “düşünen” bir topluma ihtiyacı vardır İkinci Cumhuriyetin.
Üstelik bu yeni belgenin hasbelkader geçmesi de uygun olmaz. Örneğin 1961’deki Anayasa referandumunun yüzde 61,7’lik evet oyu iktidar açısından buruk bir zafer olur. 2010 değişikliklerinin yüzde 57,88’le onaylanması durumunun yeni anayasanın bütünü söz konusu olduğunda yetmeyecektir.
Yeni anayasanın referanduma gitmemesi hukuken mümkün olmakla birlikte, her durumda böyle bir belgenin halkın onayına sunulması görüşü dile getirilmiş bulunuyor ve bu, yeni bir rejim ilan edenlerin kaçabilecekleri bir seçenek olmasa gerek.
Tayyip Erdoğan geçtiğimiz haftalarda çok kısa aralarla TBMM’deki olası bütün seçenekleri dile getirme becerisini gösterdi. Önce komisyonda CHP ve BDP ile yaşanan anlaşmazlıkları kastederek “geriye kim kalırsa onunla devam ederiz” dedi yani MHP ile işbirliği olasılığını dillendirdi. Bir hafta ya geçti ya geçmedi, bu kez anayasayı BDP ile birlikte referanduma götürebileceklerini söyledi. Son olarak anayasa için CHP’ye kesinlikle ihtiyaç duyduklarını, uzlaşma istediklerini belirtti.
Bir çok başlıkta başarılı toplumsal mühendislik örnekleri veren başbakanın anayasa söz konusu olduğunda sergilediği performans zaten bir tuhaf. 31 Aralık 2012 tarihini veren de AKP’ydi, Mart sonunu telaffuz eden de Erdoğan’dı.
Bu çelişik ifadelerin başka bir hakikatin üstünü örtmeye yaradığını düşünmüyor değilim. Yeni rejimin anayasası komisyonda olmasa da başka yerlerde çoktan hazır edilmiş olabilir. Erdoğan siyasal rakiplerine ve topluma karşı bir dezenformasyon faaliyetinde yarar görüyordur belki de. Gerçekten de Erdoğan’ın Türk milliyetçiliğinin direncinin denk düşeceği oy oranını mümkün olduğunda aşağı çekmek için ince bir strateji izlemesi mümkündür.
Ancak meselenin bu kadar basit olduğuna, bundan ibaret olduğuna da inanmıyorum.
AKP kurduğu rejimin geri döndürülmez, sorgulanmaz kutsal kitabını istemektedir. Bu kitap temsil ettiği düzene, tanrının buyruğuymuş gibi bir kuvvet katmalıdır. Ve AKP anayasa sürecinin böyle bir kuvvet türetmek yerine yapıda ağır yaralar açma olasılığından kaygılıdır.
Kuşkusuz AKP bu maçın favorisidir. MHP’yi dinselleşmeyle, CHP’yi piyasallaşmayla, BDP’yi Kürt formülleriyle fethetme şansına sahiptir iktidar. Ellerinde herhangi bir alternatif tutmayan muhalefet partileri, iktidara çelme takma, pazarlık yürütme gibi bir zeminde duruyorlar. AKP bunun ötesinde bir sıkışıklığa düşmüş değildir. AKP’nin herkese dağıtacağı bir çiçek var sonuçta...
Ama bu kadarı bile ortaya riskli bir tablo çıkartmaktadır.
AKP’yle ve İkinci Cumhuriyetle mücadeleyi pazarlık ve şantaj olarak kavrayanlar belki domuzdan kıl kopartmayı becerebilirler. Lakin solun meselesi dinci ve piyasacı bir belgenin pazarlığını yapmak olamaz. Sol İkinci Cumhuriyetin de ona denk bir anayasanın da gayrımeşru olduğunu esas almak durumundadır.