2. Bölüm: Devlet Opera ve Balesi ve AKP'li yıllar...

Melis Gönenç'in Devlet Opera ve Balesi'nin yıllar içinde yaşadığı değişimi, uğradığı saldırıları ve son olarak da AKP iktidarındaki durumunu anlattığı yazı dizisinin ikinci bölümünü okurlarımıza sunuyoruz.
Sibel Can’lı opera binası temel atma töreni.
Melis Gönenç
Perşembe, 26 Eylül 2019 10:47

Melis Gönenç Star gazetesinin kültür sanat sayfalarında çok sayıda çalışması yayımlanmış bir gazeteci. Ruhi Su'yla ilgili bir yazısı İbrahim Kalın'ı rahatsız etmiş ve bu nedenle tazminat hakkı da gaspedilerek işten çıkarılarak, Star'daki görevine son verilmişti. Melis Gönenç'in Devlet Opera ve Balesi'nde (DOB) olup bitenleri konu edindiği yazı dizisinin ikinci bölümünü bugün okurlarımıza sunuyoruz. Dizinin üçüncü bölümü yarın yayımlanacak.

 

AKP’nin 2002-2019 arasındaki iktidar yıllarının üç evrede ele alınabileceği genel kabul görmeye başlamış doğru bir yaklaşımdır.

a) Ergenekon’a (2007) kadar olan dönem. Şizofrenik denebilecek bu dönem, AKP’nin yeterince palazlanamadığı, bu nedenle de Cumhuriyet güçleri ve kurumlarıyla iyi geçinmek zorunda olduğu, onların da AKP’yi denetim altında tutmaya çalıştığı bir dönemdir. Birbirlerini tasfiye etmek isteyenlerin işbirliği yapma zorunluluğu.

b) Ergenekon (2007) ile FETÖ darbe girişimi (2016) arasındaki dönem. Sinsi nitelemesi taşıyabilecek bu dönemde AKP, liberal sol çevrelerin de desteği ile islamcı zihniyetin tam egemenliği için, değişik siyasal ve finansal taktiklerle, Cumhuriyet’in kamu ve kültür kurumlarında önemli değişikliklere yönelmiştir. Kurmayı amaçladıkları başkanlık rejimi /saray devletinin ancak böyle bir kurumsal altyapı üzerinde yükselebileceğinin bilincindedirler.

c) FETÖ darbe girişiminden (2016) bugüne uzanan dönem. Hain sıfatı ile tanımlanabilecek bu evrede AKP, üzerinde egemenlik kurduğu Cumhuriyet kurumlarının tasfiyesine girişmiştir. Bu işlem islami cephe içinde miras kavgasına dönüşecek, bir tarafın diğerini devre dışı bırakmasıyla sonuçlanacaktır. Tabii, başkanlık sistemini yasalaştırmak için (2017) elverişli bir gerekçe yaratarak. Söz konusu tasfiye, var olan kurumların görev içerikleri ve işlevlerinin dönüştürülmesi, yani içlerinin boşaltılması biçimini alabildiği gibi, yeni kurum ve kurullar oluşturma şeklinde de olabilmektedir.

DOB’A YANSIYOR

Yukarıdaki kronolojik şemanın bir kamu kurumu olan DOB’a da aynı biçimde yansıyacağı açıktır. Bir farkla; DOB saf kan Cumhuriyet kurumu olduğundan, sert bir kabuğa sahiptir. Dolayısıyla da delinmesi bir o kadar zordur. Nitekim, islamcı iktidar tarafından tamamen denetim altına alınabilmesi için, şu anki genel müdür Murat Karahan’ı beklemek gerekecektir. Söz konusu denetimin TSK’nınkinden bile daha geç gerçekleştirilebilmiş olması anlamlı bir nitelik kanıtıdır.

AKP, DOB’u tamamen denetim altına alıp tasfiye edebilmek için bir dizi araca başvuracaktır:

a) 657 şemsiyesi: Kademeli biçimde, 657 sayılı kanunun sağladığı iş ve özlük hakları güvencesi kaldırılmıştır. Yeni alınanların hemen hepsi birkaç ay öncesine kadar, “süreli sözleşmeli” olup, yevmiyeli sanatçı statüsünde ne emeklilik, ne kıdem, ne de ihbar haklarına sahiptiler. Bildiğiniz taşeron işçi-sanatçı.

