Ahmet Haşim Köse
Küresel kriz yoğunlaşırken: Demokrasi ekonomi ile at başıdır!
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:03 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:03
Uluslararası sistem yaklaşımı, küresel ekonomiyi devletler arasındaki hiyerarşik bir ilişki olarak tanımlar. Hiyerarşinin tepesinde sistemi iktisadi ve siyasal gücüyle denetleyen, düzenleyen bir merkez ekonominin bulunduğu piramidi andıran bir yapıya benzetilir bu ilişki.
Merkez, yarı-merkez ve çevre ekonomilerinden oluşan eşitsiz ve bileşik bir yapı, bu analizlerin düşünel mimarisini oluşturur. Fernand Braudel, Andre Gunder Frank, Giovanni Arrighi ve tabii ki Immenuel Wallerstein bu yaklaşımı izleyen en önemli iktisat tarihçilerindendir. Tümüyle aynı perspektiflere sahip olmasalar da bu yaklaşımların dünya ekonomisi analizlerindeki ortak nokta, merkez ekonominin iktisadi ve siyasal güç örgütlenmesine verilen önceliktir. Merkez ekonominin hiyerarşik gücündeki çözülme başlangıçta sistem açısından hegomonik bir uyumsuzluğu ve giderek yapısal bir krizi ifade etmektedir. Yapısal kriz, içinde farklı dönem ve düzenlemelerin barındığı uzun erimli bir süreçtir. Örneğin bir önceki hegemonik ülke olan İngiltere’nin yapısal krizinin 1870’te başladığı ve 1945’e değin krizin değişik fazlarla sürdüğü, bu yazının iddiaları arasında yer almaktadır.

Merkez ekonomilerde kâr oranlarındaki düşüşle başlayan kriz, öncelikle uluslararası para ve ticaret sistemini çökertmiş ve ardından giderek siyasal bir krize dönüşmüştür. Bu süreçte kimi zaman canlanma belirtileri olsa da tarihsel eğilim, krizin yoğunlaştığına tanıklık etmiştir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı, 1929 Genel Krizi ve elbette 1917 Ekim Devrimi’yle sistemin siyasal olarak ikiye bölünmesi, bir önceki yapısal krizin küresel-toplumsal sonuçlarıdır.
ABD hegemonyasının yapısal krizi
ABD hegemonyası, bu sürecin ardından kurulabilmiştir. Aynı yaklaşımı izleyen görüşler, 1960’ların sonunu, ABD hegemonyasının yapısal krizinin başlangıcı olarak tanımlamaktadır. 1970’lerin başında IMF-sabit kurlar sisteminin çöküşü, 1980’lerdeki neoliberal düzenlemeler, 1990’lardaki finansal serbestleşme ve ardışık krizler, şimdiki bu yapısal krizin semptomları arasında sayılmaktadır.
Uzun ve farklıymış gibi görünen ama aslında birbiriyle ilişkili olan bir çözülme süreci. Sürecin en önemli belirtisi, hegemonik devletin iktisadi gücündeki aşınmadır. İktisadi gücün giderek kaybı, hegemonya mücadelesinin giderek siyasal düzeyde şiddetlenmesine yol açmaktadır. Tıpkı Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi... Bugün ABD’yi hegemonya olarak çözümleyen yaklaşımlar, mevcut hegemonyayı bir uyum değil, kriz süreci olarak ele almaktadır. ABD’nin, halen dünyanın en büyük ekonomisi olsa da iktisadi gücünü büyük ölçüde yitirdiği ve hegemonyasını ancak askeri-siyasal gücü ile tahsis etmeye çalıştığı, genel olarak kabul edilmektedir. Başka bir deyişle dünya sistemi, küresel-yapısal bir krizin içinde salınım göstermektedir.

