4. Bölüm: Devlet Opera ve Balesi ve iflas...

Melis Gönenç'in Devlet Opera ve Balesi'nin yıllar içinde yaşadığı değişimi, uğradığı saldırıları ve son olarak AKP iktidarındaki seyrini anlattığı yazı dizisinin dördüncü ve son bölümünü okurlarımıza sunuyoruz.
İtalya’da Bir Türk: İlk türbanlı operamız.
Melis Gönenç
Cumartesi, 28 Eylül 2019 10:45

Melis Gönenç Star gazetesinin kültür sanat sayfalarında çok sayıda çalışması yayımlanmış bir gazeteci. Ruhi Su'yla ilgili bir yazısı İbrahim Kalın'ı rahatsız etmiş ve bu nedenle tazminat hakkı da gaspedilerek işten çıkarılarak, Star'daki görevine son verilmişti. Melis Gönenç'in Devlet Opera ve Balesi'nde (DOB) olup bitenleri konu edindiği yazı dizisinin dördüncü ve son bölümünü bugün okurlarımıza sunuyoruz.

“HARİKA” GENEL MÜDÜR: SELMAN ADA

O bir harika”!

“Harika Çocuklar Yasası” olarak bilinen 6660 sayılı yasa kapsamında yurtdışına gönderilmiş; kendi deyimi ile, “birinciler birincisi”, “Türkiye’nin aydınlık yüzü”, “olağanüstü orkestra şefi”, “Kendi halkıyla opera sanatını bütünleştiren ve dünyaya açılan ilk Türk opera bestecisi” vb. Eh, genel müdür atanınca, DOB’un başına talih kuşu da konmuş oluyor.

Ancak, Ada’nın çözülmesini istediği bir sorunu var: Bu kadar büyük bir yetenek olmasına karşın değeri bilinmiyor. Uluslararası bir kariyere adanmışlığı sonuç vermeyince, ulusal ölçeğin bir numarası olmaya yöneliyor. Şanssızlıklar… Anlayışsızlıklar… Neyse, şimdilik Mersin ölçeğiyle yetinmeye de razı. O da olmuyor. Dönemin genel müdürü onca rica ve yeteneğine rağmen onu Mersin’e göndermiyor. Oysa “harika” besteleri var, bunların çalınması, sahnelenmesi, “bestecilikte yeni bir ekol” kurduğunun anlaşılması gerek. Gel de anlat!

En iyisi derdini “türkübar solcusu” CHP’ye değil de, neoliberal AKP’ye anlatmak:

“Sovyetler etkin iken sahne sanatlarında devlet kurumu bir alternatif idi. Türkiye bu yolda ilerledi. Sovyetlerin çökmesinden sonra “devlet kurumu” artık alternatif değil. Bu eski Doğu Bloku ülkelerinde liberal ekonomi benimsendi. Türkiye’de ise devlet 1940’ların Sovyetler Birliği anlayışı ile bugünlere geldi.” (Hayati Kavşak, 20 Mart 2005)

“Yapılması gereken ilk şey devletin bünyesinden çıkmak olmalıdır.” (tiyatronline.com, 26 Temmuz 2010)

Bu kadar açık anlatıma neoliberal islamcı kadrolar sağır kalacak değil ya!

O da ne? Kimse tınmıyor bile. O halde son çare doğrudan islami sos: “Harika” çocuğun aklına “harika” bir fikir gelir: Elin gâvuru Stabat Mater’leri, Requiem’leri düzer de, biz niye Mevlit Kantat yapamayız? Gerçekte 30 yıl önce aklına gelmiş olan bu fikri kulağına fısıldayan müstakbel genel müdür Murat Karahan’dır. Akıllıca bulur. Bu yolla hem genel müdür olmak için dilekçe vermiş olacak, hem de AKP’nin dini-diyaneti çağrıştıran her sembole bağışladığı ihsanlardan yararlanabilecektir. Diyanet İşleri kesenin ağzını açar. Mevlit Kantat’ın on yıllık dünya hakları Selman Ada’dan satın alınır. Cumhurbaşkanı, 450 kişilik çoksesli koro, mevlithan tenor Murat Karahan, dünyaca ünlü yabancı sanatçılar, Beyaz Saray, Vatikan… Bundan iyisi Şam’da kayısı!

Selman Ada heyecan fırtınasındadır; gerçi bu görkemli yapıtı laik-cumhuriyetçi çevrelerde soru işaretlerine yol açmıştır ama,  islamcı da olsalar, nihayet onun değerini anlayan birileri çıkmıştır. Ona dünyanın kapılarını açacaklardır. Tabii, ihsanların da. Yunus Emre Oratoryosu da aynı yolu izlememiş midir? 1958’de ünlü şef Stokowsky yönetiminde New York’ta Birleşmiş Milletler salonunda… Üstelik İngilizce.

Vicdanen de rahattır; Atatürk’ün müzik devrimi bayrağını taşımaya devam etmektedir. Biraz güncellemenin ne zararı olabilir ki?

Artık, dünya ve DOB sahnelerinde esecektir. Heyhat! Yine kör talih… Olmaz da olmaz. Prömiyerden geriye iki figür, bir de mevlithan tenor kalmıştır: “Bakara-makara” bakan ve ”harika” besteci; bozacı-şıracı.

GENEL MÜDÜRLÜK ALLAH’IN EMRİ

Tek çıkar yol vardır: Genel müdür olup, kendi yapıtlarını sahneletmek. İyi de nasıl?

DOB genel müdürü olabilmek için laik-cumhuriyetçi kamuoyu nezdinde saygın ve meşru olmak gerekir. Bu imaj islamcı iktidarlar ile işbirliği yapabilmenin en önemli koşuludur. Onlar da bunu bildikleri için bu türden isimlerle çalışırlar. Laik-cumhuriyetçi kamuoyu ürkütülmeden; tencerede kurbağa pişirme tekniği… 

Oysa, Mevlit Kantat Selman Ada’nın imajını gölgelemiştir. Derinleşen Ergenekon süreci giderek deli gömleğini andırır durumdadır. Laik-cumhuriyetçi kamuoyunda tedirginlik artmaktadır. Tam da böyle bir ortamda piyasaya sürülen Mevlit Kantat hiç de hoş karşılanmamıştır. Üstelik, Ada’ya vaat edilenlerin hiçbiri yerine getirilmediği gibi, parsayı da Rengim Gökmen toplamıştır.

İşte, TÜSAK olayı tam da bu sırada patlar. Selman Ada’nın imaj düzeltmesi için fırsat ayağına gelmiştir. 

