Ana içeriğe atla
0%

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

'Teslim olmayacağız': Küba lideri Díaz-Canel’den abluka, savaş tehdidi ve Küba’nın kırmızı çizgileri üzerine

Haber Merkezi

Yayın Tarihi: 14.06.2026 , 13:06 "0 dakikalık okuma süresi"
Küba lideri Díaz-Canel, ABD ablukasının gıda üretiminden sağlığa, turizmden enerjiye kadar ülkenin tüm yaşamını kuşattığını söyledi. Buna karşın Küba’nın teslim olmayacağını vurgulayan Díaz-Canel, ülkesinin barıştan yana olduğunu ancak olası bir saldırıya da hazırlandığını belirtti.

Algoritmaya müdahale edin: Tek bir işlemle soL Haber’i Google’da ‘tercih edilen kaynak’ olarak seçin, aramalarınızda soL öne çıksın.


Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Sekreteri ve Cumhurbaşkanı Miguel Mario Díaz-Canel Bermúdez, 3 Haziran 2026’da Havana’daki Devrim Sarayı’nda elDiario.es’ten İspanyol gazeteci Andrés Gil’in sorularını yanıtladı.

Röportaj, ABD’nin Küba’ya yönelik ablukasının yeni yaptırımlarla ağırlaştırıldığı, enerji kuşatmasının günlük yaşamı derinden etkilediği ve Washington’dan gelen saldırı tehditlerinin arttığı bir dönemde yapıldı. Díaz-Canel, görüşmede ablukanın gıda, sağlık, ulaşım, enerji ve turizm üzerindeki sonuçlarını ayrıntılarıyla anlattı; ABD’nin Küba’ya karşı toplumsal patlama, baskı yoluyla müzakere ve askeri saldırı senaryoları üzerinde durduğunu söyledi.

Küba lideri, ülkesinin diyalogdan yana olduğunu ancak egemenlik, bağımsızlık ve sosyalist sistem konusunda hiçbir dayatmayı kabul etmeyeceğini vurguladı. Röportajda ayrıca Avrupa Birliği ve İspanya’ya, ABD yaptırımlarının sınır ötesi etkilerine karşı “kendi vatandaşlarını ve şirketlerini koruma” çağrısı yaptı.


Andrés Gil: Sayın Cumhurbaşkanı Díaz-Canel, elDiario.es haber portalı olarak bizi burada, Havana'da kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Küba için son derece önemli tarihî bir dönemde ve temsil ettiği anlam nedeniyle oldukça sembolik bir mekândayız, değil mi? Etrafımız Sierra Maestra'nın kayaları ve bitki örtüsüyle çevrili. Bunlar, Küba'nın direniş ve mücadele tarihinde önemli bir dönemi hatırlatıyor. Bir bakıma, bugün adada yaşanan süreçle de bağlantı kuruyor; özellikle de Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler ve geçen ocak ayından bu yana adayı boğmaya çalışan petrol ablukası bağlamında.

Bir haftadır Küba'dayız. Okulları, hastaneleri ziyaret etme fırsatım oldu ve bu ablukanın insanlar üzerindeki etkilerini görebildim. Bu durum karşısında hükümet ne yapabilir? Siz ne yapabilirsiniz?

Miguel M. Díaz-Canel: Öncelikle sana ve ekibine burada, Küba'da bulunduğunuz için teşekkür ederim. Birisi böylesine zor zamanlarda bizi ziyaret ettiğinde, ben her zaman şunu söylerim: Küba'ya gelmek başlı başına cesaret gerektiren bir davranıştır. Bize anlatma fırsatı verdiğiniz için minnettarız. Ayrıca bizimle birlikte olduğunuz, gözlem yaptığınız ve burada bulunduğunuz için de teşekkürler. Böylece Küba halkının gerçekliğini, günlük yaşamını nesnel bir şekilde anlatabileceksiniz.

Bakın, burada geçirdiğiniz günlerde edindiğiniz izlenimlerden hareketle çok iyi tarif ettiğin gibi, uygulanan abluka son derece vahşi; son derece sert! Bu abluka açıkça suç niteliğinde bir uygulama ve Küba halkının hak etmediği bir durum.

Ablukanın en acımasız yönü, onlarca yıldır sürüyor olması. Bugün 60 yılı aşkın süredir devam eden bir abluka söz konusu. En büyük ikiyüzlülük ise, bu ablukanın gerçek sorumluyu görünmez kılmaya çalışan bir söylemle birlikte yürütülmesi. Bu söylem, yaşananları çarpıtarak suçu onların “başarısız devlet” olarak adlandırdığı Küba hükümetine yüklemeye çalışmakta ve asıl sorumluları ve bugün ABD'nin mevcut yönetiminin en ileri aşamada baskısını içeren politikalarını göz ardı etmekte.

Sorunuza gelecek olursam, bugün yaşadığımız durumun, yıllardır süren ablukanın birikmiş etkilerinin bir sonucu olduğunu da açıklamam gerekir. Yani, 60 yılı aşkın süredir abluka altında yaşıyoruz. Yine de bu süreçte hayatta kalabilmek, ilerleyebilmek ve çalışabilmek için kimi imkânlar yarattık ve geliştirdik. Fakat özellikle 2019 yılının ikinci yarısından sonra abluka farklı bir nitelik kazandı; bu da ablukanın sertleştirilmesi ve ağırlaştırılması oldu.

Trump’ın ilk yönetim döneminde ablukanın daha da sertleşmesine yol açan 240 yeni yaptırım ile hem mali hem de petrol tedarikine yönelik baskılar büyük ölçüde artırıldı. Bunun yanı sıra Küba, sözde terörizmi destekleyen ülkeler listesine dahil edildi. Bu listede yer almak, krediye erişim imkânlarını neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Bankalarla ilişkileri son derece zorlaştırıyor ve uluslararası finans kuruluşlarıyla çalışmayı da büyük ölçüde engelliyor. Tüm bunların ortasında COVID-19 salgını ortaya çıktı ve salgının beraberinde getirdiği çok çeşitli olumsuzluklar yaşandı.

Demokratların yönetimi olan Biden dönemi de, aynı şekilde sertleştirilmiş abluka koşullarını sürdürdü. Şimdi ise Trump'ın ikinci dönemi, özellikle son aylarda Küba'ya karşı son derece saldırgan bir tutum sergiliyor.

Şunu da eklemek gerek; her şey önce Venezuela etrafında örülen politikalarla başladı. ABD birliklerinin Karayip Denizi'ndeki askeri varlığı son on yılda eşi görülmemiş seviyelere ulaştığında ve Venezuela abluka altına alındığında, Küba'ya yakıt girişi de durdu. Burada geçen yılın aralık ayından söz ediyoruz. Daha sonra Venezuela'ya karşı bir saldırı zeminini hazırlayan geniş çaplı bir medya kampanyası devreye sokuldu. Ardından Venezuela Devlet Başkanının ve eşinin kaçırılması ve ABD’deki bir mahkemede yasa dışı biçimde yargılanmaları amacıyla ülke dışına çıkarılmaları olayı yaşandı.

29 Ocak'ta Trump, Küba'ya yönelik enerji ablukası ilan eden yeni bir Başkanlık Kararnamesi yayımladı. Ardından, 1 Mayıs'ta çıkarılan başka bir Başkanlık Kararnamesi ile abluka uluslararası bir boyut kazandı ve "ikincil yaptırımlar" kavramı devreye sokuldu. Buna göre artık yalnızca Küba ile ilişki kuracak olanlara değil, geçmişte Küba ile ilişki kurmuş olan şahıs ve şirketlere de yaptırım uygulanabilecek. Üstelik bu uygulama artık sadece Amerikan vatandaşları veya Amerikan şirketleriyle sınırlı değil; dünyanın herhangi bir yerindeki şirketleri ve vatandaşları da kapsıyor.

‘Amaç Küba toplumunda bir kırılma yaratmak’

Abluka politikası, yıllar içinde giderek daha da ağırlaşarak büyüdü ve bugünkü uç noktaya taşınarak bir baskı stratejisine dönüştü. Bu son derece kötü niyetli bir politikadır; çünkü amacı Küba toplumunun içinde bir kırılma yaratmak, toplumsal bir patlama meydana getirmek ve böylece Küba’ya müdahale etmek için bir bahane oluşturmaktır. Ayrıca, gerçek sorumluları görünmez kılan ve yaşananları farklı şekilde anlatan bir propaganda söylemiyle desteklenmektedir. 

Havana’da elektrik kesintileri, ulaşım ve gündelik yaşamı doğrudan etkiliyor.

‘Kahraman Küba halkı yaratıcı bir direnç gösteriyor’

Ablukanın ülke yaşamının bütün alanlarında etkileri görülmektedir. Tarım ve gıda üretimi sektörünü ele alalım: Gübre yok, tarım ilacı yok, tarımsal üretim için gerekli girdiler yok. Tarım makineleri için yakıt yok. Hayvanlar için ilaç yok. Buna rağmen biz bu durumla gıda egemenliği anlayışıyla mücadele ediyoruz. Parlamento tarafından kabul edilmiş bir yasayla da desteklenen kapsamlı bir gıda egemenliği stratejimiz var. Bilimden ve yenilikçilikten yararlanıyoruz, agroekolojik teknikleri kullanıyoruz. Hayvan gücüne dayalı üretime daha fazla başvurmak zorunda kalıyoruz. Ancak tüm bu koşullara rağmen bugün ülkede temel ürünlerin ekildiği tarım alanlarının büyüklüğü son on beş yılın en yüksek seviyesine ulaşmış durumda. Yani, kahraman Küba halkı, tarım alanında da zorluklarla teslim olarak değil, yaratıcı bir direnç göstererek mücadele ediyor. Ancak kuşkusuz verim düşüyor ve üretim yapmak oldukça zor hâle geliyor. 