Obama’dan Roosevelt yaratmak
ABD’nin iktisaden çöktüğü, bu hafta bir kez daha bizzat Barack Obama tarafından, gerek ABD ve gerekse dünya kamuoyuna duyuruldu. Çok ilginç. Beyaz Saray’ın internet sayfasına girdiğinizde, şu ilanı görüyorsunuz: “Kongre, bütçe konusunda sorumluluğunu yerine getirmediği için çok sayıda kamu kuruluşu kapanacaktır.” Bu, Obama’nın da itiraf ettiği gibi, ekonomide kepeklerin indirilmesi, yani iflasın kamuya duyurulmasıdır. Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elinde bulunduran Cumhuriyetçiler, yeni bütçeye onay vermek için Başkan Obama’nın öncülük ettiği sağlık reformunun bir yıl ertelenmesini talep ediyorlar. Yani Cumhuriyetçiler “Obamacare” olarak anılan, Obama’nın özellikle bu son krizde sefalet noktasına sürüklenmiş olan yaklaşık otuz milyona yakın Amerikalıya yönelik, başta sağlık sigortası olmak üzere, farklı kamusal destek programına karşı çıkıyorlar.
Obama, Cumhuriyetçileri bir şekilde “halk düşmanı” olarak suçlayarak, kendini bir tür yeni “Roosevelt” konumuna taşımaya çalışıyor. Daha şimdiden yaklaşık 1 milyona yakın kamu çalışanı, ya doğrudan işsiz kalmış durumda ya da zorunlu ücretsiz izinli sayılmakta. ABD Hazine Bakanlığı ve onun doğrudan uzantısı sayılabilecek olan IMF, borçlanma üst sınırına 17 Ekim tarihinde ulaşılacağı ve eğer gerekli düzenlemeler yapılmazsa, bunun gerek ABD ve gerekse küresel ekonomiye sonuçlarının 2008 mali krizinden çok daha ciddi olacağı uyarısında bulunuyorlar.

Obama Şifası ne anlama geliyor?
Lehman Brother’ın iflasını izleyen beş yılın ardından küresel ekonominin merkezi, deyim yerindeyse, yeniden fokurdamaya başladı. Amerikan ekonomisi Obama yönetiminde karşılaştığı en sert krizle yüz yüze. Mali sistemi desteklemek için harcanan 12 trilyon dolardan fazla kaynağa rağmen, ABD ekonomisinin borç yükümlülükleri azalmamış, gerek kamu ve gerekse özel sektör borçları artmış durumda. Krizin etkilerinin emekçi halklara yüklendiği çok açık. Böylesi bir ortamda Obamacare’in ya da Türkçeleştirecek olursak Obama Şifası’nın ne anlama geldiğine daha yakından bakmak yararlı olacaktır.
Şekil 1 ve Tablo 1’de Obama Şifası’nın federal bütçe ve milli gelirdeki payları sunulmuştur. Şekil 1’de sosyal güvenlik harcamalarının ve Obama’nın özellikle yaşlı ve yoksullar için sürdürmekte direttiği harcamaların bütçe paylarına bakıldığında, bütçenin yüzde 45’lik payının, bir tür refah dağıtımına tabi olduğu izlenimi ortaya çıkmaktadır. Bu oranlar il bakışta Cumhuriyetçilerin eleştireceği, Obama’nın övüneceği kadar yüksek görülebilir. Ancak söz konusu harcamaların milli gelir içindeki paylarına bakıldığında, hiç de yüksek olmadıkları ve dahası Obama Şifası denen şeyin bu harcamaların ağırlığında ABD toplumu için radikal bir dönüşüme de işaret etmediğini ortaya koymaktadır.
Kapitalizmin mantığı, merkezde de, çevrede de elbette değişmiyor. Bir yanda kurtarma operasyonlarıyla sermayeye saçılan dolarlar, diğer yanda yoksul halklara yapılan aktarımlara getirilen iktisadi sınırlamalar. Krizin doğrudan sonucunun emek gelirleri üzerindeki bir daralma olduğu biliniyor. Nitekim bu sürecin ABD ekonomisinde yarattığı en önemli sonuçlardan biri gelir dağılımındaki radikal bozulmadır. Nüfusun en zengin yüzde 1’lik diliminin ortalama geliri, hızla yükselerek, 2012’de ulusal gelirin yüzde 19’una ulaşmıştır. Bu oran 1928 sonrası ABD’nin mutlu azınlığının ulaştığı tarihsel zirvedir. Büyük krizden önceki büyük sefalet gibi... 2008 sonrası Obama’nın büyüme masalından ABD’li emekçi sınıfların payına düşen reel ücretlerdeki daralma ve artan borçlanmadır. Kapitalizmin krizini emekçi halklar öder. Bu, onun iktisadi mantığı ve yoğunlaşan siyasi çelişkisinin özüdür.