29 Mayıs 2013’te tasarıya sert ifadelerle yüklendiği bir yazı kaleme alır. “Merkezileşme” eğilimlerine karşı “özerklik”i savunur. “Ben yaptım oldu” mantığını yerden yere vurur. Tabii, “merkezileşme” yanlısı Rengim Gökmen’i de zor durumda bırakır. Gökmen, TÜSAK ile ciddi bir açmaza girmiştir. Karşı çıkmasa, laik-cumhuriyetçi çevrenin yani, meşru zeminin desteğini kaybedecektir; karşı çıksa, koltuğunu. Her zamanki bekle-gör politikasını uygular. Ancak, zaman geçtikçe sessizliği tasarı destekçisi olduğu izlenimini arttırır. Yıpranmaya başlamıştır. Sonunda bildiriyi imzalar ve görevden alınır.

Selman Ada iyi iş çıkardığını düşünür. Mevlit Kantat AKP ile işbirliğine hazır olduğu mesajını vermiş, TÜSAK karşıtı tavrı ise imajını düzeltmiştir. İslamcılar esnaflıktan anlarlar, pazarlık yapmayı bilirler. Hemen masaya oturulur:

1) TÜSAK’ı imzalayanlardan kimseyi ekibine almayacaksın;

2)TÜSAK konusundaki söylemini değiştireceksin.

Selman Ada çoktan “eyvallah” deyip, 29 Mayıs 2013 tarihli yazısını kaldırmıştır bile. Vekâleten de olsa, genel müdür atanır: 

“Dünyanın hiçbir ülkesinin hiçbir yöneticisi sanatı yok etmeye çalışmaz, en azından bu ülkede böyle bir şey yok. Bazı çevreler her şeyin yok olacağı üzerinden düşünüyor. Bir şeylerin yerine daha iyisi konabiliyorsa o zaman etraflıca düşünebiliriz. Her şeyin daha iyisini hak eden bu ülkede, hangi dönem, hangi yönetim olursa olsun bu tip değişikliklere zaten gidecektir.”  (Al Jazeera, 23 Ekim 2014)

KATMERLENEN BAŞKANLIK

Yani, “merkezileşme” süreci devam ettirilecektir. AKP için en önemli konu budur.

İslamcı iktidar kendi ajandasını uygulamaktadır. Merkezileşme/ başkanlık sistemi “sine qua non”dur. DOB, kurumsallığını kaybetmelidir.

Rengim Gökmen bunu başkanlık sistemini kurarak zaten önemli ölçüde başarmıştır. Selman Ada daha da ileriye taşır:

a) “Kurum olarak fikir beyan etme durumumuz olamaz. Çünkü o güç, politika, sayın bakanımızda, başbakanımızda, cumhurbaşkanımızdadır.” (Cumhuriyet, 25 Temmuz 2014)

b) Üç yılda 30’un üzerinde ismi görevden alır. Kendine yandaş olanları liyakata bakmadan önemli konumlara getirir.

c) DOB tarihinde ilk kez teknik kurul sınavı yapılmaksızın, “sanatkâr memur” statüsüne  “uzman memur” biri atanır. (Özgür Usta)

d) Genel müdür sıfatıyla kendisini Mersin Devlet Opera ve Balesi müzik direktörlüğüne atar.

e) 2017 Mayıs’ında il müdürlüklerine yolladığı genelge ile elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet, temizlik hizmeti alımı gibi zorunlu giderler dışında harcama yapılmamasını, yeni turneler düzenlenmemesini ister.

Artık ortada bir “kurum” kalmamıştır. Tek adam rejimi daha da belirginleşmiş, genel müdür sabah atadığını akşam görevden alır hale gelmiştir. AKP’nin rüyasına ulaşılmak üzeredir. 

ADA VERSUS ETİK

Ada, kurumsallığı etik yönden de seyreltecektir:

a) İslamcıların Cumhuriyet düşmanlığı, müzik alanında, seçkinci-jakoben diye tanımladıkları yüksek sanatları, arabesk gibi yoz ve popüler sözde “halk sanatları” ile eşitlemek biçiminde kendini gösterir. Karahan’ın mottosu olacak bu yaklaşıma, Rengim Gökmen’den sonra, Selman Ada da göz kırpar:

“Sanat hiçbir zaman en anlayana göre yapılmaz, sanat her zaman hislenene göre yapılır… Dünyada pek az sanatçı sanattan anlar. Halk dediğiniz geniş kitleler sanattan anlamak zorunda değildir, siz onların hislerine hitap etmeye özen göstermek zorundasınız.” (Al Jazeera,23 Ekim 2014)

b) Opera-bale bizi “ecdat”ımızdan koparan değil, yeniden buluşturan bir köprü olmalıdır. Böylece, opera-baleye aç olan halka da ulaşılmış olacaktır. Bu sofistike denklemin pratiği mi?:

“Benim tamamen kendi ürettiğim bir proje var ki, bu da ekibim tarafından beğenildi, henüz görüşmelerini sürdürmekteyiz. Büyük bir OTAĞ kurmayı düşünüyoruz. Tek bir tıra yüklenip, taşınabilen, içerisinde sahnesinin yanı sıra, kaloriferi, havalandırması, tuvaleti, banyosu, fuayesi de olan büyük çadırlar bunlar. Türkiye’de gidilmesi çok zor olan yerler var. Bu tip yerlere bu tırı, yani otağı göndererek yine halkımızı sanatla, operayla buluşturmayı planlıyorum. Ondan sonra halkımızın operayı sevip sevmediğini tartışalım. Ya da halkla operanın ilişkisini bu süreçten sonra sorgulayalım.”(Al Jazeera, 23 Ekim 2014)

Dedik ya, o bir “harika”! Otağ-ı Hümayun olur da Otağ-ı Opera niye olmaz? Ülkenin ulaşılması zor bölgelerinde halk yeter ki operayı bir kez izlesin, kalanı çorap söküğü… Benzer düşünceleri ileride M. Karahan’ın ağzından da duyacağız.

c) Eskişehir’deki opera festivaline katılan Mersin Devlet Opera ve Balesi sanatçılarının CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen ile hatıra fotoğrafı çektirmelerini “siyasi propaganda” sayıp, genelge ile yasaklamıştır. 

d) 2014/03 sayılı genelge ile tayt, kolsuz penye, şort gibi giysilerin giyilmesine yasak getirir. Üstelik on yıl önce benzer bir emirname hazırlayıp, gelen tepkiler üzerine orkestra müdürlüğünden ayrılmak zorunda kalan Arzu Sugüneş’i müdür yardımcısı yapar.

e) 2015-2016 sezonunda sahnelenen yapıtı Ali Baba ve Kırk Haramiler’deki “Harami” sözcüğü AKP’li yöneticileri rahatsız etmiş ve yapıtın adı “Ali Baba ve 40” olarak afişe çıkarılmıştır. Genel müdürün gıkı dahi çıkmayacaktır. Meclis’te konu ile ilgili verilen soru önergesini dönemin bakanı Mahir Ünal, “daha yalın ve yabancı dile çevrilmesi daha kolay olsun diye” biçiminde yanıtlar. 

