Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Yoksulların kilisesi hareketi Küba ablukasına karşı

Katolik Kilisesi’ne bağlı uluslararası yardım kuruluşu Yardıma Muhtaçlar İçin Kilise'nin (ACN) bu tavrına kaynaklık eden gelişmeler silsilesi ise derinleşen yoksulluğun kilise tabanında makyajlanamayacak kadar görünür olmasıdır. Kilise hiyerarşisini kökten etkileyen bu sınıfsal yarılma, din ile diplomasiyi bir arada yönetme konusunda son derece yetenekli Vatikan bürokrasisini bile zora sokuyor.

Tevfik Taş

Yayın Tarihi: 28.10.2026 , 17:09

Amerikan emperyalizminin Küba’ya dönük saldırganlığını güçlendirme kararından sonra Küba ile uluslararası dayanışma gösteren insanların sayısı arttı. Katolik Kilisesi adına Vatikan da bu dayanışma sürecine dahil oldu, olmaya da devam ediyor. Ancak toplumsal ilişkilere dair her başlıkta olduğu gibi hacimli bir toplamı temsil eden Katolik Kilisesi de yekpare bir bütünlüğe sahip değil. Katolik Kilisesi’ni temsil eden Vatikan ile bu kilisenin alt bileşenleri arasında pek çok konuda eşdeşlik olsa bile yüzde yüz özdeşlikten söz etmek eşyanın doğası gereği bilime aykırıdır.

Kriz dinamikleri hayatın her alanını sararken dinsel kurumların bu süreçten etkilenmemesi söz konusu olamaz. Bu bağlamda, Küba’ya karşı on yıllardır uygulanan ABD merkezli emperyalist saldırganlık kilise içinde farklı tepkilere yol açmaya devam ediyor. Vatikan hiyerarşisinin kilise içindeki merkezkaç eğilimleri denetim altında tutup, yönetme çabasını küçümsemekle birlikte bu yukarıdan aşağı dikte etme yönteminin her zaman olumlu sonuç verdiği iddiası gerçeklikten yoksundur. Teokratik monarşist bir modelle yönetilegelen Vatikan bile olsa burada söz konusu edilen, kriz koşullarında geleneksel tarzda yönetmeye devam edemez, edemiyor da.

Kriz ve savaş dönemlerinde katı olan her şeyin sıvılaştığı gerçeği, muazzam hiyerarşik dokusuna rağmen Vatikan için de geçerlidir. En yakın örneğini Soğuk Savaş antikomünizminin çürüttüğü kiliseye karşı Latin Amerika merkezli Kurtuluş Teolojisi hareketinde görülmüştü. Dönemin Papaları Papa II. Johannes Paul ve ardılı Papa XVI. Benedigt, emekçi dindarları temsilen Kurtuluş Teolojisi papazlarına karşı hem itibarsızlaştırma hem de polisiye önlemleri devreye sokan yaptırımları uygulamaya sokmuştu. Kimi Katolik rahipler kiliseden atılırken kimileri doğrudan hükümet güçlerine gammazlanarak hapis ve katledilme ile cezalandırılmıştı.

Yoksulların duygularına tercüman olmak ile komünizme alan açma riski arasında kilise

Belirli bir süreyle baskılanıp susturulan yoksulların kilise hareketi yeniden gündemde. Latin Amerika’da yaşayan insanlar arasında etkili olan Katolik Kilisesi, bir yandan sömürü ve derin yoksulluk altında ezilen geniş yığınların duygularına tercüman olmak isterken diğer yandan da verili düzenin komünistler ve aydınlanmacı fikirler lehine değişmesini istemiyor.

Mevcut Vatikan kurmaylığı, Venezuela’ya yapılan ABD barbarlığında Maduro’ya destek vermeden ama ABD’yi de karşısına almadan diplomatik bir dille “uluslararası hukuk” vurgusu ile sorunu geçiştirmişti. Bu orta yolcu tutum ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamadı ama Katolik Kilisesi’nin kendi tabanını belirli bir süreliğine sabırla beklemeye yönlendirdi. Fakat imanlı da olsa yoksulların sabrı bir yere kadardır ve bu gerçeği en iyi bilenlerden biri de Papa’dır.

ABD yurttaşı da olsa uzun yıllar Peru’da yoksul insanlar arasında faaliyet yürütmüş Papa XIV. Leo’nun bölge insanında Küba’nın ne gibi etkiler yarattığını ıskalamış olması düşünülemez. ABD emperyalizminin yenilmezliği mitinde tamiri güç hasarlar yaratan İran direnişi, uluslararası denge siyaseti güden Vatikan’da pekâlâ etki yaratıyor; yaratmaması mümkün değil.

