İki ülke yakın tarihi arasındaki benzerlikler süreci daha iyi kavramamıza yol açacak. 

Kolombiya’dan Türkiye’ye…

Sedat Peker Kolombiya’dan Türkiye’ye götürülmek üzere yüklenen 5 ton kokainin yakalanmasından bahsedince Kolombiya akla düştü ister istemez. 

Peker tarafından Mehmet Ağar’ın suçlandığı bu olayda miktarın büyüklüğü dikkat çekti. Çünkü giderek daha fazla dünya uyuşturucu trafiğinde geçiş istasyonu olarak rol alan Türkiye’de yılda ele geçirilen kokain miktarının 1,5 ton civarında olduğu düşünülünce olayın büyüklüğü anlaşılıyor. 

Muhtemelen gerek Afganistan gerek Kolombiya kökenli uyuşturucunun Avrupa’ya dağıtılmasında Türkiye başlıca bir rol oynuyor. Türkiye ticaret hacminde açıklanmayan bu değerin önemi nedeniyle süreci bir şekilde siyasi olarak yönetiyorlar, burada kadro tercihi büyük kavgalara ve gizli olanın ortalığa dökülmesine neden oluyor.

Ama biz Kolombiya’ya bu kısa yazının izin verdiği kadarıyla bakalım. İki ülke yakın tarihi arasındaki benzerlikler süreci daha iyi kavramamıza yol açacak. 

Kolombiya’nın Asya ve Afrika ülkelerinden farklı bir tarihi var. Simon Bolivar’ın önderliğinde 1821’de İspanyol sömürgeciliğinden kurtularak bağımsızlığını kazanır, Venezuela, Ekvador ve Panama’yı kapsayan geniş bir federe devlet kurulur. Ancak kısa bir süre sonra Venezuela ve Ekvador ayrılacak, Panama ise ABD emperyalizmi tarafından 1903’te Kolombiya’dan kopartılarak sözde bağımsız ama ABD’ye bağlı bir coğrafya haline gelecektir.

Gabriel Garcia Marquez, çok daha sonra Panama Kanalı’nın hemen dibindeki Kolombiya’yı ABD’nin hiçbir zaman bırakmayacağını yazacaktır.

Kolombiya’nın Güney Amerika’da Panama kanalına komşuluğu ve stratejik konumu görülüyor.

Haritadan anlaşılmıyor ama dağlık ve ormanlık yapısı kırsal kesimlerin birbirleriyle ve kentlerle bağlantısını zorlaştırmış, ama yoksul köylülüğe dayalı gerilla faaliyetini kolaylaştırmıştır.

Gerçekten Kolombiya’da kapitalist gelişmenin ölçütlerinden olan toprak reformu gerçekleşememiş, milyonlarca yoksul köylü toprak ağalarının insafına terk edilmiştir. Feodal beyler Muhafazakâr Parti içinde hep güçlü olmuş ve iktidarı burjuvaziyle paylaşmıştır.

1927 Kolombiya doğumlu olan Marquez otobiyografik romanında Liberal Parti’nin güçlenmeye başladığı 1940’lı yıllarda bir aydınlanma dönemi tanımlar.

Marquez, 9 Nisan 1948 günü, Bogota’da üniversite öğrencisiyken bu geçici ve kısa aydınlanma dönemi kapanır ve sokakların cesetlerle kaplandığı dehşet verici bir geceden sonra Violenciya adı verilen şiddet dönemi başlar. Seçimlerde devlet başkanlığına geleceğine kesin gözüyle bakılan Liberal Jorge Eliecer Gaitan 9 Nisan günü suikasta uğrar. Olay yerine hemen koşan Marquez profesyonel provokatörü olay yerinde saptar. Daha sonra Kolombiya devletinin yetiştireceği ajan-kontrgerilla tipinin bir öncülü gibidir. 

Marquez’in notlarından Fidel Castro’nun da bir öğrenci lideri olarak bir toplantıya katılmak üzere 9 Nisan’da Bogota’da olduğunu ve suikastla başlayan kör şiddete müdahale etmek için çırpındığını öğreniriz.

Kolombiya’yı borçlandıran ABD hızla bu ülkeye hâkim hale gelir, bütün gerici çevreler ABD’nin ve CIA’nın etrafında toplanırlar.

1960’tan sonra yoksul köylülük solun bayrağı altında örgütlenir. FARC güneyde köy komünleri oluşturarak toprak ağalarına karşı mücadeleye başlar. Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) kuzeyde öncü savaşı başlatır. Daha birçok köylülüğe dayalı ve kentlerle ilişkisi görece zayıf gerilla hareketi doğar.

CIA’nın rehberliğinde geçen gün İçişleri Bakanı Soylu’nun andığı gayri-nizami harbin bütün yöntemleri uygulanır.

Devlet yasal olmayan yollardan sağcı çeteleri örgütler, siyasi cinayetlerde kan oluk gibi akar, komünistlere, sendikacılara, gazetecilere, gerilla liderlerine, aktivistlere yapılan suikastlar doğal hale gelir.  Bu kiri pası devlet bütçesinden finanse edemeyecekleri için uyuşturucu ticareti bir finans kaynağı olarak kullanılır.

Emekçilere karşı cinayet işlemekle yükümlü kontrgerilla böylece aynı zamanda mafya haline gelir. İş o kadar ayyuka çıkar ki mafya liderleri kendi arazileri, orduları, havalimanları olan devlet içinde devlet haline gelirler.

Çok ilginç şekilde bizdeki Susurluk sonrası kontrgerillanın restore edilmesi gibi 1990’lı yıllarda Kolombiya’da da restorasyon dönemleri olur. Bunların hiçbiri devlet-mafya-kontrgerilla arasındaki kirli ve caniyane ilişkiyi ortadan kaldırmak için değil, daha kontrollü ve dönemim ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde düzenlemek için yapılır.

Kolombiya’da cinayetler devam ediyor, FARC ile 2016’da yapılan barış anlaşmasına rağmen FARC liderleri ve üyeleri siyasi cinayetlere kurban ediliyor.

Aslında başka bir yazının konusu olabilir ama son gelişmelere de bir kez göz atalım.

Kırsal alandaki yoğun iç savaş hali köylü yığınların ucuz işgücü olarak kentlere yığılmasına neden olur ve Kolombiya tarihinde ilk kez kentli emekçilerin direnişi öne çıkmaya başlar.

Pandemide ise Kolombiya devleti beklenildiği gibi kötü bir sınav verir, 50 milyon nüfuslu ülkede 80 binden fazla can kaybı yaşanır. İşsizlik ve yoksullaşma artar. Hükümet sadece sermayeyi kurtarmayı hedef olarak önüne koymuştur. Bu kurtarma operasyonu için emekçi halka ek vergiler koymaya kalkınca halen sürmekte olan kentli ayaklanma kendini gösterir. Erimekte olan “orta sınıflar” halen kontrgerilla devletinin işlediği cinayetlere rağmen direnişe katılırlar.

Bilmiyorum okuyucular Kolombiya ile Türkiye arasında benzerlikler buldular mı?

Pandemi döneminin uzaktan eğitim sapması olarak okuyuculara bir ödev:

Birbirinin aynısı olan iki resim arasındaki 7 farkı bulun bulmacası olarak farklılıkları yazınız!