Ali Baba ve 40: “Haramiler” İslami-milli kültürümüze aykırı bulundu.

f) DOB tarihinde ilk kez türban opera sahnesine çıkacaktır. (Rossini, “İtalya’da Bir Türk”, Antalya DOB, 17 Şubat 2015,)

g) Göreve atandığında her ne kadar, “Görevim süresince kendi eserlerimi pek sahnelemeyi düşünmüyorum,  yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için.” (Al Jazeera, 23 Ekim 2014)demiş olsa da, 2015-2016 sezonunda dört yapıtı eşzamanlı olarak DOB’un bütün sahnelerinde yer bulacaktır. Üstelik Telif Kurulu’nun da başındadır. Kamu Görevlileri ve Etik Kurulu resen inceleme başlatır. Hepsi “akçeli işler” olmak üzere başka usulsüzlükleri de ekleyerek, yapılanın etik olmadığı sonucuna ulaşır. Ada savunmasında gayet veciz biçimde dile getirir: “Bu etik değilse değildir. Hiç dert değil, bırakırım görevi de ama paramı alırım.” (diken.com.tr, 14 Ekim 2016)

Selman Ada her şeye razıdır. Yeter ki yapıtları sahnelensin.  

Yekta Kara ile başlayan etik aşınma, Selman Ada ile doruğa ulaşır.

VE KAÇINILMAZ SON

Zavallı Selman Ada! Güvenmiş, sınırsız işbirliği yapmış ama yalnızca son kullanım tarihi dolması beklenen bir “unsur” olduğunu anlamamıştır. Oysa Rengim Gökmen örneği gözünün önündedir. “Şeytanla ortak olan ekinin samanını alır”. Dünyalar büyüklüğündeki egosu bu gerçeği görmesini engellemiştir.

Ada, AKP için yalnızca bir bekleme salonu adıdır. Kendi öz genel müdürlerini, kendi kanlarından olanı bekleme salonu. O nedenle, hiçbir zaman onu asaleten atamazlar. Selman Ada salon işlevi gördüğünü anlayınca alelacele bir WhatsApp mesajı atar:

“Günaydın. Bugün Cumhuriyet’in 94. Yıldönümü. İçi boşaltılmış Cumhuriyet’in bayramı olmaz. Ancak anma töreni olur. 80 darbesi ortaya Özal’ı, ANAP’lı günleri çıkardı. Dünya kapitalizmine hızlı ve altyapısız entegre olduğumuz yıllardı. Arkasından ekonomik kâbuslar yaşandı. Enflasyonist dönem. Akabinde A ve K partisi çoğunluk iktidarı oldu. Daha öncesinde ülkeyi üst düzey bir azınlık yönetiyordu. A ve K partisiyle yönetim cahil çoğunluğun eline geçti. Bunlar plaja gitmez. Mayo giymez. Eşiyle restoranda şarap içmez. Tiyatro kültürü olmayan, Batı’yı kavrayamamış kasabalılar.”(Cumhuriyet, 1 Kasım 2017)

Artık tek amacı vardır: Kendini görevden aldırıp, en azından onurlu bir çıkış yaptığı izlenimi yaratarak laik-cumhuriyetçi çevreye yeniden kabulünü sağlamak. Mesajın başka bir anlamı yoktur. Nitekim, görevden alınır.

AKP’li bakan da üzerine düşen rolü oynayarak, önce 657 sayılı kanunun 125/e maddesinin a bendi gereği “ideolojik veya siyasal amaçlarla kurumların huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozmak” nedeniyle meslekten ihracına karar verir; tabii, devlet memurluğunun sağladığı haklardan yararlanmasını da önlemiş olur. Ardından da, hizmetlerine karşılık teşekkür mahiyetinde konu “halledilir”; üstelik yeni genel müdür Murat Karahan’a verilen talimatla 19 Mart 2018’de düzenlenen,”Milli Opera Markası” yaratma amaçlı besteciler toplantısına da davet edilir.

Artık, DOB, AKP’nin özlediği şekilde, kendi kanından olan “esas oğlan”ına altın tepsi içinde teslim edilebilir. Rengim Gökmen - Selman Ada dönemi “esas oğlan” için kuluçka görevi görmüştür.

a) Kurumda tek adam/başkanlık rejimi oturmuş, kurumsal refleks ve gelenekler zayıflamıştır.

b) Etik açıdan tam bir çöküntü durumu söz konusudur ve kurumsal derinliği ileri derecede kemirmiştir.

c) “Osmanlı mirası” DOB sahnesine sokulup, meşrulaştırılmıştır.

d) Müzik türlerinin eşitliği ve geçişkenliği adı verilen neoliberal görgüsüzlüğün ideolojik altyapısı epeyce döşenmiştir.

Artık, DOB’un tasfiyesine girişilebilir; arzulanan kıvama ulaşılmıştır.

ÖZ GENEL MÜDÜR: MURAT KARAHAN

DOB Genel Müdürü Murat Karahan Nilüfer’in sahnesinde.

Sonunda AKP muradına ermiş, “işbirlikçi” genel müdürler sayfasını kapatıp aileden birini koltuğa oturtmuştur. Çok daha önce genel müdür yapılacaktır ama yasaya göre 15 yıllık zorunlu hizmet süresini doldurmadığı ve DOB içinde ağırlığı olmadığı için beklemek zorunda kalınmıştır.

O, islamcı iktidarın “esas oğlan”ıdır.

Neden mi?

1) DP-AP çizgisinden gelen İsmet Sezgin’in yeğenidir. Kirvesi ise, Süleyman Demirel.  Solculuk falan bulaşmamış, gayet steril, muhafazakâr değerlere sahip bir ortamda yetişmiştir. Dolayısıyla, “temiz kâğıdı” vardır.