İflasın etkisi her seferinde derinleşiyor
Obama’nın Şifası, ne ABD’ye ne de dünya ekonomisine hayat veremez, şüphesiz. Elbette ABD sermayesi ve onun iktidar bloğu, (Demokratlar ve Cumhuriyetçiler) borçlanma tavanı üzerinde bir anlaşmaya varacaklar. Üstelik bu iflas durumu ABD’de ilk defa yaşanmıyor. Aslında 1977 yılının ardından, değişik aralıklarla tekrarlanıyor. Ancak her defasında etkileri derinleşiyor. Bir önceki en sert “kepenk kapatma” krizi olan 1996 ile bu krizi karşılaştıran, örneğin Moody’s’in baş ekonomisti Mark Zandi, şimdiki durumda yüksek işsizlik oranlarına ve düşük faiz oranlarına vurgu yaparak operasyonel bir sınıra işaret etmekte ve “ çok derin, çok hızlı ve çok karanlık” bir krizin eşiğinde olunduğunu vurgulamaktadır.
IMF başta olmak üzere, bu ve benzeri yorumları birçok yerde görmek mümkün. Yani krizin yapısal bir nitelikte olduğu, sermaye çevrelerince de idrak edilmiş durumda. Şekil 2 ve 3’te sunulan gözlemler, ABD ekonomisine ilişkin canlanma masalının ne ölçüde seyrettiğini ortaya koymakta. Obama büyüme masalı, ekonomiyi ancak yüzde 2’lik bir büyüme düzeyine çekebilmiştir. Bu “performansın” sürdürülme olanağı “kepenk kapatmayla” artık mümkün değildir. Diğer taraftan işsizlik oranı, tarihsel zirvelerinde salınmaktadır (yüzde 10-yüzde 8) ve bu oranın “kepenk kapatmayla” daha da yükseleceği açıktır.
ABD’nin elinde çok da fazla iktisadi seçenek kalmamıştır. Daralmak ve bunun içeriden/dışarıdan sonuçlarına katlanmak ya da daralmayı borçlanmayla aşmaya çalışmak. Ya içeriden kamu borçlanma sınırını genişleterek (dolarizasyon) ya da dışarıdan sermaye hareketlerini çekerek (faizleri yükselterek)...
Her ikisinin de ABD ve dünya ekonomisine etkilerinin farklı yönde olacağı açık. ABD için bu senaryoların doğrudan sonuçları ilkinde bütçe açığında, ikincisinde ise cari açıktaki artış küresel ekonomiye yansıması ise ilkinde diğer para birimlerinin dolar karşısında değerlenme baskısı ve ikincisinde sermaye çıkışları... Cumhuriyetçiler kongrede sağlam dururlarsa eğer, ilk raund faizlerden yana olabilir. Bu ise Şekil 3’ten izlenebileceği gibi ABD’nin cari açığının daha da artması, başka bir ifadeyle sermaye hareketlerinin zaten yüzünü döndüğü ABD’ye daha iltifat etmesi
olabilir.
Çevrede çanlar çalıyor!
Bu sürecin ilk elden etkisinin ise sermaye girişlerine göbekten bağlı, bizim gibi ekonomilere olacağı ise aşikardır...
Bu oyun zor oyundur. Erteledikçe büyüyen... İçinde iktisadi ve siyasal olanı barındıran. Tıpkı Erdoğan’ın ABD’deki kepenk kapatmayı kınayan ve kendi iktidarından böbürlenen sözlerinde olduğu gibi. “Zira demokrasi, ekonomi ile at başıdır. Biri ileri, diğeri geri olmaz.” Evet, doğrudur. Burjuva demokrasisi ekonomiyle at başıdır biri ileri, diğeri geri olmaz. Lakin kapitalist ekonomi de bir bütündür. Merkezde bir şey oldu mu, çevrede de çanlar çalar... Yani olur da (!) kriz bize de uğrarsa, Başbakan söyledi demokrasi ekonomi ile at başıdır... Dikkatli olmak gerekir.