Ulaştırma ve lojistik alanı da etkileniyor. Örneğin şu anda limanlarımızda 15 bin tondan fazla pirinç taşıyan bir gemi bulunuyor. Bu miktar, bu ay boyunca Küba'daki her vatandaşa kişi başına yaklaşık üç libre (ç.n. yaklaşık 1,4 kg) pirinç dağıtmamıza yetecek düzeyde. Önümüzdeki aylarda da benzer bir dağıtımı gerçekleştirebilecek durumdayız. Fakat lojistik ve ulaşım sorunları nedeniyle her eyaletin payına düşen miktarı zamanında ve hızlı bir şekilde ulaştıramıyoruz. Bu da ablukanın yarattığı başka bir olumsuz etki.

Bugün bize günlük ekmek üretimi için buğday satmak isteyen birini bulmak bile daha zor. Uluslararası piyasadan ihtiyaç sahibi çocuklar için süt tozu satın almak da öyle. Yine de tüm bunlarla, ulusal üretimi güçlendirmeyi amaçlayan bir stratejiyle mücadele ediyoruz; ancak bu mücadele son derece karmaşık koşullar altında yürütülüyor.

‘Ameliyat sırası bekleyen hasta sayısı 100 bini aştı’

Sağlık alanına gelelim. Yıllardır etkinliğini ve kapasitesini kanıtlamış güçlü bir sağlık sistemimiz var. Dünyanın başka ülkeleriyle sağlık hizmetlerimizi paylaşabilecek durumdayız. Farklı ülkelerden çok sayıda doktor yetiştirdik; bunların önemli bir kısmı ücretsiz eğitim aldı. Küba’dan mezun olan ABD’li tıp öğrencileri bile var. Ancak bugün hastanelerimiz ihtiyaç duydukları enerjiye sahip değil; elektrik kesintilerinden ciddi şekilde etkileniyorlar. Bu yüzden ameliyat sırası bekleyen Kübalı hasta sayısı 100 bini aştı ve bunların 12 binden fazlası çocuk. Ablukanın ne kadar ağır ve yıkıcı sonuçlar doğurduğunu bir düşünün.

Doktorlarımız, hemşirelerimiz ve yardımcı sağlık personelimiz her sabah hastalarına hizmet etmek için görevlerinin başına geçiyor. Oysa birçoğu geceyi elektrik kesintileri nedeniyle neredeyse uyuyamadan geçirmiş oluyor. Ya da gece yarısı evlerine elektrik geldiğinde, evde biriken işlerini yapmak için o kısa süreyi değerlendirmek zorunda kalıyorlar. Yakıt eksikliği nedeniyle toplu taşıma yetersiz olduğu için işe gitmekte zorlanıyorlar. Tüm bunlara rağmen görevlerinin başına geçiyor ve hastalarına hizmet veriyorlar.

Abluka sağlık göstergelerini de etkilemeye başladı. Küba'nın bebek ölüm oranı her zaman dünyanın en gelişmiş ülkeleriyle yarışabilecek düzeydeyde, binde 4'ün biraz üzerindeydi. Hatta binde 3,6 seviyesine kadar düştüğü bir dönem oldu. Bugün ise bu oran iki katına çıkmış durumda ve binde 9'un biraz üzerinde. Bu oran uluslararası ölçekte hâlâ iyi sayılabilecek bir oran olsa da, bizim alışık olduğumuz seviyenin çok üzerinde. Çünkü Anne ve Çocuk Sağlığı Programımız sayesinde çok daha başarılı sonuçlar elde ediyorduk.

Kanserli çocuklara yönelik oldukça etkili tedavi programlarımız var. Ancak bugün bu programlar ilaç ve tıbbi malzeme eksikliği nedeniyle zorlanıyor. Bu nedenle kanser hastası çocukların hayatta kalma oranları düşüyor ve tıbbi durumları ablukadan olumsuz etkileniyor.

Sağlık hizmetleri ihracatından ve ilaç endüstrimizin üretimi biyoteknolojik ürünlerden elde edilen gelirler sayesinde, son aylarda büyük çabalarla belirli miktarda ilaç üretmeyi başardık. Şu anda elimizde 70 binden fazla ilaç paketi bulunduğunu söyleyebilirim. Bu miktar, son aylarda ürettiğimiz ilaçların yaklaşık yüzde 50'sine karşılık geliyor. Ancak lojistik sorunlar ve yakıt eksikliği nedeniyle bu ilaçları ülkenin en uzak bölgelerine kadar ulaştıramıyoruz. Oysa bu ilaçların önemli bir kısmını ülke genelindeki hastanelerde ve sağlık merkezlerinde ücretsiz olarak dağıtıyoruz. Sonuç olarak, kendi ürettiğimiz ilaçlar mevcut olmasına rağmen halka ulaştırılmasında zorluk çekiyoruz. Bugün halkımız temel ilaç listesindeki ürünlerin yüzde 67'sinden fazlasına erişimde çeşitli düzeylerde sıkıntı yaşıyor.

Ekonomi düzeyinde ne söyleyebilirim? Bütün bunların ekonomi üzerinde doğrudan etkileri var: lojistikte, ulaşımda, üretim süreçlerinde ve hizmet sektöründe. Bazı üretim ve hizmet faaliyetlerini azaltmak ve bir araya toplamak zorunda kaldık. Bugün, kullandıkları malzemelerde yaşanan sıkıntılar nedeniyle üretim yapamayan veya hizmet veremeyen çalışanlar var. Devlet onlara bir telafi ödemesi yapıyor, ancak fiilen üretimde ya da hizmette bulunamıyorlar.

Turizmde de bir düşüş yaşandı. Çünkü turizm acentelerine baskı yapıldı; birçok acente, maruz kaldıkları baskılar nedeniyle kendi istekleri dışında ülkeden çekiliyor. Yakıt eksikliği nedeniyle hava yolu şirketleri Küba'ya düzenli olarak gelemiyor veya dönüş uçuşları için uçaklarına yakıt ikmali yaptıramıyor. Bütün bunlar, en önemli gelir kaynaklarımızdan biri olan turizmi ciddi şekilde sınırlandırdı.

Bunun sonucunda halk için sunulan mal ve hizmet miktarında daralma yaşanıyor. Bu durum enflasyona yol açıyor ve enflasyonu daha da artırıyor. İnsanlarımızın ihtiyaçlarını karşılayabilme imkânları azalıyor. Maaşların satın alma gücü düşüyor ve ücretlerle fiyatlar arasındaki denge ciddi biçimde bozuluyor.

Toplumsal açıdan bakıldığında ise ablukanın günlük yaşam üzerinde etkileri ortaya çıkıyor. İnsanlarda hayal kırıklığı, yorgunluk ve bıkkınlık duyguları oluşuyor. Peki bununla nasıl mücadele ediyoruz? 

Aslında sorunuzun özü buydu. Ancak yaşananların tüm sonuçlarını ve Küba'ya yönelik bu saldırıların ne kadar ağır ve yıkıcı olduğunu anlatmadan buna cevap vermek zordu.

Bizim bir stratejimiz var. Ülkede yürütülen ekonomik tartışmalar, halkın görüşleri ve uzmanların değerlendirmeleri doğrultusunda, yıl için bir ekonomik ve sosyal kalkınma programı hazırladık. Bu programı mevcut koşullara uyarladık ve Aralık ayında halkın tartışmasına sunduk. Dolayısıyla program, halkımızın bilgi ve deneyiminin katkılarını da içeriyor. Bu halk tartışmasının ardından program geliştirildi, güçlendirildi ve şimdi onu uygulamaya çalışıyoruz.

Programın çeşitli boyutları bulunuyor. Ekonomi yönetim sisteminde uygulanması gereken dönüşümleri içeriyor; merkezileşme ile yerelleşme arasındaki dengeyi ve planlama ile piyasa arasındaki ilişkiyi doğru bir biçimde kurmayı amaçlıyor. Mevcut koşullar altında ulusal üretimi güçlendirmeyi hedefliyor. Gıda üretimini artırmak öncelikli. Bunun yanında en temel unsurlardan biri enerji üretim yapımızı değiştirmek. Şu anda bir enerji dönüşümü süreci içindeyiz.

Geçen yıl, tüm bu olumsuz koşullara rağmen, yenilenebilir enerji kaynaklarının payını yüzde 3'ten yüzde 10'a çıkarmayı başardık. Yani yalnızca bir yıl içinde yüzde 7'lik bir artış sağladık. Bunu, fotovoltaik güneş enerjisi santrallerinde 1000 megavattan (MV) fazla kurulu güç oluşturarak gerçekleştirdik. Bu tesisler bugün gündüz saatlerinde elektrik üretiminin yüzde 48'inden fazlasını karşılıyor; bazı zamanlarda bu oran yüzde 50'ye kadar ulaşıyor.

Bir düşünün, eğer bu yatırımları yapmamış olsaydık bugün ne durumda olurduk. Muhtemelen bir elektrik çöküşünden diğerine sürükleniyor olurduk; ulusal elektrik sisteminde çok büyük bir istikrarsızlık yaşanırdı. Öte yandan, termik santrallerde bakım çalışmaları yaptık ve devre dışı kalan üretim kapasitesinin bir kısmını yeniden kullanıma kazandırdık. Ayrıca "dağıtılmış üretim" adını verdiğimiz bir sistemimiz var. Bugün 1000 MW’tan fazla dağıtılmış üretim kapasitemiz bulunuyor. Bu kapasiteyle halk için elektrik üretebilir ve elektrik kesintilerinin seviyesi azaltabilir. Ancak bu tesisler çalışamıyor; çünkü onları çalıştıracak yeterli yakıtımız yok.