O kadar temizdir ki, dayısına olan hayranlığı onu siyaset ile sahneyi örtüştürme arzusu ve hırsıyla merdivenleri hızla tırmanmaya yöneltecektir:

“Dayım benim idolümdü. Çocukluğumda hep onu örnek alır, özenirdim. Bu yüzden iyi bir siyasetçi olmak istemiştim.” (haberler.com, 22 Aralık 2017)

“Uzun vadede Türkiye Cumhuriyeti kültür bakanı olarak ve bu titrimle çıkıp, dünyanın en ünlü sahnesi La Scala’da konser vermek istiyorum.” (Milliyet, 23 Eylül 2008)

“Çocukluğumdan beri hayalim, bir gün Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür bakanı olarak La Scala’da konser vermek. Siyaset kafamın ucunda hep bir yerde duruyor.” (Hürriyet-Kelebek, 22 Nisan 2016)

 “Bir gün ülkemin kültür bakanı olmayı her şeyden daha çok isterim.” (Esquire, 5 Kasım 2017)

Olur mu olur, burası Türkiye!

2) Müzik eğitimini Ankara Devlet Konservatuarı (ADK) gibi kemalist-devletçi gelenek ve düşünce yapısının temellendirdiği bir kurumda değil de, Bilkent gibi özel-liberal bir okulda almıştır. Gerçi eğitimi zayıftır -Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Şan Bölümü daha sonra kapandı-, müzik ile ilgili entelektüel düzeyi daha da zayıftır. Bu anlamda Bilkent “mezunu” yerine “kurbanı” demek belki daha doğru olur. Nitekim, daha okulun ilk sınıfında kaydını dondurup popçu olmaya karar verir. Bir albüm yapar, klip falan da çekilir. Estetik ve kültürel düzeyini göstermesi açısından izlenebilir. (Şeytan Görsün Yüzünü) Eğitiminin zayıflığını dolaylı biçimde kendi de kabul edecektir: 

“Roma’da sanatımı daha evrensel düzeyde geliştirdim.” (MAG, Kasım 2017) 

Ama bu düzey sorunu, onun neoliberal dönemin “yığma estetiği”ni çok kolay ve doğal biçimde benimsemesini sağlayacak, buna da “ezber bozma” diyecektir. Bu yönüyle, sanatçıdan çok şarkıcı nitelemesi içindedir. AKP’nin de tercihi zaten budur. Sanatçılık daha farklı bir bilgi ve duyarlılık derinliği gerektirir. 

3) Liberal bir eğitim ve aileden geldiği için kurumsal bilinç ve refleksi yok sınırındadır. AKP için, hele DOB gibi bir kurumun başında ideal ötesi bir figürdür. Örneğin, AKM’nin temel atma törenine İDOB müdürünün davet edilmemiş olması ona göre “kurumsal” boyut taşıyan bir sorun değildir.

4) Muhafazakâr bir ortamda yetişmesi, islamcı iktidarların duygu ve kültür normlarına uyumunun güvencesidir:

“Ben ailenin tek erkek çocuğuyum. Beni çok şımarttılar. Annem hala yatağıma kahvaltımı getiriyor, ablam üstüme titriyor. Beni el üstünde tutar, paşa muamelesi yaparlar. Şimdi böyle bir standarda alışmışsınız. Ben bu yaşa geldikten sonra, bir kadının ukalalıklarını, kahrını, havalarını çekmek durumunda değilim; istemiyorum.” (Milliyet, 23 Eylül 2008)

“İçki, sigara, gece hayatım yok.” (Esquire, 5 Kasım 2017)

Turpun büyüğü mü? Heybede:

“- Mevlid projesi nasıl doğdu?

  -Selman Ada ile, onun eseri olan ve bana ithafen yazılmış bir şarkıyı seslendirmek büyük bir şeref benim için. Çocukluğumdan beri hayalimdir. Ben hacı torunuyum. Hz. Süleyman Çelebi’nin 600 yıl önce yazmış olduğu peygamberimizin doğumunu müjdeleyen muazzam bir metin. Diğer dinleri ve peygamberleri anlatan bir sürü eser olmasına rağmen bizim peygamberimizi anlatan üniversal çapta bir eser yoktu. Ben de bu fikri Selman Hoca’ya açtım. O da 30 sene önce bunu yapmak istemiş ama olmamış. Muazzam bir eser oldu. Bu güzel dinimizi…” (Habertürk, 23 Nisan 2011)

Dört dörtlük bir genel müdür adayı!

YA DOB KUSARSA?!

İyi de, laik-cumhuriyetçi kamuoyu ve özellikle DOB’un kusacağı böyle bir isim başa nasıl getirilecek?

DOB bünyesinde ne ciddi bir ağırlığı var, ne de anlamlı bir meşruiyeti.

Buyurun serencama:

İlk adım geniş ölçekli, medyatik bombardıman:

“İtalya’da Murat Karahan rüzgârı esiyor”, “Tenor Murat Karahan’ın Bolşoy Tiyatrosu Zaferi”, “Tenor Murat Karahan Münih ve Viyana operalarında başrolde!”, “Dünyaca ünlü tenorumuz Murat Karahan…” vb.

Tabii, kendisi de geri kalmıyor:

“Dünyanın en büyük sahnelerine çıkıyorum. Hani futbolun Barselona’sı, Real Madrid’i neyse, bu sözünü ettiğim yerler de operanın Barselona’sı.”(Akşam, 1Ekim2017)

“Hayalini kurup da ulaşamadığım opera sahnesi yok; hemen hemen hepsinde yer aldım.” (MAG, Kasım 2017)

“Biliyorsunuz benim dünyada başka ülkelerde de ciddi bir kariyerim var. Bolşoy’dan tutun, dünyanın bütün büyük operalarında hamdolsun sahne alıyoruz.” (NTV, Gece Gündüz, 6 Ağustos 2018)

[Çıkmış olduğu yabancı sahneleri kastederek:]

“… saysak sabaha kadar gider.” (Habertürk, 30 Kasım 2017)

Medyatik operasyon 21. yüzyılın en önemli tenorlarından birinin ülkemizden çıktığı izlenimini yaratarak, ulusal gururumuzu okşarken, Murat Karahan’ı meşrulaştırma amacıyla, ismine aşinalık sağlamaya çalışıyor.

Ancak, kazın ayağı ile reklâm ayağı oldukça farklı:

Kendi deyişi ile, “dünyanın en ünlü sahnesi” La Scala’da, üstelik eski titizliği olmamasına rağmen, hâlâ Karahan’ı görebilmiş değiliz. Öte yandan, değil Metropolitan, ABD’nin hiçbir ciddi sahnesinde de varlığına tanık olamadık. 

Anglo-amerikan sahneleri başta olmak üzere, orta ve kuzey Avrupa’da, medyatik pompalamanın yarattığı beklenti ölçüsünde bir varlığı yok. Sonuçta, yıllarla birlikte, ağırlıklı olarak İtalya’ya sığınmış bir uluslararası kariyer. O da La Scala dışındaki alanda. 

