Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Yaşam ünitesine bağlanmış DOB (Son)

Liberal zihniyet ile etik çürüme arasındaki doğrusal ilişki, Devlet Opera ve Balesi’nin (DOB) yaşam ünitesine bağlanmasına yol açmış durumda. İslamcıların Tan Sağtürk ve ekibi eliyle yüksek sanata karşı yürüttükleri bu operasyon, tam bir sanatsal yıkım projesidir.

Melis Gönenç

Yayın Tarihi: 21.09.2025 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12

Gazeteci Melis Gönenç'in geçmiş yıllarda Devlet Opera ve Balesi hakkında soL'da kaleme aldığı yazılar, Yazılama Yayınevi tarafından "İslamcı Yıllarda Devlet Opera ve Balesi" adıyla kitaplaştırıldı.

Ancak kurum, yakın zamanda yine önemli değişiklikler yaşadı. Gönenç, şimdi yeni bir yazı dizisiyle olan biteni irdeliyor.

Bugün, Gönenç'in yazı dizisinin on dördüncü ve son bölümünü yayımlıyoruz.

Dizinin gelecek bölümlerini önümüzdeki haftalarda soL'da okuyabilirsiniz, şimdiye dek yayımlanan yazılarınaysa aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Melis Gönenç'in kaleminden Devlet Opera ve Balesi
1

Laik Cumhuriyetin koyu kamu alanı olarak tasarlayıp, oluşturduğu yüksek sanat ve kurumlarını liberal zihniyet ile buluşturmaya kalkmak, sanatsal açıdan bu kurumları angarya katırına dönüştürmek anlamına gelir. Bunlar ağır iş görürler ama katır değillerdir. Yüksek sanat dışındaki bütün angarya etmenler, alaturka, caz, tango, modern dans, müzikal, hibrit prodüksiyon, eğitim vb. öncelikle sanatsal düzeyi düşürür. Bunu, etik yozlaşma izler. Artık yüksek sanatın ruhunu bırakıp, cürufuna sarılma dönemi açılır; “liyakatsizlik-tüccarlık-işbirlikçilik” üçgeni kemirmeye başlar. Siyasal iktidarın bu sürece desteğiyse yavaş yavaş “meşruluk” algısı yaratır ve bir gün, yüksek sanat ve kurumlarından geriye yalnızca bir kabuk kaldığını görürsünüz.

Laik Cumhuriyet düşmanı İslamcıların, son dönemdeki zembilli işbirlikçisi Tan Sağtürk ve oluşturduğu ekip, DOB’u, işaret edilen üçgen tuzağında, yaşam ünitesine bağlatmış durumda. Bu sürecin siyasal çıkış ve varış noktalarını, önceki yazılarda ayrıntılarıyla ortaya koyduk. Son aylarda göze çarpan birkaç veriyi dikkate sunalım.

İslamcıların siyasal hulahopları

1) DOB’da, yıllardır il müdürlerinin asaleten atanmaması kural haline gelmiştir. Hatta bazen genel müdürlerin bile vekâlet sınırını aşamadıkları vakidir. Yönetici konumların neredeyse tamamının vekâlet cenneti biçiminde bırakılmasının esas nedeni, görevden alabilme kolaylığı, yani, itaat ettirme konforu, sonucu ise kurumsallaşma zafiyetidir. Dolayısıyla, böyle bir ortamda asaleten atama, başlı başına “ödül” niteliği taşıdığı gibi, “güvenilirlik” sertifikası anlamına da geliyor.

Uzun yıllar sonra, 2025 Nisan’ında, DOB il müdürlerinden ikisi, Samsun Müdürü Pisi Barış ile Mersin Müdürü Serbülent Ağa, İslamcıların teveccühüne mazhar olup, asaleti kaptılar. Su katılmamış siyasal karardır. İslamcılar açısından son derece doğru ve tutarlı bir adım; ikisi de İslamcı hasbahçenin pençik oğlanlarındandır. Tanıtmıştık. Serbülent Ağa ve Mersin’in Saray’da kazandığı “saygınlık”ın ödülüne aşağıda geleceğiz.

2) İstanbul Müdürü Opet Caner’in tek amacı, genel müdür olabilmektir. Bunun gerçekleşebilmesinin meşru zeminini, ya Tan Sağtürk örneğinde olduğu gibi “popüler”lik, ya da “siyasal biat”ın oluşturduğunu kolayca gözlemliyor. İlkine sahip değil. Sahip olabilecek dikkat çekici bir yetenek veya fiziksel yahut kişilik çizgisine de sahip değil. Geriye kalıyor tek kart: Siyasal biat.