‘Kendi enerji kaynaklarımızla yaşamak zorundayız’

Kendimize şunu söyledik: Biz kendi enerji kaynaklarımızla yaşamak zorundayız. Peki bizim enerji kaynaklarımız neler? Ulusal petrolümüz. Termik santrallerimiz bu petrolle çalışıyor. Yerli petrol ağır bir petrol; ancak bilim ve yenilikçilikten yararlanarak onu rafine etmeyi başardık. Küba'daki rafinerilerde birkaç kez başarılı rafinasyon işlemi gerçekleştirdik. Dolayısıyla, yerli petrol üretimini artırabilirsek, yalnızca termik enerji üretiminde kullanmakla kalmayıp ekonominin diğer alanlarında da türev ürün olarak değerlendirebileceğimiz bir miktar fazlalık elde etme imkânımız olacak. Ancak bu alandaki çalışmaların daha da geliştirilmesi gerekiyor.

Bunun yanında diğer yenilenebilir enerji kaynaklarını da devreye sokuyoruz; biyokütle, biyogaz kullanımı gibi. Petrol çıkarılırken ortaya çıkan eşlikçi gazı değerlendiriyoruz. Energas olarak adlandırdığımız bir başka üretim sistemimiz bulunuyor. Bu sistem de bugün elektrik üretimine önemli katkı sağlıyor.

Ağır bir enerji kuşatması altında olsak bile, uluslararası piyasadan yakıt satın alma hakkımızdan vazgeçmiyoruz. Ancak bugün bu imkanımız ciddi şekilde kısıtlanmış durumda. Çünkü ABD yönetimi, Küba'ya gelmek isteyen herhangi bir gemiden haberdar olduklarında üzerlerinde yoğun baskı kuruyorlar. Beş aydan uzun bir süre boyunca yalnızca bir Rus gemisi ülkeye ulaşabildi. Ve şunu söylemek gerekir ki, o Rus gemisi sayesinde ülkenin elektrik sisteminde yalnızca on beş günlük bir düzelme oldu. Tüm bunlar bizim "başarısız bir devlet" olmadığımızın kanıtıdır. Başarısız bir devlet, böylesi koşullar altında ayakta kalamazdı ve kaynak bulduğunda işleri farklı şekilde yürütemezdi.

Bu dönemde ayrıca ticaret ve iş yapma biçimlerimizi değiştirdik. Yakıt ticaretini serbestleştirdik ve özel sektörün yakıt ithal etmesine izin verdik. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Küba özel sektörü son aylarda yalnızca 27 bin ton yakıt ithal edebildi. Bunun 6 bin tonu benzin, 21 bin tonu ise dizel. 6 bin ton benzin, ülkenin bir aylık ihtiyacının yarısından bile daha az. 21 bin ton dizel ise elektrik üretimi açısından neredeyse yalnızca bir haftalık ihtiyaca karşılık geliyor. Kısaca,  bazı açılımlar yapmış ve yeni koşullara uyum sağlamak için çözümler aramış olsak da, üzerimizdeki kuşatma o kadar ağır ve sert ki ihtiyaç duyduğumuz yakıt ülkeye ulaşamıyor.

İşte biz bütün bu koşullar içinde hareket ediyoruz ve teslim olmayacağız.

Enerji krizi, Havana’da su ve temel hizmetlere erişimi de zorlaştırıyor.

Andrés Gil: 1 Mayıs'ta açıklanan son yaptırım paketinden söz ediliyordu. Bu sabah otelde başıma geldi; barda, kafeteryada yaptığım bir harcamayı ödemek istedim ama kredi kartım çalışmadı.

Miguel M. Díaz-Canel: Bugün, kredi kartı işlemlerini yürüten kuruluşun ülkeden çekildiği duyuruldu.

Andrés Gil: Ayrıca bu hafta, Iberostar ve Meliá Hotels International'ın da ülkeden çekildiğini öğrendik. Bu durumda bununla nasıl başa çıkacaksınız? Bir de İspanya hükümeti ve Avrupa Birliği'nden (AB) ne bekliyorsunuz? Sonuçta İspanyol turizminin iki önemli temsilcisi, 1 Mayıs yaptırımlarının sonucu olarak Küba'dan ayrılıyor.

Miguel M. Díaz-Canel: Şunu söylemek isterim ki bu şirketler uzun yıllar Küba'ya güvenerek yatırım yaptılar ve turizm kurumlarımızla omuz omuza çalıştılar. Onlar, bize verdikleri destek nedeniyle büyük saygı duyduğumuz girişimciler ve bugün kendi istekleri dışında ülkeden ayrılıyorlar.

Küba'da iş yaparken sadece ticari faaliyet yürütmediler; aynı zamanda Kübalı turizm çalışanlarına önemli bilgi ve deneyimler kazandırdılar. Bu ilişki yalnızca ticaret amaçlı değildi; her iki tarafın da gelişmesine katkıda bulundu. Bu nedenle bugün, ülkenin yaptığı yatırımlar sayesinde sahip olduğumuz otel altyapısını farklı şekillerde değerlendirebiliyoruz. Varlık takası (swap), borçların telafisi ve farklı ticari modeller için kullanabiliyoruz. Daha da önemlisi, insanlarımızın mesleki eğitimi ve uzmanlaşması konusunda büyük bir birikim oluştu.

Artık bazı otelleri yabancı ortaklarla değil, tamamen Kübalı yöneticilerle işletmemiz gerekecek.  Ayrıca farklı iş modellerini de değerlendiriyoruz. Otellere yatırım yapmak ve işletmek isteyen Kübalılara açığız. Başka ülkelerden, ABD'de hesabı veya ona bağımlılığı olmayan, Küba ile çalışmaya hazır kişi ve kuruluşlara da kapımız açık. Bu türden yatırım fırsatlarını yurt dışında yaşayan Kübalılara da sunduk. Şu anda bir belirsizlik döneminden geçiyoruz, ancak bu zorlukların ve zorlayıcı yaptırımların üstesinden geleceğimize inanıyorum. Ayrıca gelecekte birçok kişinin Küba'ya dönerek yeniden iş yapacağına da eminim. Ancak bu kolay olmayacak; çünkü ABD yönetimi, Küba'nın önemli gelir kaynaklarından biri olan turizm sektörünün gelişmesini engellemek konusunda son derece ısrarcı davranıyor.

Şunu da eklemek istiyorum: Bugün gördüğümüz bu gelişmeler aslında daha önce başlamıştı. Avrupa vatandaşları için ABD’ye kolay giriş sağlayan ESTA vizesi bulunuyor. Trump yönetiminin ilk önlemlerinden biri, bir Avrupalı Küba'yı ziyaret ettiğinde ESTA hakkının otomatik olarak kaldırılabileceğini öngörüyordu. Dünyanın başka hiçbir yerinde buna benzer bir uygulama yok. Bunlar yalnızca Küba için tasarlanmış, bizi boğmayı ve nefessiz bırakmayı amaçlayan tedbirlerdir. İşte bu nedenle ablukanın acımasızlığından söz ediyorum. Hem yoğunluğu hem de onlarca yıldır sürüyor olması nedeniyle…

‘Abluka yalnızca Küba’yı etkilemiyor’

Ancak dünyanın da bunu gördüğüne inanıyorum. Az önce İspanya hükümetinin ve Avrupa Birliği'nden söz ettiniz. Bizim AB ile oldukça iyi çalışma ilişkilerimiz var. Siyasi diyalog ve iş birliği anlaşmalarımız işler durumda. İspanya da dahil olmak üzere çeşitli Avrupa ülkeleri, kalkınma ve uluslararası iş birliği kuruluşları aracılığıyla Küba'daki projeleri finanse ettiler. Bugün AB, Küba'nın önemli ticaret ortaklarından biri. İspanya ise Küba ile ticari ilişkilerde en önemli ülkelerden. Ortak geleneklerimiz, ortak tarihimiz ve aile bağlarımız vardır. İspanyol hükümeti Küba'ya karşı her zaman saygılı bir tutum sergilemiştir. Hem İspanya hem de AB, Birleşmiş Milletler'de Küba'nın ABD ablukasının kaldırılması yönündeki karar tasarılarını büyük ölçüde desteklemiştir. Bence artık AB ile İspanya'nın şunu da anlaması gerekiyor: Bu abluka yalnızca Küba'yı etkilemiyor; aynı zamanda İspanyol vatandaşlarını, Avrupalı vatandaşları, Avrupalı ve İspanyol şirketleri ve kurumlarını da etkiliyor.

İspanyol bankaları ve Avrupa bankaları Küba ile ilişki kuramıyor. Avrupa'nın veya İspanya'nın finans kuruluşları Küba ile çalışamıyor. Bugün bir Avrupalı ya da İspanyol turistin Küba'ya gelmesi çok daha zor hâle geldi. Avrupalı veya İspanyol yatırımcılar çeşitli kısıtlamalarla, engellerle ve tamamen baskı amacı taşıyan, keyfî düzenlemelerle karşı karşıya kalıyorlar. Çünkü abluka uluslararası bir boyut kazanmış durumda. Bence hiçbir ülkenin, dünyanın polisi rolünü üstlenmeye ya da diğer ülkelerin kaderini belirlemeye hakkı yok. Bu nedenle AB’nin ve İspanya'nın da onurlu bir şekilde bu duruma karşı çıkması gerektiğini düşünüyorum. Kendi iş insanlarını ve vatandaşlarını korumaları gerekir. AB ve İspanya, kendi anayasal düzenlerinde güvence altına alınmış hak ve özgürlüklerin, başka bir ülkenin sınır ötesi etkiler yaratan yasaları tarafından kısıtlanmasına izin vermemelidir.

Andrés Gil: İspanya, Brezilya ve Meksika'nın Küba'daki durumla ilgili ortak bir açıklaması olmuştu. Sanırım o Zirve’yle aynı döneme denk gelmişti.

Miguel M. Díaz-Canel: Evet, bu olay yakın zamanda İspanya'da gerçekleşen Demokrasi Zirvesi'nde yaşandı ve İspanya destek verdi. Ayrıca İspanya, bu dönemde ülkemize insani yardım kapsamında bazı bağışlarda da bulundu.