Uluslararası şan yarışmalarının hiçbirinde ciddi bir başarısı yok.

Bolşoy’a gelince; sanatsal derinlik ve nitelikten çok, Türk-Rus ilişkilerinin bir türevi olarak düşünmeli. Karahan bu tablodaki ne ilk isim, ne de son. Türk-Rus ilişkilerinde “Bolşoy” işlevsel bir havuçtur. Nitekim, Rus uçağının düşürülmesi sonrasında Karahan’ın Bolşoy’daki beş temsili anında iptal edilecektir.

Parlak ve güçlü bir sesi var. Ancak, akademik olmayan, savruk bir gırtlağa sahip. Bu durum, pürist/ortodoks duyarlılığı yüksek orta ve kuzey Avrupa’da yer tutmasını engellerken, aynı konuda daha hoşgörülü olan Akdeniz/İtalya coğrafyasında ona göreli bir kolaylık sağlıyor. Zaten, Zeki Müren’den Münir Nurettin’e, Kayahan’dan Ebru Gündeş’e uzanan yelpazeyi sallama nedeni de bu.

DOB Genel Müdürü Murat Karahan, Kayahan şarkıları söylüyor.

Söz konusu durum, hiper egolu müdürün barok operaları sistematik olarak repertuar dışına itmesinin de ana nedeni sayılmalı.

Yurtdışı performansı ile ilgili yabancı eleştirmen ya da emprezaryoların değerlendirmelerinden basınımıza yansımış limoni bir eleştiriye rastlayan var mı? 

Konumuz bu olmadığı için ayrıntılara girmeyip, şimdilik geçelim. Yalnızca şu: 

O, şanın “harika”sı değil. 

YA O, YA HİÇ!

İkinci adım ise, Karahan’ın genel müdürlüğünün işlevselliğini kanıtlamaya yönelik girişimler:

Taksim’de yıktıkları AKM’nin yerine yapılacak sözde opera binasının temelinin atılıyor oluşunu onun genel müdür olması ile ilişkilendirmek.

Ankara’daki opera binasının yapımı ile ilgili olası gelişmelerin ancak onun genel müdürlük döneminde olabileceğine dair güçlü izlenim ve sinyaller oluşturmak.

Birkaç ay öncesine kadar büyük çoğunluğu “süreli sözleşmeli” olan, dolayısıyla da ne emeklilik, ne kıdem, ne de ihbar haklarına sahip olabilen yevmiyeli sanatçı statüsündeki taşeron işçi-sanatçıların özlük haklarının düzeltilmiş olmasını, ki AKP’nin yerel seçimlerden hemen önceki havucudur, Karahan’ın hükümet ile arasının iyi olmasına bağlayan bir neden-sonuç kurgusu oluşturmak.

Bütün bunlar Karahan’ın laik-cumhuriyetçi kamuoyu ile DOB bünyesine kabulünü sağlar mı? Kuşkusuz hayır.

Çünkü AKP artık üçüncü evresindedir. Ve DOB’u tasfiye etme planını yürürlüğe koymuştur. Altın vuruşu “esas oğlan”a yaptırma kararındadır. Sorun şu ki, tam bu aşamada rüzgâr dönmeye başlamıştır. 

Karahan giderek daha fazla ayrık otu görünümü verecek, kurum ve söz konusu kamuoyu tarafından kabul edilmesi daha da zorlaşacaktır.

Zamane trio: DT Genel Müdürü Mustafa Kurt, AKP’li vekil Ravza Kavakçı, DOB Gn. Md. Murat
Karahan

KARA BİLANÇO

Ama önce bilançosuna bakalım:

Karahan’ın bilançosu kurumsal, etik ve sanatsal çöküntü/tasfiye girişimi olarak üç başlıkta ele alınabilir.

Karahan bu süreci “ezber bozma” olarak adlandırıyor.

a) Kurumsal çöküntü / tasfiye: Rengim Gökmen-Selman Ada dönemi mirası olan merkezilik, yani başkanlık rejimi aynen sürmektedir. Öncekilerden farkı daha da pervasız hale gelmiş olmasıdır. Saray yönetim ve kurulları ile tam bir uyum içinde olduğu için hiçbir denetim-fren mekanizması söz konusu değildir.

Nitekim, onun döneminde kuruluşu gerçekleşen  “CUMHURBAŞKANLIĞI KÜLTÜR VE SANAT POLİTİKA KURULU” ve bu kurulda müziği temsil eden tek isim Orhan Gencebay, Karahan için sorun teşkil etmiyor.  

Bu kurul kripto TÜSAK'tır. Türkiye’deki kültür ve sanat dünyasını izleyip, değerlendirmek ve ulaştığı sonuçlar ışığında yönlendirmek görevine sahiptir. Bağlı olduğu tek merci cumhurbaşkanlığıdır. Şimdilik bütün cüssesi ile ortaya çıkamıyor oluşunun tek nedeni, başkanlık rejimi oylamasının bütün şaibesine karşın, yine de düşük bir sonuçla kapanmış olmasıdır. Buna, TÜSAK’a gösterilen tepki de eklenince, cılız bir meşruiyet tabanına oturduğu rahatlıkla söylenebilir.

b) Etik çöküntü/tasfiye:  Karahan “ezber bozuyorum” diye kurumun düzeyini aşağıya çektiği gibi, imajını da zedelemektedir:

22 Eylül 2018’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde Nilüfer ile sahneye çıkar. Yalnızca bu gece bile, DOB genel müdürü koltuğuna layık olmadığının kanıtı sayılmalıdır. Nilüfer’in, DOB’un geride kaldığını, çağa ayak uydurması gerektiğini söylemesi üzerine, Karahan onu teyid eder biçimde, kendisinin “ezber bozan genel müdür” olduğunu ve bu amaçla o makamda oturduğunu belirtir. DOB’u çağa uyduracağının kanıtı olarak neyi mi gösterir?

Arena di Verona’da opera temsilleri arasında “efsane rock grubu” Scorpions’un verdiği konseri kendi telefonundan naklen izletmesini ve tabii Nilüfer ile Kayahan şarkıları söyleyecek oluşunu.

Müzik yaşamı boyunca DOB’un önünden arkasından geçmemiş, bu ülkenin çağdaşlaşma programında müziğin yeri ile ilgili hiçbir düşüncesini duymadığımız eski bir pop starın yanında, DOB’un kurumsal kimliğini ayaklar altına aldırmıştır. DOB şarkıcısı olarak istediği sahneye, istediği kişilerle çıkabilir. Ama, genel müdür olarak bunu yapma hakkı yoktur. Kurumu temsil etmektedir. 

Liberal genel müdürün “kurumsal” refleksi olmadığını belirtmiştik.

