Aydemir Güler
13 Şubat’ın insanları
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:50 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:50
Benim izlediğim yıllarda her yeni DİSK kongresi öncekinden kötü geçmiştir.
1970’ler solculuğundan ÖDP’ye doğru yola çıkmış eskiler geçmişte ne kadar da lüzumsuz partizanlık yaptıklarını anlattıktan sonra, DİSK’te MHP’li bir delegasyonun ortaya çıkmasına şaşıramazdık. Eski sendikacılar rekabet ettikleri diğer solcularla farklı bir ilişki arayışının parçası olarak söylemiyorlardı, çünkü bu özeleştirel lafları. Yenilgiyi kabul etmişlerdi, kılıf arıyorlardı ve sınıf sendikacılığını burjuva sendikacılığıyla aynı kapta buluşturmayı arzuluyorlardı. Geride 12 Eylül yenilgisi, Gorbaçov ihanetinde alınan banyo, yayılan birlik masalları, önlerinde liberal sınıf uzlaşmacılığının rehaveti…
Konfederasyonla özdeşleşmiş bir binanın elden çıkarılması tartışılmıştı bir ara ve kahramanlığını hiç de alçakça katledilmesine borçlu olmayan “başkan” Kemal Türkler’in eşi Sabahat abla sözünü sakınmıyordu, sınıf sendikacılığının değerlerinden söz ederken. Tartışma, deprem hasarı sayesinde yıkıcıların lehine kapanacaktı.
Sol öbekler hep oldu. Ama kulislerde “nasıl bir sınıf mücadelesi” sorusuna yanıt arayanlara değil, kendilerini sendikacılara beğendirmeye uğraşanlara ya da ne idüğü belirsiz pazarlıklara rastlandı hep. Bir önceki kongrede solcu birileri bu tür başarılı (!) taktikler güderek faşist delegelerin desteğini aldılar mesela.
Miras hovardası sendikacıların hesap vermediği, daha doğrusu hesapların delege pazarlığında bağlandığı bir sendikal pratik. Bunun karşısında, siyasal içeriği ve kiminle aynı yere düştüğünü önemsemeyen bir afra tafra devrimciliği.
DİSK kuruluşunu kutlayamaz hale gelmişti bir süre önce. Şimdi kongre de yapamaz oldu anlaşılan!
13 Şubat tarihinin 1967’ye, DİSK’in kuruluşuna denk düşen yüzünden kalan budur. 1961’deyse TİP’i kurmuşlardı. Kurucular aynı gelenektir. İnsanlar da üç aşağı beş yukarı aynı.
TİP dendiğinde, kurucu sendikacılar, bir yıl sonra bayrağı Marksist aydınlara teslim etmeleriyle anılırlar. Olsun… onlardır kuranlar.
Bu insanlar Türkiye’de işçi sınıfı sosyalizminin iki altın on yılının açılışını yapmışlardı. Aralarından kaçı bu kadar tarihsel önemde bir eylem içinde olduğunu kavramıştı, bilmiyoruz. Belki biraz Kemal Sülker…
Kapanış 12 Eylül 1980’di ve bunu biliyoruz. Ancak etrafından dolanamayacağımız başka bir şey var ki, kurucu kuşak yirmi yılın sonunda fiziken tükenmiş olmasaydı bile, DİSK’i doğruda tutma enerjisine sahip olamazdı. Nitekim örneğin Kemal Nebioğlu, yeni yani tükenmekte olan DİSK’e başkanlık da edecekti.
Avni Erakalın arada müstehzi eleştirilerde bulunuyordu yoldaşlarına…
Sınıf mücadelesi diyalektiği işte: Bir yanda aralarında kitaplı solcu sayısı bir elin parmaklarından az olan “altın çağ” kurucuları. Diğer yanda mektep görmüş, hatta kitap yazmış sosyalistlerin çöküşe imza atması.
Çöküş imzacılarından değil, kuruculardan ders alınır. O kuşak kapitalist sanayileşmenin kendiliğinden öne çıkmış işçi önderleriydi. Sülker’in sınırları belli mücadele külliyatının dışında pek bir şey yazmadılar. Yazmak için “yaratılmamışlardı.”
1961’de aynı öncü işçiler arkalarında 15 yıllık mücadeleye, bir yanı hak mücadelesi, diğer yanı da burjuva sendikacılığının içinde gedik açma çabası olan “kendiliğinden”, yani partisiz birikime sırtlarını vermişlerdi. “Bütün diğer partiler patron partisi olduğu için işçi sınıfının da bir partiye ihtiyacı vardı.”
1967’de DİSK’i kurarken birkaç eksiği ve fazlasıyla aynı kadro bu kez sırtını son birkaç yılın partili, politik birikimine verdi. Partileri vardı, ama parti henüz sınıfın aklı değil, olsa olsa “sırtı” olabilmişti.
Bu işçi kuşağı giderek direnişçileri, grevcileri, TİP’e oy veren, DİSK’i örgütleyen, 15-16 Haziran’da yürüyen işçileri temsil yeteneği kazandı. Partiden gelmiyorlardı. Altın çağı açtılar açmasına, ama akışını etkileyemediler. Önce kendi partileri TİP’le, sonra onun yanı başında yeniden boy atan TKP’yle, ardından CHP’yle ve daha başkalarıyla ilişkilendiler. Biraz pazarlık, biraz işbirliği içinde çalıştılar. Partiden gelmiyorlardı, galiba TKP’li olan İbrahim Güzelce hariç dönemlerinde partiye gitmediler de…
Bıraktıkları dersi yazmadılar. Bizim emin olmamız gereken, bize kitaplı tasfiyecilerden daha fazla değer bırakmış olduklarıdır.
Ne bıraktıklarının bir kısmını hâlâ anlamaya çalışıyoruz. 1960’lardaki yükselişimizin önceki yıllarda nasıl bir emeğe, iğneyle kuyu kazmaya dayandığını anlıyoruz örneğin. Veya kendiliğinden hareketten, partisizlikten gelişen solculuğun nasıl da eksik kalmaya mahkûm olduğunu…
İçlerinden biri, ilk 13 Şubat’ı İstanbul İşçi Sendikaları Birliğinin başkanı olması nedeniyle TİP kurucu genel başkanı olarak yaşayan Avni ağabey, bir mesaj daha verdi yaşamının son evresinde. Kalktı o yaştan sonra partili oldu! Bir komünist olarak ölürken 13 Şubat’ın insanlarının yazmadıkları kitaplara bir son not düşmüş oldu, diyebilir miyiz?