‘Aşı konusunda kendi egemenliğimizi sağlamalıyız’

Andrés Gil: Az önce, Küba'yı ziyaret edenlere ESTA izninin sınırlandırılmasını getiren ilk Trump yönetiminden söz ettiniz. Bu, yakın dönemde Küba'ya en fazla açılım gösteren yönetimlerden biri olan Obama yönetimine kıyasla oldukça radikal bir değişiklikti. Ama şimdi hatırladım ki bu süreç COVID-19 dönemine de denk gelmişti ve Küba solunum cihazlarına erişememişti; Trump yönetimi bu konuda yardımcı olmamıştı.

Miguel M. Díaz-Canel: Aslında bu Biden yönetimiydi, tam olarak öyle.

Andrés Gil: Evet, Biden yönetimiydi. Bu nasıl gerçekleşti? Çünkü muhtemelen siz Biden'ın Obama'nın yaklaşımını kısmen de olsa devam ettirmesini bekliyordunuz. Fakat gerçekte aynı politikaları sürdürdü...

Miguel M. Díaz-Canel: Trump, 2019 yılının ikinci yarısında ablukayı daha da sertleştirdi. Ardından Ocak 2021'de, görev süresinin sona ermesine ve yönetimi devretmesine çok kısa bir süre kala, Küba'yı sözde terörizmi destekleyen ülkeler listesine ekledi. Biden ise bütün bunları olduğu gibi korudu.

Küba'da ilk COVID-19 vakası Mart 2020'de görüldü. O dönemde hastalık hakkında yeterli deneyimimiz yoktu. Ancak bundan önce, salgının merkez üssü hâline gelen bazı bölgelere Kübalı sağlık ekipleri göndermiştik. Bunların arasında İtalya'nın bazı bölgeleri de vardı. Orada doktorlarımız yerel yetkililere destek verdi, bölge halkıyla birlikte çalıştı ve büyük bir saygınlık ile sevgi kazandı. Aynı zamanda hastalığın nasıl yönetileceğine dair önemli deneyimler de edindi.

Böylece, doktorlarımız, o dönemde salgının merkez üssü olan ülkelere dayanışma amacıyla destek vermenin yanı sıra orada edindikleri bilgileri Küba'ya taşıma imkanı buldular. Daha sonra bu deneyimler sayesinde salgınla mücadele protokollerimizi güçlendirebildik. Salgın bize Martta ulaştı.

Pandeminin ilk yılında durumu kontrol altında tutmayı başardık. Vaka sayıları az olduğu için hastaları izole edebiliyorduk. Ayrıca sadece hastaları değil, onların doğrudan temaslılarını ve temaslıların temaslılarını da karantinaya alarak bulaş zincirini kırıyorduk. Bu sayede hastalığı kontrol altında tuttuk.

Bu sonuçlar nedeniyle 2020 yılının sonlarına doğru sınırlarımızı açtık. Uzun süredir ülke dışında yaşayan ve ailelerini görmek isteyen çok sayıda Kübalı vardı. Yıl sonuna geliyorduk ve Kübalılar için yeni yıl kutlamaları, bunun için yapılan hazırlıklar özel bir anlam taşır. Küba'da da aynı İspanya’da olduğu gibi bunun güçlü bir ailevi anlamı vardır.

Ancak Kübalıların karakteri düşündüğünüzde durumun daha zorlaştığını görebilirsiniz. Biz Kübalılar, birbirimize sarılırız, öpüşürüz, ailece bir araya geliriz. Böylece, hastalığın daha yaygın olduğu bölgelerden gelen bu büyük insan akınıyla birlikte durum çok zorlaştı. Ülkeye gelen enfekte kişi sayısı hızla artmasıyla önceki izolasyon sistemini sürdüremez olduk. Bunun üzerine evde izolasyona dayalı bilinçli bir çalışma modeline geçtik. İnsanların kendi evlerinde sorumluluk üstlenmelerini, aileleriyle birlikte yaşarken kendilerini izole etmelerini sağlamaya çalıştık. Yine de vakalar çoğaldı ve 2021 yılının ortalarında salgının pik noktasını gördük.

Dünyadaki aşı dağıtım mekanizmalarına baktığımızda, Küba'nın bu sistem içinde gerçek anlamda bir seçeneği olmadığını saptadık. Öte yandan yoğun bakım ünitelerinin kapasitesini artırmak zorundaydık; aksi takdirde dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi sistem çökecekti. Büyük ekonomik gücüne rağmen ABD bile salgını etkin biçimde yönetememişti.

Peki biz ne yaptık? Çözüm olarak aşılara yöneldik. Bilim insanlarımızla bir araya geldik ve onlara şunu söyledik: "Aşı konusunda kendi egemenliğimizi sağlamalıyız." Üç ay sonra bilim insanlarımız ilk aşı örneklerini geliştirdiler. Bu aşı Soberana oldu. Daha sonra Abdala geliştirildi ve ardından üç farklı aşı adayı daha ortaya çıktı. Sonuç olarak elimizde beş aşı adayı vardı; bunlardan üçü COVID-19'a karşı başarıyla kullanılan aşılar hâline geldi ve çok büyük bir etki yarattı. Bu sayede 2021 yılının sonuna doğru nüfusun yüzde 60'ından fazlasını aşılamıştık. Vaka sayıları hızla düştü ve hastalığı yeniden güçlü bir şekilde kontrol altına alabildik.

İki yaşın üzerindeki çocuk nüfusunu aşılayan ilk ülke biz olduk. Kişi başına uygulanan aşı dozu bakımından dünyadaki ilk on ya da on iki ülke arasında yer alıyorduk. Ayrıca nüfusunun en yüksek oranını aşılayan ülkelerden biri hâline geldik. Fakat bütün bunlar için emek ve zaman harcadık. Bilim insanlarımızın kendi aşılarımızı geliştirmek için harcadıkları zaman bu sürecin temelini oluşturdu.

Küba’da Soberana aşı adayının klinik denemeleri sırasında bir poliklinikte sağlık kontrolü yapılıyor.

Dünyada çok az sayıda ülke kendi aşısını geliştirebildi. Küba ise bunu, ablukanın sertleştirildiği, elektrik kesintilerinin yaşandığı, tıbbi malzeme, ilaç ve gıda eksikliklerinin bulunduğu bir ortamda başardı.

Yoğun bakım ünitelerimizi genişletmeye çalışırken solunum cihazlarına ihtiyaç duyduk. Ancak ABD hükümeti, ABD şirketlerinin bu teknolojiyi Küba'ya satmasını engelledi. Bunun üzerine yeniden bilim insanlarımıza başvurduk; bu kez genç araştırmacılara. Bu gençler birkaç ay içinde, yoğun bakım uzmanlarımız ve en deneyimli anestezi uzmanlarımız tarafından test edilen solunum cihazları tasarlamayı başardılar. Sonuçta yüksek performanslı ventilatörler geliştirdiler. İhtiyacımız olan cihazları ürettik ve bugün artık bu ventilatörleri ihraç edebilecek kapasiteye sahibiz.

Bir kez daha bilim ve yenilikçilik sayesinde başarılı olduk. Bu yaklaşım, Devrim'in en önemli miraslarından biri ve Fidel'in, yani Başkomutan'ın kurucusu olduğu fikirlerinden biridir.

Ablukanın acımasızlığını ve kötü niyetini gösteren üçüncü bir olay daha yaşandı. O dönemde çok sayıda hasta hastanelerde tedavi görürken, tıbbi oksijen üreten tesisimizde ciddi bir arıza meydana geldi. Arızalanan parça son derece karmaşıktı ve Küba'da tamir edilemiyordu; Avrupa'daki bir ülkeye gönderilmesi gerekiyordu. Bu da zaman kaybına yol açacaktı. Tıbbi oksijen stoklarımızın tükeneceğini hesaplamıştık ve gerçekten de öyle oldu. ABD hükümeti yine Latin Amerika ve Karayipler bölgesindeki tıbbi oksijen üreticilerinin Küba'ya oksijen satmasını engelledi.

Buna karşılık bazı ülkeler, özellikle Rusya, bize büyük destek verdi. Ayrıca Çin'den ve başka ülkelerden oksijen yoğunlaştırıcı sistemler ve daha büyük oksijen üretim tesisleri alabildik.

Neredeyse askerî hassasiyetle yürütülen bir operasyon düzenledik. Nerede bir oksijen tüpü eksikse, herkesin seferber olduğu bir organizasyonla ülkenin en uzak köşelerine kadar ulaştırılıyordu. Sağlık çalışanlarının olağanüstü çabaları sayesinde bu krizi aşmayı başardık. Ama bu olay, ablukanın ne kadar acımasız olduğunu da gösteriyor. Çünkü burada aslında göz yumulan neydi? Aralarında çocukların da bulunduğu bir grup hastanın, oksijen eksikliği nedeniyle hayatını kaybetmesine. İşte ülke pandemiyle böyle savaştı.

Bizim ölüm oranımız yüzde 1'in altında kaldı. Oysa dünya genelinde bu oran yüzde 1'in üzerindeydi; Latin Amerika ve Karayipler'de ise, yanlış hatırlamıyorsam, yüzde 1,23'ün üzerine çıkmıştı. Yani bütün zorluklara rağmen hastalığı, ekonomik açıdan daha güçlü ve herhangi bir abluka altında olmayan birçok ülkeden daha iyi yönetebildik. Bu başarı, Küba Devrimi'nin insancıl anlayışıyla ve sağlık sistemimizin yapısıyla yakından ilişkilidir. Sağlık sistemimiz kapsayıcıdır, ücretsizdir ve herkese açıktır. Bu da söz konusu sonuçları elde etmemizi sağlamıştır. Buna karşılık neoliberal sağlık modellerinin büyük bölümü bu kriz karşısında çöktü. Zenginler yoksullara göre daha iyi sağlık hizmeti alabilmiş olabilir; ancak pandemi zenginle yoksul arasında çok ayrım yapmadı. Sonuçta dünya çapında çok sayıda insanın hayatını kaybetti. Bence insanlığın bu deneyimden çıkarması gereken önemli derslerden biri de bu.