Pastanın kreması da var:

“Bazı anlar vardır kelimelere gerek yoktur, mutluluk yüzünüze, bedeninize yansır. Kendimi bildim bileli hayranı olduğum efsane Nilüfer ile aynı sahneyi paylaşmak sadece ve sadece çok büyülüydü.” (23 Eylül 2018, tenormuratkarahan instagram paylaşımı)

“O muhteşem geceden canım Nilüfer ile düetimizden bir parça. Büyük usta Kayahan’ın Yemin Ettim şarkısı. Videonun devamı profilimdeki Youtube kanalımda…”(24 Eylül 2018,tenormuratkarahan instagram paylaşımı)

Kayahan şarkıları söylerken cep telefonlarının ışıklarının yakılmasını isteyen ergen genel müdür…

“Efsane Nilüfer”, “Büyük Usta Kayahan”… Ve doğal olarak da:

 “Önemli olan yaptığınız müzik ile insanların ruhuna ulaşabilmektir, önemli olan insanların hislerine tercüman olabilmektir. Bunu Puccini ile, Âşık Veysel ile, Scorpions ile ya da Hacı Arif Bey ile yapabilirsiniz. Önemli olan halka, insanlara dokunabilmektir.” (24 Temmuz 2018, tenormuratkarahan instagram paylaşımı)

Senfoni orkestrası önünde zeybek oynayan DOB genel müdürü.

İyi de, en çok dokunabilen Orhan Gencebay. Üstelik bu durum cumhurbaşkanlığınca tescil edilip, resmileştirildi. 

Ezber bozan genel müdürün geri kalmış DOB’a nasıl doping yapacağı anlaşılıyor: Scorpions, Hacı Arif Bey, Aşık Veysel, Nilüfer, Kayahan, Zeki Müren, Münir Nurettin Selçuk, Ebru Gündeş… Bilgi birikimi cılız, bakan olma hırsı gürbüz Karahan’ın bir bilmediği daha: “Doping eşeği at yapmaz, atı eşek yapar.

Sözde opera binası temel atma törenine İDOB müdürü yerine Sibel Can, Orhan Gencebay’ın davet edilmelerine en ufak bir tepki göstermemiş olmasının da nedeni aynıdır. Kurumun başındaki insanın, kurumun kimliğini koruması ilk görevidir. Bu bina İDOB’un evidir. Ancak, ne binayı yapanların böyle bir düşüncesi, ne de Karahan’ın kurumu koruma refleksi söz konusudur. 

Bir tasfiye operasyonu figürü olduğunu belirtmiştik. 

İşte, bu durum kurum içinde zaten sorunlu olan saygınlığı ve meşruiyetinin daha da seyrelmesine yol açacaktır. Sanat kurumlarında korku ve baskı ile otorite sağlanamaz. Çok naylon olur. Sanatsal güç ya da olgunluğun getirdiği liyakat gerekir. Tersi durumda ne mi olur?:

Hani birisi demişti ya:

“General olmuşsun ama komutan olamamışsın.”

Ramazan’da opera temsillerinin saatlerini iftar saatine göre belirlemek, yine bu ayda Requiem’i dinen caiz olmadığı ve tepki çekeceği gerekçesiyle repertuardan çıkartmak, elinde ve cebinde tespih, toplantıları cuma namazına yetişmek için erken bitirmek, Carmen’in bile eline tespih verdirip… Ha gayret, “Helal Opera”ya az kaldı! 

Birileri ona Cumhuriyet’in sanat kurumlarına efelenmenin hayırlara vesile olamayacağını anımsatmalı. 

Hafazanallah!

DOB’un bütün olanaklarını kendi promosyonu için kullanması etik çöküntüyü yalnızca daha da derinleştiriyor.

DOB genel müdürü sıfatı ile magazin basınına konu olacak ölçüde her tür sahnede yer almak, tüm rollerin talibi olmak, medyatik pompalama için gereken olanakları seferber etmek, bir kamu kuruluşunun genel müdürü sıfatıyla, Saray’a çok yakın ve çok tartışmalı ihalelerin kahramanı LİMAK Holding’e imaj düzeltme operasyonu olarak filarmoni orkestrası kurdurup başına geçmek… Hepsi görünürlüğünü arttırarak bakanlık koltuğuna oturabilmek için. 

c) Sanatsal çöküntü/tasfiye: Karahan neoliberal “yığma estetik” çocuğu. Daha öncekiler gibi takiyyeci değil. Rengim Gökmen ve Selman Ada eğitimleri gereği, cumhuriyet Türkiye’sinin müzik tartışmalarını, Batı müziği - makam müziği tarihsel sorununu, bu işin teknik yön ve açmazlarını, ne ile neyin yan yana gelemeyeceğini bilen müzik insanlarıdır. İslamcı zihniyet ile kişisel nedenlerle işbirliği, yani takiyye yapmışlardır. Oysa, Karahan’ın ne böyle bir müzik bilgisi, ne de kültürü vardır. Ona göre insanın ruhuna dokunan her müzik iyidir. Dolayısıyla, tüm türler yan yana gelebilir, geçişken olabilir.

Bu açıdan bakıldığında, eğitimi, dünya görüşü ve kişiliği ile tutarlı biridir. AKP’nin onu seçme nedeni de budur: Az bilen, çok isteyendir. Bize özgü tipik liberal. Her tür işe hazırdır, yeter ki alkış olsun, takdir görsün.

Karahan’ın mevlithanlıktan sonraki ilk önemli çıkışı senfonik Zeki Müren’dir. Gerçi senfoni orkestrası önünde şarkı, türkü, arabesk söyleyip, göbek falan  atmayı o başlatmadı. Onu dünya çoksesli müzik tarihine geçiren, makam müziği icrası için -hem de, Türk Sanat müziği çevrelerindeki tartışmalı isim Zeki Müren söylemek amacıyla- filarmonik orkestra kurdurmasıdır: Limak Filarmoni Orkestrası. Durumun vahameti kulağına fısıldanmış olmalı ki, daha makul bir şeyler söylemeye çalışır:

“Limak Filarmoni Orkestrası gün gelecek ünlü orkestra şefi Barenboim’i getirip Şostakoviç de çalacak, gün gelecek Zeki Müren şarkıları çalacak…” (MAG, Kasım 2017) 

“Biz bugüne kadar gelmiş kalıpları kıracağız ve ezberleri bozacağız. Müslüm Gürses de seslendirebiliriz.” (Akşam, 1 Ekim 2017)

İşin entelektüel görgü ayağını bir kenara bırakıp, Sakallı Celal’e kulak verelim: 

“Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür!” 