Neoliberal çalışma koşulları ile tam bir uyum gösteren bu durumun siyasal-kültürel ehlileştirmenin ana ayaklarından olduğunu söylemeye gerek yok.

b) Sendikasızlık: AKP döneminde büyük ölçüde uygulanan sendikasızlaştırma programı, ehlileştirmenin bir diğer ayağıdır. İstanbul Operası’nın 1965-1970 yılları arasındaki sendika deneyimini ve etkisini anımsatmakta yarar var.

c) Merkezileştirme: DOB’da başkanlık sistemi anlamına gelen merkezileştirme, yani farklı kentlerde bulunan opera müdürlüklerini doğrudan genel müdürün takdirine terk etme, gerek sanatsal, gerekse yönetsel açıdan büyük sakıncalar taşımaktadır.

Bu yaklaşımın en son uygulanacağı yer sanat kurumlarıdır. Çürümenin tetikleyicisidir. Askeri dönemlerde bile DOB’da böyle bir uygulamaya tanık olunmamıştır.

Sanat kurumlarının önce kendi içlerinde, ardından tek bir çatı altında merkezileştirilmeleri, AKP’nin başkanlık sisteminin doğal bataryalarındandır. İlk adım, püskürtülen TÜSAK tasarısı olmuş, ikincisi ise “CUMHURBAŞKANLIĞI KÜLTÜR VE SANAT POLİTİKALARI KURULU” adıyla karşımıza çıkmıştır. 10 Temmuz 2018 tarihinde resmileşen kurulun üye atamaları 9 Ekim 2018’de yapılacak, müziği temsil eden isim olarak Orhan Gencebay seçilecektir. Kurulun, ülkenin müzik politika ve yaşamına yön verme işlevi dikkate alındığında, AKP’nin DOB’a bakış açısı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

d) Yönetici kadro: AKP her kurumda kendi ideolojisine az çok yatkın insanlarla çalışmak eğiliminde olmuştur. Oysa, islamcı ideolojiye en uzak kurum DOB’tur. Personeli içinde islamcı bulmak hiç de kolay değildir. Makam müziği formasyonuna sahip sanatçılarda görülen mistik/tasavvufi çizgilerin getirdiği muhafazakâr duyarlılığın islamcı zihniyet ile örtüştüğünü söylemek çok gerçekçi olmaz. Bu sanatçıların hiçbiri Cumhuriyet rejimi ile sorunlu değildir. Nitekim, AKP’nin birlikte çalışmayı tercih edeceği yönetici kadroda bu kesimden birileri olmayacaktır.

AKP kendi ideolojik ve kültürel “hinterland”ından olan Murat Karahan’ı başa geçirene kadar, dört genel müdür ile çalışmıştır: Remzi Buharalı, Meriç Sümen, Rengim Gökmen ve Selman Ada. Bu isimlerin AKP ile çalışmaları ideolojik/ kültürel uyumdan değil, kişisel nedenlerledir. Ancak, özellikle son iki ismin Karahan’ın kuluçkası işlevi gördüklerini de söylemeden geçmemeli.

e) Salon-sahne: DOB kendi mimarisini yaratmıştır. Onun görünürlüğü, cüssesi AKM idi. Ülkede opera için yapılmış ilk ve tek binaydı. Bu sembol o kadar anlamlıdır ki, operanın beyni Ankara olmasına rağmen, amiral gemisinin İstanbul olduğu yerleşmiş bir izlenimdir. Opera kendi salonu ile vardır. Salonu yoksa kendi de yoktur. Bir opera salonu ile çok amaçlı sahne etkinliklerine yönelik salonlar arasında başta akustik donanım olmak üzere ciddi teknik farklılıklar vardır.

Ancak, özellikle bizim ülkemizde belirgin olan kültürel fay hatlarıyla ilgili ek bir sembol daha var: Cumhuriyet’in müzik atılımı çoksesli müzik temelli bir çağdaşlaşmayı öngörürken, makam müziğini tarihsel, kültürel ve teknik nedenlerle bu atılıma kaynaklık edemeyecek olanlar listesinin başına yazmıştır. Son derece haklı gerekçelere dayanan bu belirlemenin ciddi bir krize yol açtığı ilk tarih 1971’dir. 12 Mart yönetiminin Kültür Bakanı Talat Halman, CSO konser salonunda Itrî konseri yaptırma hevesine kapılınca, çoksesli müzik çevresinin sert direnci ile karşılaşmış ve geri adım atmak zorunda kalmıştır. Üstelik koltuğunu kaybetmesinde bu girişimin ağırlıklı rolü vardır.