Küba, abluka koşullarında kendi COVID-19 aşılarını geliştiren az sayıdaki ülkeden biri oldu.

‘Savaş istemiyoruz ama savaştan da korkmuyoruz’

Andrés Gil: ABD’de Küba'ya yönelik olası bir saldırı ihtimali sıkça konuşuluyor; bu bir tartışma konusu hâline gelmiş durumda. Çeşitli senaryolar öne sürülüyor: Bunun, Maduro'nun kaçırılması olayına benzer bir operasyon olup olmayacağı konuşuluyor. Ayrıca Raúl Castro hakkında açılan suçlamalarla bağlantılı olarak benzer bir operasyon ihtimali ya da başka türden müdahale senaryoları da dile getiriliyor. Hatta Kongre'deki Demokratlar, bu tür ihtimalleri sınırlamak amacıyla savaş yetkilerine ilişkin bazı karar tasarıları sundular. Bu durum burada nasıl karşılanıyor? Gerçekten mümkün gördüğünüz bir senaryo mu?

Miguel M. Díaz-Canel: Öncelikle şunu söylememe izin ver: Küba bir barış ülkesidir. Küba barış isteyen bir ülkedir. Küba, halkın katılımıyla, inandığımız ilkelere ve sahip olduğumuz değerlere bağlı kalarak toplumunu geliştirmek istemektedir.

Barışçı bir ülke olduğumuzu gösteren pek çok örnek vardır. Küba hiçbir zaman kimseye saldırmamıştır. ABD hükümetinin temsilcilerinin Küba'nın ABD ulusal güvenliği için bir tehdit olduğu yönündeki iddiaları tamamen yalandır. Abluka altında yaşayan, sürekli baskı gören, sadece on milyon nüfuslu bir ada; dünyanın en güçlü devletine karşı nasıl olağanüstü ve alışılmadık bir ulusal güvenlik tehdidi olabilir? Onların söylediği gibi böyle bir tehdit oluşturması mümkün müdür?

Bu, dünya kamuoyunu yavaş yavaş hazırlamak ve Küba'ya yönelik olası bir askerî saldırıyı meşrulaştırmak için oluşturulmuş bir bahanedir. Küba, bu kıtadaki en önemli barış görüşmelerinin yapıldığı ülke olmuştur. Papa Francis ile Rus Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill'in, yaklaşık 1500 yıl boyunca süren anlaşmazlıkları görüşmek ve aşmak için bir araya gelmek üzere seçtikleri ülke Küba olmuştur. 

Biz hiçbir zaman kimseyi tehdit etmedik. Buna rağmen, ABD hükümetinin sözcülerinin söylemlerinde Küba'ya yönelik saldırı fikri giderek daha fazla yer almaya başladı. Bu söylem her geçen gün güçleniyor. Her gün Küba'ya yönelik saldırı planlarından söz ediliyor. ABD medyasında her gün Küba'ya nasıl saldırılabileceğine dair senaryolar anlatılıyor. Sürekli olarak Venezuela ile karşılaştırmalar yapılıyor ve Venezuela'da yaşananların Küba'da da tekrarlanabileceği öne sürülüyor. Biz savaş istemiyoruz. Diyalog istiyoruz. Çatışmadan uzak durmak istiyoruz. Ancak savaştan da korkmuyoruz ve askerî bir saldırıyla karşı karşıya kalma durumuna hazırlanıyoruz.

Bizim askerî doktrinimiz "Topyekün Halk Savaşı" anlayışına dayanır. Bu saldırgan bir doktrin değil, savunma amaçlı bir doktrindir. Bütün halkın katılımıyla ülkeyi savunmayı öngörür. İyi bir hazırlık aynı zamanda caydırıcı bir unsurdur. Çünkü Küba'nın işgali yüz binlerce Kübalının hayatına mal olabilir. Ancak saldıran taraf için de bu, çok büyük insan kayıpları ve ağır bedellere neden olacaktır. 

Böylesi bir sonuç ABD için de ülkemiz için de karmaşık olur. Ama aynı zamanda Latin Amerika ve Karayipler'in istikrarı ve güvenliği için de ciddi bir tehdit oluşturur. Oysa CELAC'ın toplantılarından birinde, tam da burada Havana'da, bölgemiz "barış bölgesi" ilan edilmişti.

‘ABD üç farklı senaryoya oynuyor’

Bence ABD bu azami baskı politikasıyla üç farklı senaryoya oynuyor. Birinci senaryo, ekonomik boğma politikasıyla toplumsal bir patlama yaratmak. Böyle bir toplumsal patlama meydana geldiğinde ise "insani yardım" bahanesiyle ülkeye müdahale etme fırsatı elde etmeyi hedefliyor. Bu tür örnekleri daha önce gördük. Haiti örneği ortadadır. Haiti'ye götürülen “insani yardım”la Haiti birden fazla kez dış müdahaleye maruz kaldı. Ve Haiti refaha ulaşamadı. Tam tersine, giderek daha yoksul bir ülke hâline geldi. Haiti halkının yaşadığı koşullar daha da ağırlaştı.

İkinci senaryo ise Küba ile zorlayıcı ve baskıya dayalı bir diyalogu sürdürmek; Küba ekonomisini ele geçirmek, ülkeyi ekonomik olarak kontrol altına almak ve bunun ardından da ABD’nin en büyük hedefi olan siyasi sistem değişikliğini gerçekleştirebilmektir.

Üçüncü senaryo ise askerî saldırıdır. Tüm bu senaryoları biz oluşturmadık. Bunlar onların ortaya koyduğu senaryolar; kendi söylemlerinde yer alıyor. Bunlar, ABD Dışişleri Bakanı'nın ya da ABD Başkanı'nın açıklamalarında sürekli dile getirilen senaryolar. Bunlara karşın, bizim de kendimizi savunma, savunmaya hazırlanma, sürprizlerle karşılaşmama ve yenilgiye düşmeme hakkımız var.

Biz her zaman başka ülkelerle karşılaştırılmaktan kaçınmaya çalışıyoruz. Çünkü bizi başka bir ülkeyle kıyaslamak; kurumlarımızın gücünü, kahraman halkımızın birliğini, halkımızın çoğunluğunun Devrim'i sonuna kadar savunma kararlılığını, mücadele geleneklerimizi ve büyük bedeller ödeyerek kazandığımız egemenliğimize, bağımsızlığımıza ve kendi kaderimizi tayin etme hakkımıza olan bağlılığımızı görmezden gelmek anlamına gelir.

Tarihimizde bağımsızlığın engellendiği birçok dönem de vardır. On Yıl Savaşı gibi uzun süren bir bağımsızlık savaşı, zaferle değil, bir anlaşmayla sona ermiştir. "Küçük Savaş" olarak bilinen mücadele büyük bir savaşa dönüşebilecekken, Küba tarafında mücadele edenlerin birlik olma konusunda yaşadıkları bazı sorunlar nedeniyle bu gerçekleşememiştir. José Martí'nin başlattığı ve Devrim'e ilerlemeyi amaçlayan "Gerekli Savaş" (Guerra Necesaria) ise ABD’nin askerî işgaliyle sonuçlanmış; Küba, ABD'nin bir yarı sömürgesi hâline gelmiştir. Bu, tarihte İspanya-Küba-ABD Savaşı olarak bilinen ve ilk emperyalist savaş olarak tanımlanan çatışmanın sonucudur.
ABD, Kübalı bağımsızlık savaşçılarının (mambí birliklerinin) fiilen kazanmış olduğu bir savaşa fırsatçı bir şekilde müdahale etmiştir. İşte bugün ABD Dışişleri Bakanı'nın utanmadan Küba'nın bağımsızlık günü olarak gösterdiği tarih de bu döneme dayanmaktadır. Onlar 20 Mayıs tarihini Küba'nın bağımsızlık günü olarak kabul ediyor. Bu nedenle, 20 Mayıs'ta, yeni ağır abluka politikaları kapsamında, yaptırıma tabi tutulan Küba kurumlarının yer aldığı yeni bir liste açıkladılar.

Biz barışı savunmaya devam edeceğiz. Her zaman diyaloğu tercih edeceğiz. Diyalog, ikili ilişkilerimizdeki anlaşmazlıkları çözmeye yardımcı olacak ve bizi çatışmadan uzaklaştıracaktır. Ancak bunun gerçekleşmesi için ABD Hükümetinin de istekli olması gerekir.

Venezuela'da yaşananlar bunun bir örneğidir. Otuz iki Kübalı, inandıkları ilkeleri ve sahip oldukları değerleri savunurken kahramanca hayatlarını kaybetti. Eğer otuz iki Kübalı, kendilerinden hem teknolojik olarak üstün hem de sayıca daha fazla olan gelişkin bir Amerikan birliğine karşı ani bir saldırı altında direnebildiyse; Devrim'i, egemenliği, bağımsızlığı ve bu ülkedeki kendi kaderini tayin hakkını savunmaya kararlı milyonlarca Kübalı neler yapmaz? Otuz iki Kübalı hayatını kaybetti; bunun yanında hayatta kalan ve aynı şekilde kahramanca mücadele eden başka Kübalılar da vardı.

Andrés Gil: Bununla bağlantılı olarak sormak istediğim iki konu var.

Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin Küba hakkındaki kamuya açık açıklamalarından söz ediyorsunuz. Trump adayı ele geçirmek istediğini söylüyor, Marco Rubio başka açıklamalar yapıyor. Ancak aynı zamanda sizin onlarla görüşmeleriniz de oluyor. CIA Direktörü buraya geldi. Daha sonra, Caracas'taki 32 Kübalının öldüğü saldırıya katılmış bir kişinin de ona eşlik ettiği ortaya çıktı. Havana'da bunun nasıl yorumlandığını merak ediyorum; Ratcliffe'in o saldırıda yer alan biriyle birlikte gelmesini nasıl değerlendirdiniz?

İkinci olarak, yakın zamanda Guantánamo Üssü yakınlarında ABD Güney Komutanlığı ile de görüştünüz.

Yani bir yandan görüşmeler sürüyor. Bu görüşmelerde neler konuşuluyor? Ablukanın kaldırılması karşılığında sizden ne talep ediyorlar? Siz neleri verebilirsiniz, neleri veremezsiniz? Kırmızı çizginiz nerede?

Miguel M. Díaz-Canel: Küba, tarih boyunca ABD ile diyaloğun sürdürülmesinden yana bir tutum sergilemiştir. Biz her zaman şunu söyledik: Komşu ülkeleriz. İdeolojik farklılıklarımız ne olursa olsun, ABD’nin rakip ya da karşıt olarak gördüğü diğer ülkelerle kurduğu gibi, medeni bir diyalog ve medeni ilişkiler kurabiliriz. Bunun yanı sıra ticari ilişkiler geliştirebilir, kültürel, akademik, sportif ve bilimsel alanlarda iş birliği yapabiliriz.

Küba ve ABD halkı arasındaki ilişkiler son derece akıcı olabilir. Her iki taraftan da turizm serbestçe gelişebilir. ABD halkının Küba'ya saygısı vardır; Küba halkının da ABD halkına da.

Tarih boyunca çeşitli dönemlerde görüşmeler yapılmış veya görüşme girişimleri olmuştur. Bunlar her zaman resmî kanallardan gerçekleşmemiştir. Çoğu zaman uluslararası aktörler ya da farklı toplumsal kesimlerin temsilcileri devreye girmiş, Küba ile ABD arasında diyalog kurulmasını savunarak bunun gerçekleşmesini istemiştir.

En fazla ilerleme kaydedilen diyalog süreci ise Obama döneminde yaşanmıştır. O dönemde ABD ile diplomatik ilişkileri yeniden kurmayı başardık ve iki ülkeye de fayda sağlayan daha açık bir ilişki dönemi ortaya çıktı. Bugünkü ABD yönetimi ise o dönemde elde edilen gelişmelere büyük bir kuşkuyla yaklaşmaktadır. Sürekli olarak yalnızca Küba'nın tutumunu değil, Obama yönetiminin o dönemde attığı adımları eleştirmekte ve o süreçte yapılanları sorgulamaktadır.

‘Diyaloğa inanıyoruz; dayatmaya değil’

Biz her zaman diyalogdan yana olduk ve uluslararası aktörler de yeniden bir diyalog kanalının oluşmasına katkı sağladılar. Bu nedenle çeşitli dönemlerde bizim yetkililerimiz ile ABD hükümeti yetkilileri arasında görüşmeler gerçekleştirildi.

Bu görüşmelerde neyi savunuyoruz? İkili ilişkilerimizdeki anlaşmazlıkları diyalog yoluyla çözmeye çalışmayı ve her iki halka da fayda sağlayacak ortak projelerde ilerleyebileceğimiz iş birliği alanları bulmayı savunuyoruz. Aynı zamanda her iki halkın güvenliğini, Latin Amerika ve Karayipler'in, yani yaşadığımız bölgenin güvenliğini güçlendirecek alanlar oluşturmayı amaçlıyoruz. Bunlar son derece sorumlulukla yürütülmesi gereken görüşmelerdir. Aynı zamanda dikkatli, ölçülü ve hassas bir şekilde ele alınmalıdır; çünkü ülkelerimiz ve halklarımız arasındaki ilişkileri doğrudan ilgilendirmektedir. Bu görüşmelerin, ilişkilerimizi geliştirmemizi sağlayacak diyalog alanları oluşturmasına ve bizi çatışmadan uzaklaştıracak olmasına önem veriyoruz.

Ancak bunun gerçek bir müzakere ve gerçek bir diyalog olması gerekir. Baskı altında yürütülen bir süreç olmamalıdır. Eşit koşullarda gerçekleşmelidir. Siyasi ve toplumsal sistemimizin değiştirilmesine yönelik herhangi bir şart içermemelidir. Bağımsızlığımız, egemenliğimiz ve kendi kaderimizi tayin hakkımız konusunda hiçbir ön koşul veya dayatma kabul edilemez. Diyalog karşılıklılık ilkesine dayanmalı ve aynı zamanda uluslararası hukukun temel ilkelerine saygı göstermelidir. İşte bizim kırmızı çizgimiz tam da buralardadır.

Siyasi veya ekonomik sistemimizin değiştirilmesi yönünde herhangi bir dayatma kabul edilemez. Ülkemizin iç işleri pazarlık konusu değildir. Diyalog, güç üstünlüğüne dayalı bir pozisyondan, ülkemize yönelik baskılar temelinde yürütülemez. Bu sürece sorumlulukla, dikkatle ve sağduyuyla yaklaşılması gerekir. Bizim tutumumuz da her zaman bu olmuştur.

Diyalog süreci hakkında çarpıtılmış bilgiler ortaya atıldığında, asla manipüle edilmesine izin vermeyiz. Çoğu zaman çeşitli çarpıtmalar yapılıyor. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Konuşulmayan şeyleri söylenmiş gibi göstermeye neden ihtiyaç duyuyorlar? Görüşmelerde dile getirilmeyen hususları neden kamuoyuna farklı şekilde aktarıyorlar? Neden bizi azami baskı altında tuttuklarını ya da belirli şartları kabul etmeye zorladıklarını göstermeye çalışıyorlar? Biz bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğiz. Bu tür yaklaşımlarla herhangi bir konu gündeme geldiğinde, Küba tarafı her zaman kararlı bir tutum sergileyecek ve böylesi koşullarda diyalog sürdürmeyi kabul etmeyecektir.

Bununla birlikte, biz diyaloğa güveniyoruz. Diyaloğun gerekli olduğuna inanıyoruz. Hatta birçok alanda ilişki geliştirebiliriz. Bu alanların bir kısmı zaten daha önce tanımlanmış, kabul edilmiş ve gündeme getirilmiştir. Bugün ortak çalışma konusunda hazır olduğumuz birçok konu var. Örneğin, ABD’li yatırımcıların Küba’ya gelmesi ve burada faaliyet göstermesi konusunda bir isteksizliğimiz yok. Bunları sınırlayan biz değiliz; bu faaliyetler bizzat abluka yasaları ve abluka politikası tarafından kısıtlanmaktadır. Öyle ki bugün ABD Küba ile bu tür ilişkiler kurmak istese bile, bunun mümkün olabilmesi için ablukanın ve bu konudaki başkanlık kararnamelerinin getirdiği bazı kısıtlamaları kaldırmak zorundadır. Aksi takdirde bu ilişkiler ya uygulanamaz olur ya da ABD'nin kendi yasalarının ihlali anlamına gelir. Dolayısıyla bu saldırgan politika, diyaloğun ilerlemesinin önünde çelişkili bir engel hâline gelmektedir. Buna rağmen biz diyaloğa inanıyoruz, diyalog olasılığına inanıyoruz; ancak bunun az önce belirttiğim ilkeler temelinde yürütülmesi kaydıyla.

Ancak bu zor bir diyalog. Zor olmasının nedeni, arkasında uzun bir tarih bulunmasıdır. Bu tarih nedir? Her zaman bir saldıran ve bir saldırıya uğrayan ülke olmuştur. ABD sürekli saldıran taraf olmuş, Küba ise sürekli saldırıya maruz kalmıştır. Diyalog kurduğumuz, görüşmeler yaptığımız ve çeşitli anlaşmalara vardığımız her dönemde Küba kendi taahhütlerini yerine getirmiş, ABD ise çoğu zaman bu taahhütlere uymamıştır.

Ayrıca ilişkilerde bir eşitsizlik de vardır. Saldırgan politikayı uygulayan, abluka politikasını yürüten ve diğer tarafa yönelik baskı ve düşmanlık politikası izleyen taraf ABD’dir. Bu nedenle çözülmesi gereken birçok mesele Küba'nın değil, ABD’nin sorumluluğundadır.

Az önce bazı görüşmelerden söz ettiniz. Bunlar ABD basınında zaman zaman gerçekleri tam olarak yansıtmayan veya konuşulanları doğru biçimde aktarmayan haberlerle gündeme getirildi. Oysa bu tür iletişim kanalları geçmişte de vardı.

Örneğin bazı dönemlerde CIA kanalı üzerinden görüşmeler yaptık. Çünkü ikili ilişkiler çerçevesinde terörizm, ulusötesi suçlar, göç meseleleri, Küba'ya karşı yürütülen gizli operasyonlar, ABD topraklarında planlanan terör eylemleri ve hukukun uygulanmasına ilişkin çeşitli konularla ilgilenmek zorunda kaldık.

Guantánamo Deniz Üssü'ndeki görüşmeler de buna örnektir. Yıllar boyunca her ay Amerikan Silahlı Kuvvetleri temsilcileri ile bizim temsilcilerimiz arasında düzenli olarak görüşmeler gerçekleştirdik. Bu görüşmeler, bir ay üs bölgesinde, sonraki ay Küba topraklarında gerçekleştiriliyordu. Bu uygulama, ABD hükümetinin ablukayı daha da sertleştirdiği dönemde durduruldu. Bu görüşmelerde neler ele alınıyordu? Sınır bölgesinde olası çatışmaları önlemeye yönelik ilişkiler görüşülüyordu. Doğal afetler, felaketler, yangınlar ya da üsse yasa dışı şekilde girmeye çalışan kişiler veya Küba'ya yasa dışı yollarla girmeye çalışan kişilerle ilgili durumlarda iki tarafın nasıl iş birliği yapacağı değerlendiriliyordu. Yangın söndürme konusunda ortak planlar bulunuyordu. Hatta belirli koşullarda zarar gören personelin Küba hastanelerinde tedavi edilebilmesine yönelik planlar bile mevcuttu. Bunlar karşılıklı saygı ve ciddiyet içinde yürütülen ilişkilerdi.