Senfonik müzik bu yolla banalleştirilir. Yani, tarihsel değer ve derinliği silinir, gazino kültürüne vidalanır. Örneğin, senfonik orkestra çalarken halk da tempo tutup, şarkılara eşlik eder, belki göbek atan da olmuştur.  Karahan bundan sevinç ve gurur duyuyor. (CNN Türk, Hafta Sonu, 14 Ekim 2018) Böylece, devletin asık suratlı, ciddi senfonik tarzı ile vatandaş barışmış oluyor. Bunu da sağlayan Limak Holding.

Yapılan işi uzun uzun tartışmaya gerek yok. Dönerci açılışı için semazen çağırmak ne ise, Zeki Müren söylemek için filarmonik orkestra kurmak da odur.

Bitmedi:

“Hüzünlü ya da neşeli olduğunuzda kimleri tercih edersiniz?

Ya İbrahim Tatlıses dinlerim ya da Puccini. Ben müzik dinlerim. Serdar Ortaç da dinleyebilirim, Hande Yener de Demet Akalın da. Müslüm Gürses’i, Orhan Gencebay’ı çok severim. Zeki Müren’e zaten bayılıyorum. Müzeyyen Senar hayatımda en çok sevdiğim sanatçılardan biridir. Bülent Ersoy da dinlerim, Puccini, Verdi zaten içinde yaşıyorum onların.”(Akşam, 1 Ekim 2017)

DOB genel müdürünün bilgi ve kültür düzeyi bu olunca, örneğin Beethoven’ın 250. doğum yılı için sahnelenmesi önerilen Fidelio operası yerine, Evita müzikalini istemesi elbette yadırgatıcı sayılmaz.

YERLİ VE MİLLİ MARKA: TROYA

Saray’ın “yerli ve milli” yaklaşımı Karahan için emirdir; derhal uygulamaya geçer: 

“Türk opera markasını yaratmak üzere yola çıkıyorum.” (AA, 18 Şubat 2018)

19 Mart 2018’de bu markayı yaratabileceğine inandığı bestecileri toplar. Bazılarını çağırmaz.

“Türkiye topraklarındaki melodik zenginliği kullanıp uluslararası boyutta dünyaya sunabileceğimiz, kabul ettirebileceğimiz şekillerde prodüksiyonlar oluşturmak, aynı zamanda bir Türk operası markası da oluşturmak istiyoruz.” (AA, 18 Şubat 2018)

İyi de, bu yeni değil ki; 70 yıldır uğraş veriliyor zaten. Neyse, belki genel müdürün haberi yoktur diyelim. Belki de o işler “eski Türkiye” kokuyordur. Ancak, bir tuhaflık var. Prodüksiyon da nedir? DOB gibi bir opera-bale kurumunda sahnelenecek olan türler ve normları bellidir. Prodüksiyon çok geniş bir tanımdır. Hadi hayırlısı!

Ve Karahan açıklar:

“Yeni Türk operası markasını oluşturmak için sanatçılarla buluştuk. Çok önemli sonuçlara ulaştık. Bunlardan biri de Troya operası. Bakanımızın talimatıyla bir Troya eseri oluşturduk. Bir epik opera.” (Yeni Şafak, 19 Haziran 2018) Bakan talimat veriyor ve “250 kişi sahnede, 100, 150 kişi sahne arkasında 100’e yakın da orkestra sanatçısı; dev proje.” (AA, 14 Ekim 2018) Eh, Saray’ın ve “yeni Türkiye”nin görkemine yakışır olmalı.

Böylece, Türk opera markasının ilk adımı atılmış olur. Ama tuhaflıklar da yok değildir; yapıtın bestecisi Romen şef Bujor Hoinic, libretto ise Bilkent’te okumuş oğlu Artun Hoinic’e ait. İlk Türk opera markası iddiasındaki dev prodüksiyonun beyni Romen. Aman canım, eskiden Türkler besteledi de ne oldu, “uluslararası boyuta” açılabildik mi? Devir değişti. Avrupa Basketbol şampiyonu olan takımımızın da ilk beşinde bir tane Türk yok. Bu sefer de bunu deneyelim. Zaten çok da yabancısı değiliz, 60’ların ilk yarısında yabancı sanatçılara Türkçe şarkı okutmak modası vardı ya; Adamo, Sacha Distel, Johnny Hallyday, Patricia Carli…

Bizimkiler aynı şarkıları okuyunca satmıyor, yabancılara okutulunca satıyordu. Her ikisi de Türkçe. Daha da ilginci, bizimkiler yabancıların Türkçe okuyuşlarındaki şiveleri taklit ederek okumaya başlamışlardı.

Yani, önemli olan pazarlama, “Türk operası” liberal genel müdür için bir “marka” adı.  Kim bestelerse bestelesin! Ulus-devletler artık geçmişte kaldı ya! Neoliberal çağdayız. Milli operayı ille de “milli” birinin bestelemesine gerek yok.

Genel müdür çıtayı yükseltiyor:

 [Troya’dan söz ederek]: “Türk operası markası oluşturup dünya opera ligine gireceğiz.” ( Yeni Şafak, 19 Haziran 2018) 

Nasip!

Troya’nın koreografı Volkan Ersoy:

“[Troya’ya] Prodüksiyon diyorum, opera diyemiyorum çünkü eşit şekilde opera ve bale… Bütün yıldızların sahnede olacağı, sanatsal gücümüzü var gücümüzle sahneye koyduğumuz bir eser niteliği taşıyor… Yurtdışında sahne sanatlarında ve sanat alanında ne kadar zengin, kaliteli işler çıkartabileceğimizin en büyük göstergesi olacak.” ( AA, 14 Ekim 2018) 

İnşallah!

İşte şimdi “prodüksiyon” sözcüğünü anladık. Ne opera, ne bale… İkisi de. Hani tabakta aynı gramajda balık ve tavuk olsa yenilen yemeğin adı ne olurdu? Et yemeği mi? Et yemeği ne demekse, prodüksiyon da o demek. Karahan yine tarihe geçiyor. Ne opera ne bale olan bir tarz geliştirerek.

12 yıl sonra Troya ile sahneye dönen 50 yaşındaki medyatik dansçı Tan Sağtürk Hektor rolünde dans edecek! Bu bile tek başına yeter!

El yükseliyor, nefesler tutuluyor. Bakalım, Türk 5’leri ve sonrakilerin beceremediği Türk Operası’nı Karahan nasıl uluslararası boyutta markalaştıracak?

Tek mesele ruhlara dokunabilmek.

VE İFLAS

Milli Opera Troya, DOB’un ve bir dönemin sanatsal açıdan dibe vurduğu “prodüksiyon”un adıdır. Bir iflasın temsili, sahnesidir. 