AKM’nin güçlü sembol değeri taşıyan bir diğer özelliği, bulunduğu yerdir. Taksim Meydanı, cumhuriyet Türkiye’sinin İstanbul’daki vitrinidir. Mustafa Kemal ve Sovyet generallerinin birlikte yer aldıkları anıt, Kurtuluş Savaşı ve yeni Türkiye’nin başarıya ulaşmasını sağlayan altın formülün özeti gibidir. 1 Mayıs’ların Taksim Meydanı’ndan zorla taşınmak istenmesinin “iktidar kaprisi”ni çok aşan tarihsel nedeni de bu gerçek ile ilintilidir.

Dolayısıyla, AKP ve gerici çevrelerin on yıllardır Taksim Meydanı’nın tarihsel özelliğini hedeflemelerinde şaşılacak bir şey yok: AKM’yi yıkmak, Gezi Parkı’na Osmanlı’nın Topçu Kışlası’nı yaptırmak ve anıtın tam yanına bir cami kondurmak.

AKP FİZİKİ SALDIRIYOR

AKP iktidarının DOB’u dönüştürerek tasfiye etme planının fiziki altyapısı ikili bir görüntü sunuyor:

1) İktidarının ikinci evresinin hemen başında, Ergenekon ile eşzamanlı denebilecek şekilde, 2008’de AKM’yi boşaltıp DOB’un amiral gemisini sahnesiz bırakıyor. (Ankara’da yıllardan beri yapılacağı söylenen opera binası hep aynı aşamada kaldığı için ondan ayrıca söz etmiyoruz) Süreyya Sineması’na hapsedilen opera-bale hem repertuar zafiyetine düşürülüyor, hem tarihsel özgül ağırlığına “elaman!” dedirtilmeye çalışılıyor. Süreyya Sahnesi’nin, başta reji olmak üzere, opera üzerinde kısıtlayıcı bir rolü olmuştur.

Öte yandan, büyük yapımlar Zorlu AVM’nin çok amaçlı, elverişsiz akustikli sahnesine yönlendirilerek, ayaklar AVM’ye, kulaklar elektronik akustiğe alıştırılmaya çalışılıyor. 

2) İktidarının üçüncü evresinde ise, AKM’yi yıkıp yerine yenisini yapma kararı uygulamaya konuyor. Takke düşüyor: Yeni yapılacak bina Opera’nın olmayacak, bütün müziklerin eşit olarak temsil edileceği çok işlevli devasa bir salona sahip olacak. Temel atma törenine İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB) müdürünün davet bile edilmeyip, Orhan Gencebay, Sibel Can gibi isimlerin çağırılması gerekli mesajı veriyor. Arabesk yozluk ile opera aynı sahnede yer alacak. İslamcı gericilik intikam çanlarına asılıyor. Tıpkı, Ankara’da kurdukları ve ölü doğduğunu hâlâ anlayamadıkları sözde “milli musiki”ler ile Batı müziğinin eşit düzeyde öğretileceği Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi adlı ucube gibi. Oysa, 1976’da eğitime başlamış olan İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı panayırından alınacak çok dersler var. 

Böylece, DOB hem fiziki altyapı olarak, hem de kültürel seyreltme işlemine tabi tutularak tasfiye yoluna sokulacak. Bir kanıt daha mı? AKP’nin savaş atı olan DOB genel müdürü Murat Karahan, yeni binanın açılışının “Münir Operası” ile yapılacağı müjdesini veriyor. 

Bu konuya geleceğiz. Şimdilik, “İyi ki Münir Nurettin hayatta değil de bu görgüsüzlüğe tanık olmuyor” deyip geçelim. Hüzünlü ve hain öykümüze gelelim.

Eski sinema salonuna tıkıştırılan İDOB.

ÜRKEK AKP-DOB İLİŞKİSİ

AKP’nin ilk iktidar döneminin 2007’ye (Ergenekon) kadar olduğunu belirtmiştik. Bu dönemde DOB gibi sert kabuklu kurumlara yönelik geliştirdiği politika, “izleme ve içeriden işbirlikçi arama” olarak tanımlanabilir. DOB’un taşıdığı yüksek simgesel değer şimdilik yalnızca bu kadarına elvermektedir. Öte yandan, Cumhuriyet’in kültür yaşamında taşıdığı ayrıcalıklı yeri ve özgül ağırlığı, DOB bünyesindekilerin çoğu kez, bağlı oldukları amirleri atlayarak en üst yönetim kademelerine doğrudan ulaşmayı yerleşik bir alışkanlık haline getirmelerini kolaylaştırmıştır. Dolayısıyla, AKP üst yönetiminin doğrudan ilişkiye girebilecekleri “işbirlikçi” arayışı bir fantezi değildir. 