Andrés Gil: Ancak gerçek şu ki, Trump'ın ikinci başkanlık döneminde abluka daha da sertleşti, saldırganlık arttı ve tehditler çoğaldı. Bu yılın neredeyse yarısını geride bıraktık. Herkes için çok önemli olan yeni yıl kutlamalarına kadar olan süreçte neler olacağını öngörüyorsunuz? Sizce yıl sonuna kadar neler olabilir?

Miguel M. Díaz-Canel: Bakın, bir devrimci hayata her zaman iyimser bakar. Elbette içinde bulunduğumuz durumun son derece karmaşık ve çok zor bir durum olduğunu görmezden gelmeden söylüyorum bunu.

Andrés Gil: Ve belirsizlik de Küba halkı üzerinde büyük bir yük oluşturuyor.

Miguel M. Díaz-Canel: Evet, belirsizlik ağır bir yük. Ama biz inançlarımıza ve güçlü yönlerimize güveniyoruz. Her şeyden önce, dünya çapında direnişin ve kahramanlığın sembolü olmuş bir halkın parçasıyız. Böyle bir halkın mensubu olan biri, o tarihe ihanet edemez.

Halkımıza olan inancımız, değerlerimize olan bağlılığımız ve Devrim'in bizim için taşıdığı anlam nedeniyle her zaman iyimser bir bakış açısına sahibiz. Ancak bu iyimserlik bir klişe ya da slogandan ibaret değildir. Tarihin başka dönemlerinde de çok zor koşulların üstesinden geldik ve bu sağlayan yine halkın kendisindeydi. Ayrıca uluslararası desteğe de güveniyoruz.

Bugün ABD’de, mevcut yönetimin seçim hesapları uğruna baskılarına boyun eğdiği Küba kökenli Amerikan lobisinin yanı sıra, ilişkilerin normalleşmesini ve Küba ile yapıcı bir diyalog kurulmasını destekleyen çok sayıda insan ve toplumsallık bulunuyor. Bu nedenle diyaloğun mevcut durumun aşılmasına katkı sağlayabilme ihtimali vardır.

Öte yandan, insanlığın özüne de inanıyorum. Dünyada daha iyi bir dünya isteyen, daha adil, daha kapsayıcı ve herkese fırsatlar sunan farklı bir uluslararası ekonomik düzen talep eden birçok insan var. Dünyada, tek bir ülkenin üstünlük taslayarak tüm kuralları belirlemesini kabul etmeyen çok sayıda insan bulunuyor.
Her geçen gün daha fazla insan, daha fazla hükümet ve daha fazla ülke çok taraflılığı savunuyor. Halklarının desteğiyle daha kapsayıcı, daha eşitlikçi ve daha fazla fırsat sunan alternatif yaklaşımlar geliştiriyorlar. Küresel Güney'in halklarına ve ülkelerine küçümseyerek bakmıyorlar. Ve bu fikirlerin sonunda galip gelmesi gerektiğine inanıyorum.

Dünya, yaşananlara onurlu bir şekilde karşı koymalıdır. Çünkü Küba'nın başına gelenler yalnızca Küba'nın başına gelmiyor. Benzer şeyler Venezuela'da da yaşandı. Yıllardır Gazze'de Filistin halkına karşı işlenen ve her gün devam eden o acımasız katliamda da yaşanıyor. Lübnan'da yaşanıyor. İran'a yönelik saldırılarda da yaşanıyor. Dünya şunu anlamalıdır: Hepimiz ABD hükümetinin yürüttüğü çok boyutlu bir baskıyla karşı karşıyayız. Bu baskı, küresel ölçekte ideolojik, kültürel ve medya alanlarında yürütülen bir savaş biçiminde ortaya çıkmaktadır.

Bu savaş ideolojiktir; çünkü ABD kendi hegemonyasını tüm dünyaya dayatmaya çalışmaktadır. Kültüreldir; çünkü bu hegemonyayı kabul ettirmek ve herkesin ABD gibi düşünmesini sağlamak için halklarımızın ve ülkelerimizin kültürel kimliklerini silmek istemektedir. Tarihimizi, kültürel köklerimizi ve değerlerimizi unutturmaya çalışmakta; halkların kendi kültürlerini eski ve geçersiz görmelerini hedeflemektedir. Aynı zamanda bir medya savaşıdır; çünkü bu amaçlara ulaşmak için çok kapsamlı bir medya stratejisi yürütülmektedir. Bu strateji iftiralara, itibar suikastlarına ve sürekli tekrarlanan yalanlara dayanmaktadır. Küba konusunda yaptıkları da budur. İşte başlangıçta sözünü ettiğim o kötü niyetli anlatıyı da bu şekilde inşa etmektedirler.

Venezuela'ya ne yaptılar? Yıllar boyunca medya aracılığıyla Venezuela'nın bir "narkodevlet" olduğu, Maduro'nun bir diktatör olduğu, Venezuela'da demokrasi bulunmadığı ve Maduro'nun sözde Güneşler Karteli (Cartel de los Soles) ile bağlantılı olduğu yönünde bir anlatı inşa ettiler. Bu medya bombardımanını ve propaganda hazırlığını tamamladıktan sonra, üstelik o ülkeyle görüşmeler yürütüldüğü sırada saldırıya geçtiler. İşte bu da onların ne kadar güvenilmez olduklarını gösteriyor. Bir devlet başkanını kaçırdılar ve onu kendi ülkesinden çıkararak ABD'de yasa dışı bir şekilde yargıladılar. Üstelik iki gün sonra ortada ne Güneşler Karteli kaldı ne de ileri sürülen iddiaları destekleyen kanıtlar. Bütün sözde deliller ortadan kayboldu.

Irak Savaşı'nı da hatırlayalım. Irak'ın biyolojik silah programına sahip olduğunu söylediler. Sonuçta o biyolojik silahlar hiçbir zaman bulunamadı.

İran'a saldırdılar. İran'la savaşa girdiler. Bunun için ürettikleri gerekçe neydi? İran'ın nükleer silahlara sahip olduğu iddiası. Fakat bütün bu savaş sürecinde İran tarafından gerçekleştirilen herhangi bir nükleer saldırı yaşanmadı. Böylece bütün bu yalanlar birer birer çökmeye başladı.

Karayip Denizi'nde olağanüstü ölçüde askerî varlık oluşturduklarını ve bunun amacının uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele olduğunu söylediler. Oysa gerçekte yaptıkları şey, herhangi bir mahkeme kararı olmadan, kanıt sunmadan ve hukuki süreç işletmeden insanları öldürmek oldu. Sırf uyuşturucu kaçakçısı olduklarını varsaydıkları için, içinde insanların bulunduğu tekneleri imha ettiler.

Ben şunu soruyorum: Dünyadaki onurlu insanlar bunun hakim yönetim biçimi olmasına izin verecek mi? Dünya bu kötülüğe göz yumacak mı? Dünya buna ortak mı olacak? Yoksa tarih boyunca yaşananlardan ders mi çıkaracak? Çünkü bu, faşizmin yaptıklarından farklı değildir. Bu, Hitler'in Avrupa'da yaptıkları ile eştir. Dünya yeniden böyle bir barbarlığa mı dönecek? Bunu büyük bir sorumluluk ve tarihsel bilinç duygusuyla söylüyorum: mesele sadece Küba değildir. Bugün Küba'nın başına gelenler yarın herhangi bir ülkenin başına gelebilir; evet, herhangi bir ülkenin!

Bu nedenle, Ulusal Kahramanımız José Martí'nin sözlerini hatırlatıyorum: "Bugün Küba'nın yanında ayağa kalkan kişi, bütün zamanlar için ayağa kalkmış olur." Ve bu kişi yalnızca Küba için ayağa kalkmış olmaz; insanlığın davası için ayağa kalkmış olur. Ben bu fikirlere inanıyorum. Küba halkı da bu fikirlere inanıyor ve biz bu fikirleri savunmaya devam edeceğiz.

‘Önce ablukayı kaldırın, sonra ne yapabildiğimize bakalım’

Andrés Gil: Bugün bildiklerimizi ve son yıllarda yaşananları göz önüne aldığımızda; Biden'ın Obama gibi olmadığı, Trump döneminde yaptırımların ve ablukanın daha da arttığı görüyoruz. Eğer son beş ya da altı yıl içinde bir şeyi değiştirme şansınız olsaydı, ki Havana'da bazı çevrelerde bu konu zaman zaman dile getiriliyor, örneğin gayrimenkul ve otel yatırımlarına bu kadar ağırlık vermek yerine enerji egemenliğine, gıda egemenliğine, eğitime veya sağlık sistemine daha fazla yatırım yapılabilir miydi? Çünkü bugün bunlar Devrim'in en önemli sembolleri olarak görülüyor ve mevcut krizden en ağır şekilde etkilenen alanlar da bunlar. Ya da belki daha önce yapılmayan, ertelenen bazı ekonomik reformlar vardı. Acaba bunlar zamanında hayata geçirilmiş olsaydı, bugün karşı karşıya olunan bu zorlu koşullarla mücadele etmek için ülke daha iyi bir konumda olabilir miydi?

Miguel M. Díaz-Canel: Biz her zaman kendimize karşı eleştirel olduk. Her zaman eksikliklerimize, hatalarımıza ve özellikle de yıllar boyunca gerçekleştiremediğimiz hedeflere odaklandık. Çünkü abluka politikaları bizi etkiledi; bazı ilerlemelerimizi durdurdu, bazılarını yavaşlattı, hayallerimizin gerçekleşmesini geciktirdi.