Katolik Kilisesi’ne bağlı uluslararası yardım kuruluşu Yardıma Muhtaçlar İçin Kilise (ACN), her ne kadar öteden beri Küba’ya “palmiyeli Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR)” kodifikasyonu üzerinden muamele yapsa da maskelemekte zorlandığı antikomünizmine rağmen bugün ABD ablukasına (en azından ambargosuna) karşı bir tutum benimsiyor. ACN’nin bu tavrına kaynaklık eden gelişmeler silsilesi ise derinleşen yoksulluğun kilise tabanında makyajlanamayacak kadar görünür olmasıdır. Kilise hiyerarşisini kökten etkileyen bu sınıfsal yarılma, din ile diplomasiyi bir arada yönetme konusunda son derece yetenekli Vatikan bürokrasisini bile zora sokuyor.

Bu sınıfsal yarılmanın Küba meselesinde görünür hale gelen sonuçlarına bir güncel örnek “pax christi” derneğinin BM’de bugün yapılacak Küba oturumuna dair kamuoyu açıklamasında bir kez daha ortaya çıktı.

BM Küba oylaması öncesi Katolik Barış Hareketi’nden açık mektup

“Sol Katolikler” olarak da adlandırılan Berlin merkezli Uluslararası Katolik Barış Hareketi “pax christi” derneği adına Norman Paech’in kaleme aldığı açık mektupta1 Alman Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’a dönük şu taleplerde bulunuluyordu:

Federal Hükümetten ısrarla şunları talep ediyoruz:

  • Amerika Birleşik Devletleri tarafından Küba'ya uygulanan ekonomik, ticari ve mali ablukanın kaldırılması gerekliliği” hakkındaki kararın lehine oy kullanması;
  • ABD yönetiminin on yıllardır süren ve günümüzde daha da şiddetlenen ambargo ve abluka politikasını sınırlamak ve sona erdirmek amacıyla, söz konusu kararda yer alan taleplerin etkin bir şekilde hayata geçirilmesi için hem ikili hem de çok taraflı düzeyde aktif çaba göstermesi;
  • BM Genel Sekreteri Guterres'in, ilgili hükümetleri ikna ederek Küba için hayati önem taşıyan petrol sevkiyatlarının ortaklaşa gerçekleştirilmesini sağlama yönündeki girişimlerini desteklemesi;
  • Küba'nın, temel mali işlemleri ve ekonomik ilişkileri engelleyen, tek taraflı olarak oluşturulmuş "teröre destek veren devletler" listesinden hemen çıkarılması için girişimde bulunması.”


Küba’ya ABD’nin uyguladığı abluka konusunda bugüne kadar onaylayıcı tutum içinde olmayan Almanya, ilk kez bu yılın yaz ayları itibariyle ablukayı meşrulaştıran bir söylem içine girdi. Zamanında Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) için her fırsatta “hukuksuz devlet” yaftalaması kullanan Federal Almanya şimdi Küba için benzer bir jargon kullanarak, “hukuksuz rejim” ifadesini kullanmaya başladı. Bu makalenin yazıldığı saatlerde BM’deki Küba oylamasında Almanya’nın tavrı henüz netlik kazanmamış olmakla birlikte, en iyimser durumda çekimser oy hatta ablukaya evet oyunun verileceğini öngörmek gerekiyor.

Avrupa Birliği’nin etkili bir üyesi olarak Almanya’nın alacağı tutumun diğer bileşenler üzerinde de sonuçları olacaktır. İkiyüzlülüğü dış politika parametresi olarak kodlayan Avrupa Birliği’nin Küba konusunda Almanya’nın tutumunun dışında bir yönelime evrilmeyeceği varsayılabilir. Ya da mevcut dağılma eğilimine uygun beklenmedik parçalı tutum alışlar gelişebilir. Bu kararlarda en etkili faktör, hiç kuşkusuz ki, Küba’nın kararlı duruşu ile uluslararası emekçi hareketinin mücadele kapasitesidir.

Küba doğumlu Alman vatandaşı oyuncu ve yazar Aciel Martinez Poll, “Küba’da Yaşam: ABD Hegemonyasının Boğucu Kıskacında ve Ahlakçı Kuzuların Sessizliği” kitabı ile ilgili söyleşisinde bir gerçeği dile getiriyor: “ABD ile olan ticari ilişkileri kaybetmek istenmiyor; Küba ise bunun yanında küçük bir pazar olarak kalıyor.”2 Poll’un eksik ifade ettiği bir gerçek daha var; o da, ‘Batı’ denilen kapitalist dünyanın ahlaki çöküntüsüne karşı Küba’nın temsil ettiği devrimci iradenin yalnızca bölge için değil dünyanın tümü için muazzam bir rehber olduğu gerçeği. Batı için bu gerçek, Küba’nın “küçük pazar” olmasından çok daha etkili bir ikiyüzlülük sebebidir.


soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz. 

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.