Temkinli bir “izleme” politikasına mecburdurlar: İktidara nasıl bu kadar kolay gelebildiklerini anlayamamış olmanın ürkekliği, Cumhuriyet’in en arı kurumlarını en son dokunulacaklar listesine almaları, kültürleri Mızraklı İlmihal ile Minyeli Abdullah arasındaki bir alana sıkışmış olduğu için, DOB’u yönetecek kadrolardan yoksun oluşları, cumhurbaşkanlığında Ahmet Necdet Sezer’in bulunması (2000-2007), yargı ve güvenlik bürokrasisinin merceğinde bulunmaları vb.

İlk kültür bakanları Hüseyin Çelik damardan islamcıdır. Nakşibendi tarikatından olup, sahnede çıplak bacaklı balerine bakmanın bile günah sayıldığı bir dünya görüşüne sahiptir. Gerçi aldığı talimat gereği herkes ile gayet “efendice” geçinecektir ama daha başında DOB gibi bir kurumun bakanı olarak hiç de elverişli bir imaja sahip değildir. Hızlıca değiştirilir ve yerine çok daha uygun bir isim getirilir: Erkan Mumcu. İslamcı kökenden değil, merkez sağdandır ve doğal olarak opera-bale ile sorunu yoktur; tabii, Cumhuriyet ile de. Böylece, kaygılar göreli olarak yatıştırılır.

Bu arada, kurum içinden işbirliği yapabilecek biri nihayet bulunmuştur. Daha önce görevden alınmış sanatçı-yönetici. Basın ile arası gayet iyi. Müthiş hırslı ve egosu yüksek. Yargıda sorunları var; desteğe gereksinim duyuyor. Eğitimi gereği pragmatik. İşbirliği için ideal aday, sol imajı da var. Nitekim, AKP’nin ona yapacağı yatırımın getirisi yüksek olacak, TÜSAK projesine destek olması dahil, AKP zirvesi ile çok yakın ilişkiler kuracak, önerileri dikkate alınacaktır.

2003’te bakan olan Erkan Mumcu 2005’te AKP ile kan uyuşmazlığı nedeniyle bakanlıktan ve partiden ayrılır. Yerine atanacak kişi çok dikkatle seçilmelidir; AKP’nin bazı uygulamaları kamuoyunda ve basında tedirginlik yaratmaktadır. Ama, iktidar koltuğunda eğreti oturulduğu izlenimi de yaratılmamalıdır. Tam şizofrenik durum.

Yeni bakan kim mi olur? Atilla Koç. Tanınan biri değildir. Hele kültür dünyasında. İyi de, neden o? Muhafazakâr olmasına muhafazakârdır ancak uzun devlet görevi ona daha ziyade “bürokrat” görünümü vermektedir. Bizim toplumumuzda kurum duyarlılığı gelişkin olan bürokratların bir tür “güvence” oldukları ön kabulüne, bakanın mizahi durumu ve gafları eklenince, “uyuyan bakan” imajı etrafında, “tehlikeli şeriatçı” görünümü iyice dağılır. Artık kuruma yönelik usulca müdahale, ufaktan inisiyatif kullanma denemeleri başlayabilir.

2000-2005 arasında genel müdürlük yapan Remzi Buharalı her üç bakanla da çalışır. Neoliberal dönemin festival çılgınlığının mimarlarından olan Buharalı’nın mutlak “izleyici”, “efendi” Hüseyin Çelik ve “liberal boy” Erkan Mumcu ile sorun yaşaması beklenmez. Öyle de olur. DOB her zamanki ev halindedir.

Atilla Koç ile işin renginde hafif bir değişiklik olur. Bakan tarafından talep edilen ama Buharalı’nın uygun görmediği bir atamayı geri çevirmesi sonucunda kendisine “akçeli işler” sopası gösterilerek istifası sağlanır. Gerçi Buharalı izleyen dönemde beraat edecektir ama AKP’nin planı çok daha radikaldir. DOB içinde olup bitenleri işbirlikçiden düzenli olarak öğrenmekte, onun önerilerini dikkate almaktadır. Artık, önemli kurumlara sızma ve onları denetim altına alma evresi yaklaşmaktadır. Buharalı yerine, kamuflaj olanağı daha fazla bir genel müdür gerekmektedir.

[email protected]