“Şark opereti”nden hallice sayılabilecek bu “prodüksiyon” opera ve dansın eşit ağırlık taşıdığı, dolayısıyla da ne opera, ne bale olan bir devekuşudur. O nedenle de adı “prodüksiyon”dur. Bir sahne şovu. “Bon pour l’orient”. Uluslararası ölçekte XXI. yüzyıl opera devriminin oluşmasına yardımcı olacak Türk Milli opera markasının ilk büyük ürünü!

“Ecdat” mirasımız olan “nerede hareket orada bereket” düsturuna yaslı bu müsamere, Bujor Hoinic’in opera besteciliğini tartışılır kılsa da, ticari aklını her tür şüphenin dışına taşıyor.

O kadar brüt bir “yığma estetik” ki, kolaj bile demek olanaksız. Son derece cılız melodik çizgiler, tamamen kaba resitatif çölde aranan bir damla arya, dramatik akış tıkanıklığını aşabilmek için başvurulmuş külüstür narasyon gayretkeşliği, duygusal derinlik beklentisini boşa çıkaran naylon singspiel özentiliği, uzun ve bıktırıcı danslar… O kadar kolaycılığa kaçılmış ki, ciddi bir stilizasyon zahmetine bile katlanılmamış; savaş sahneleri adeta Bursa Kılıç Kalkan ekibi; sesleri orkestraya eşlik ediyor. Madem stilizasyondan ziyade sinematografik efekt peşindesiniz, bari kılıç-kalkan şakırtıları duyulurken müziği durdurun da kakofoni olmasın. Hele bir ağıt sahnesi var ki, güler misin, ağlar mısın?! Kolay tüketilebilir popüler ürün olsun da; ne olursa olsun; kılıçlarla boğaz kesmeler, saplamalar, cesetlere tükürmeler, aşırı natüralist dekorlar, sinematografik saplantı, ekran yangınına sahne dumanı takviyesi, bayraklı Türkiye Cumhuriyeti haritaları… Her şey o kadar “gözüne sokmaca” ki, baklavayı bala batırıp yemecesine…

Ulaşılan estetik görgüsüzlük düzeyi DOB’un sanatsal, etik ve yönetsel olarak yoğun bakıma kaldırıldığının en rafine göstergesi sayılmalı.

Uluslararası boyut mu?

Zavallı Rusların S-400 hayrına bir gece sessizce katlanmak zorunda kalmaları dışında bir hareket yok. Medyatik pompalama ve siyaset desteği kolaycılığına alışmış olanların, yüksek sanatlarda bu işlerin ülke sınırlarını aşmakta zorlanacağını anlamaları kolay olmuyor.

DAHA DA MI?

Karahan’ın “ecdat=makam müziği” dayatması onu bakanlık koltuğuna ne kadar yaklaştırır bilinmez ama, Cumhuriyet değerlerinden ve DOB’dan uzaklaştıracağı kesindir. Madem “yerli ve milli” düsturu tedavülde, niçin LEYLA (GENCER) OPERASI değil?  Yeterince “milli”mi bulmadınız? O halde, RUHİ (SU) OPERASI? Siyaseten mi sorunlu? Peki, opera veya çoksesli müzik dünyamızdan birileri? 

Genel müdür kendi seslendireceği, siyasal ve müzikal meşrebine daha uygun isimlerin arayışında: 

“Yeni AKM binasını Münir Operası ile açmak gibi bir planımız, heyecanımız var. Münir Nurettin Selçuk’un hayatını, aşklarını, yaşamını anlatan, Münir Nurettin Selçuk’a adanmış Münir operası…” (Hürriyet, 15 Ağustos 2018)

Karahan hızını alamayıp, Münir Nurettin Selçuk’un aslında bir tenor ve bu yönüyle birçok eserinin de arya gibi olduğuna dikkat çekiyor:

“Operanın son aryasının Dönülmez Akşamın Ufkundayız ile bittiğini bir düşünün!” (Hürriyet, 15 Ağustos 2018)

İnanın şaka değil; dahası var:

Senfonik Zeki Müren şarkılarından söz ederken, “Evrensel müziğe kendi yerli ezgilerimizle katkıda bulunacağız.” (Andante, 22 Kasım 2017)

Senfonik Zeki Müren’i eleştirenlere yanıtı ise, patolojik seviyeleri yakalıyor:

“Pavarotti, Domingo ve Carreras’lı Napolitan şarkıları düşünün… O sole mio mesela… Adam onu kompleks yapmadan bütün dünyaya ezberletmiş mi? Ben de şarkılarımı, türkülerimi ezberleteceğim.” (Esquire, Kasım 2017)

Düşünsenize, La Scala’da kültür bakanımız dünyaca ünlü mevlithan tenor Murat Karahan senfonik Zeki Müren söylüyor!

Maaşallah! İnşallah!

Bir adım sonrası da Orhan Gencebay operası olmalı. Mantık ve estetik onu gerektiriyor: Senfonik Gencebay!

Böylece çoksesli arabesk’e geçerek, cumhuriyet Türkiye’sinin müzik devrimini de tamamlamış oluruz. 

Allah akıl fikir versin!

SONUÇ:

Bütün bu kepazelik en fazla sınırları ve sinirleri biraz aşındırmakla kalır, hepsi bu. Çok da ciddiye almamalı. Tarihsel güvenceler sağlam:

1) Neoliberal dönem nefes darlığı çekmeye başladı; sonun başlangıcındayız. Tabii, islamcı iktidar da.

2) DOB’da yaşanan çöküntü ve yoğun bakım durumu gerçek ama geçici; kuruluş felsefesi ve kumaşı sağlamdır. Laik-cumhuriyetçi altyapısı, üzerindeki baskı kalkar kalkmaz taburcu olmasını sağlamaya yeterlidir.

3) Cehalet ve görgüsüzlük yüksek sanat alanında asla sürdürülebilir değildir.

4) Karahan, DOB bünyesinde saygınlık ve meşruiyeti ile otorite sağlayabilecek bir figür olamaz. Ehliyet ve liyakat sorunu vardır. Şarkıcılık kariyerinin sonuna doğru ilerliyor. Tek umudu bakan olabilmek. Olur mu? Bilinmez. Ama şu bilinebilir: Olsa bile, orada uzun zaman kalamaz. Zira onu oraya getireceklerin siyasi ömürleri artık yıllarla değil, aylarla ölçülüyor.

Yine de bir tavsiye:

Ayhan Aydan’ın hikâyesini iyi öğrenmeli; alacağı çok dersler var.

[email protected]