Bu konuda çok şey söyleniyor. Bence bazı değerlendirmeler diğerlerine göre daha doğru ve daha adil. Çünkü gerçekleştirmeyi planladığımız, hatta gündeme getirdiğimiz birçok reformu hayata geçirmek neredeyse imkânsız hale geldi. Zira yatırım yapmak ve belirli değişiklikleri gerçekleştirmek için dövize ihtiyaç var. Ayrıca uygun uluslararası finansal, ekonomik ve ticari ilişkilerin bulunması gerekiyor. Her şey yalnızca iradeye ya da değişim istemeye bağlı değildir; değişimi gerçekleştirebilmek için gerekli imkânlara da sahip olmak gerekir.

Ayrıca son derece kötü niyetli bir şekilde, herkesin yararına yapılmış bazı uygulamalar da çarpıtılıyor; evet, gerçekten çarpıtılıyor. Hatalar yaptık mı? Evet, hatalar yaptık. Ancak bu hataların hangi koşullar altında yapıldığına da bakmak gerekir. Zira biz uzun yıllardır kendimizi kuşatma altındaki bir meydanda yaşıyormuş gibi hissediyoruz; adeta kuşatılmış bir şehirdeyiz. Gerçek şu ki, Devrim boyunca gerçekleştirilen reformların büyüklüğü çoğu zaman görmezden geliniyor. Örneğin bugün ABD hükümeti, ülkemizde özel sektöre yönelik açılımları ve özel sektör ile devlet sektörü arasında giderek kurulan uyumlu ilişkileri kabul etmiyor. Aynı şekilde Küba'nın Yabancı Yatırım Yasası'nda yaptığı güncellemeler ve yabancı yatırımcılara sağladığı kolaylıklar da görmezden geliniyor.

Bunlar kabul edilmiyor; çünkü onların hedefi Küba'nın değişmesi değil, Küba'nın kendi istedikleri yönde değişmesidir. Onlar Küba'da tam anlamıyla bir özelleştirme, neoliberal bir model ve kapitalist bir sistem görmek istiyorlar. Ama bu bizim modelimiz değil. Bu bizim modelimiz değil! Buna rağmen biz ABD’ne kendi sistemini değiştirmesini söylemiyoruz; bu onların meselesidir.

Bence tarih, nerede hata yaptığımızı ve bugün içinde bulunduğumuz durumun temel nedeninin gerçekten ne olduğunu ortaya koyacaktır. Benim cevabım şudur: Önce ablukayı kaldırın, sonra ne yapabildiğimize bakalım. 

Eğer abluka kaldırılır ve biz yine de ülkeyi ilerletemez, dönüşümü sürdüremez, toplumumuzu geliştirmeye devam edemezsek, o zaman beceriksiz olduğumuz ve yapmamız gerekenleri yapamadığımız söylenebilir. Ama bu ülke, böylesine ağır ve dünyada benzeri görülmemiş uzunluktaki bir abluka altında bile bu kadar başarı elde etmiş, bu kadar ilerleme kaydetmişken; abluka olmadan neler başarabileceğini bir düşünün.

Bu ülke, ağırlaştırılmış bir abluka altında olmasına rağmen COVID-19 aşıları geliştirdi. Dünyanın büyük güçlerinin çoğu bunu başaramadı. Bu ülke, bugün sağlık ve eğitim göstergelerinde yaşanan gerilemelere rağmen — ki bu göstergeler bizi tatmin etmiyor — yine de sağlık ve eğitim alanındaki göstergeleri dünyanın çoğu ülkesinden daha iyi durumda olan bir ülkedir. Küba'daki eşitlik, güvenlik, insan onuruna saygı, ayrımcılığın olmaması ve Küba'nın dünyanın diğer bölgelerine gösterdiği dayanışma bunun örnekleridir.

ABD yönetimi sürekli olarak bizim bedel ödemeden yakıt almak istediğimizi ve Venezuela'dan ücretsiz yakıt aldığımızı söylüyor. Bu da başka bir yalan. Biz tıbbi hizmetler sunuyorduk ve bu yüksek kaliteli sağlık hizmetleri, kardeş ülkeler ve kardeş halklar arasındaki ticari ilişkiler çerçevesinde yakıtla karşılıklı olarak takas ediliyordu.
ABD’nin bu anlayışı ve olaylara bakış açısı; kendisini başkalarından üstün gören, Latin Amerika'yı ve Latin Amerika halklarını kendi arka bahçesi olarak değerlendiren bir üstünlükçülük… Güncellenmiş bir Monroe Doktrini ve Trump doktrininin uzantılarıyla halklarımızı küçümseyen bir anlayıştan söz ediyoruz. Bu nedenle tüm bunların daha kapsamlı ve bütüncül bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

‘Neden kendi kendimize çökmemize izin vermiyorsunuz?’

Ben hâlâ aynı soruyu soruyorum: Eğer biz bu kadar yetersiz ve bu kadar beceriksizsek, neden bizi abluka altına alıyorsunuz? Neden kendi kendimize çökmemize izin vermiyorsunuz? Çünkü onların Küba'nın gelişmesi gibi bir amacı yok. Bu doğru değil. Onların amacı Küba'yı ele geçirmek; tıpkı dünyanın başka yerlerini ele geçirmek istedikleri gibi. Amaçları kaynakları kontrol etmek ve o kaynaklardan yararlanmak; insanların yaşamını iyileştirmek değil. Bizim hayalimiz ise kimsenin geride kalmaması, her alanda ilerleme sağlanması ve zorlukların herkesin katılımıyla aşılmasıdır.

Demokrasi ve insan hakları konusunda da çeşitli mitler ve fetişleştirilmiş kavramlar yaratılıyor. Belki bunları başka bir zamanda ayrıntılı biçimde ele alabiliriz. Ancak biz, bu kavramların Küba'da daha köklü olduğunu, halkın katılımının daha güçlü olduğunu ve insanların daha fazla saygı gördüğünü savunuyoruz. Hatta bunların ABD’deki sözde demokrasiden daha ileri olduğunu da gösterebiliriz. Bunlar bizim gerçeklerimizdir.

Andrés Gil: ABD’nin amaçlarından birinin toplumsal bir patlama yaratmak olduğunu söylediniz. Şimdi Temmuz ve Ağustos ayları geliyor. Bunlar çok sıcak geçen aylar ve elektrik kesintileriyle birlikte durum daha da zorlaşabilir. Ayrıca 11 Temmuz olaylarının üzerinden beş yıl geçmiş olacak. Böyle bir toplumsal patlamanın yeniden yaşanabileceği koşulların oluşabileceğini düşünüyor musunuz? Ve eğer böyle bir durum ortaya çıkarsa, muhalefetle nasıl başa çıkmayı düşünüyorsunuz?

Miguel M. Díaz-Canel: Böyle bir durumda olmayacağız, bunun için çeşitli çalışmalar yürütüyoruz. Bazı konularda ayrıntılı açıklama yapmıyoruz; çünkü sürekli olarak ne yapacağımızı, hangi yoldan ilerleyeceğimizi takip ediyorlar ve sonra bunları engellemeye çalışıyorlar. Fakat her senaryo için planlarımız var. Bu senaryoların üstesinden gelmek için hazırlıklarımız var. Her şeyden önemlisi de halkımıza güveniyoruz ve halkın katılımını giderek daha fazla teşvik ediyoruz.

Şu anda gençlerin öncülüğünde yürütülen ve mahalle düzeyinde uygulanan bir halk seferberliği programımız var. Bu projeler; mahalle düzeyinde gıda üretimini nasıl artırabileceğimize, desteğe gereksinimi olan insanlara nasıl daha iyi destek verebileceğimize ve toplumsal dayanışmayı nasıl güçlendirebileceğimize, enerji sorunları konusunda toplulukların nasıl birlikte çalışabileceğine, kültürün, sporun, eğlencenin ve manevi yaşamın nasıl geliştirilebileceğine, sosyal medyadaki dezenformasyon kampanyalarına karşı Devrim'in nasıl savunulabileceğine, sorunların çözümü konusunda insanların kendi aralarında nasıl tartışıp öneriler geliştirebileceğine,  halk denetiminin nasıl artırılabileceğine, karar alma süreçlerinde halkın katılımının nasıl güçlendirilebileceğine odaklanmaktadır. Bütün bunlar birlik duygusunu güçlendirir.

Halkımızın büyük çoğunluğu, tüm bu zorluklara ve olumsuz koşullara rağmen kafa karışıklığı yaşamıyor ve bu sorunların gerçek sorumlusunun kim olduğunu biliyor. İşte bu nedenle halkımız yıllar boyunca köklü bir direniş kültürü geliştirdi. Daha önce de söylediğim gibi, bu yaratıcı bir direniş kültürüdür.

Andrés Gil: Bu arada yavaş yavaş bitirmem gerekiyor röportajı.

Miguel M. Díaz-Canel: Eğer hâlâ sormak istediğiniz şeyler kaldıysa, tekrar Küba'ya gelin ve konuşmaya devam edelim.

Andrés Gil: Elbette. Gerçekten sormak istediğim çok sayıda konu vardı.

Miguel M. Díaz-Canel: Benim için büyük bir zevkti.

Andrés Gil: Çok teşekkür ederim Sayın Başkan Díaz-Canel. Bizi burada kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Başka bir fırsatta tekrar görüşmek üzere. Çok teşekkürler.

Miguel M. Díaz-Canel: Ben teşekkür ederim. Küba'da her zaman hoş karşılanacaksınız.

Andrés Gil: Teşekkür ederim.

Miguel M. Díaz-Canel: Memnuniyet duydum.


Tarih: 8 Haziran 2026
Kaynak: presidencia.gob.cu
Çeviri: Derya Ünlü

Son Küba Gerçeği