2025 Şubat’ında, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı İmamoğlu’nun diploması hakkında soruşturma başlatıyor. Analitik Opet’in siyasal duyargaçları anında sinyalleri alıyor. Saray’ın büyük bir güçle yüklenmiş, İDOB’un da yarı çiğ II. Mehmet operasıyla destek vermiş olmasına karşın, İslamcılar 31 Mart Yerel Seçimlerinde İstanbul’u alamamışlardır. Üstüne üstlük İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığı, Saray’ı ciddi biçimde endişelendirmektedir. Kapsamlı bir operasyonun hazırlandığı ayan beyan ortadadır. Opet’e yol gösteren “siyasal” ağabeyler bilgiyi doğrularlar.

O halde, Opet mutlaka bu rüzgârdan yararlanmalı, kendini gösterip, koşarlı uçarlı bir şeyler yaparak, ulakların takdirini kazanmalıdır. Ama nasıl? Fırsat gecikmez; Çanakkale Zaferi’nin yıldönümü olan 18 Mart yaklaşmaktadır. İDOB’un her yıl düzenlediği etkinlik bu yıl düzenlenmese ne olur? Çünkü Çanakkale dedin mi, zorunlu olarak Atatürk diyeceksin. Tam da fırtına öncesinde, ne ölçüde uygun olur ki?! 

DOB’un 6 il müdürlüğünün 2’si dışında, hepsinde etkinlik düzenlenir. Samsun DOB’u (SAMDOB) zaten İslamcıların kurduğunu, orada Laik Cumhuriyet değerlerine epey mesafeli durulduğunu, müdürleri Barış Salcan’ın İslamcıların pisisi olduğunu yazmıştık. Anımsanırsa, bu Pisi, 10 Kasım 2022’de de hiçbir etkinlik yaptırmamıştı. Dolayısıyla, Samsun’da böyle bir yıldönümü etkinliğinin düzenlenmemiş oluşu siyaseten doğal, hatta tutarlıdır. 

İstanbul’un listeye eklenmiş olmasıysa, ne doğal, ne de tutarlıdır. Yalnızca siyasaldır. Analitik Opet düşünür: “Tümevarım yaklaşımı gereği, yerli ve milli torbasına sokulabilecek bir etkinlik ile Çanakkale/Atatürk’ü değiştirsek, Atatürk bir şey kaybetmez ama ben kazanırım. Bizim hanım da zaten öyle söylüyor.” İDOB, 2024’te, Çanakkale Zaferi’nin 109. yıldönümü etkinliği yerine, Nevit Kodallı’nın 100. Doğum Yılı’nı kutlama etkinliği düzenler.

Bu türden vaşaklıklar Opet’i genel müdür yapar mı, bilinmez; ama siyasal akıntı yön değiştirdiğinde, bunların, önüne konacağı kolaylıkla öngörülebilir.

3) İslamcıların İstanbul’daki yağlı rant projelerinden biri de, kamu mülkiyetinde olan Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının, “kültür ve sanat” havucuyla, özel sektöre peşkeş çekilme girişimidir. Olası tepkileri yumuşatabilmek için, işbirlikçi tüccarı devreye alırlar: 

“İstanbul'da yakın bir zaman sonra -sürprizini şimdiden verebiliriz- Haydarpaşa Garı'nda Atatürk Kültür Merkezi-2 yapılacak. Orada yeni bir sahneye kavuşma imkanımız olacak, bakanlığımızın bize ön gördüğü ve bizim ısrarlarımız üzerinde oluşan bir yapılanma oluşacak.” (Tan Sağtürk, T24, 9 Temmuz 2025)

Milli Tacir’in Türkçesinden çıkarabildiğimiz kadarıyla, bakanlık bunu kırmamış: “Madem istiyorsun, Haydarpaşa’yı sana verdim gitti. Oraya AKM-2 yaparız. İstanbul halkı opera, bale manyağı, Saray da yüksek sanat divanesi olduğuna göre, bir daha nerede bulacağız 117 yıllık böyle bir bina fırsatını?!” 

İslamcılar doğuştan esnaftırlar; hiç kimseyi bir koltuğa fisebilillah oturtmazlar. Elde edeceklerinin, vereceklerinden daha fazla olması, varlık nedenleridir. Tan Sağtürk’ün genel müdürlük koltuğuna oturtulması, opera, bale sanatı ve kurumunun Laik Cumhuriyet ile bağını bütünüyle kopartmak içindi. Karşılığında, kamu olanaklarıyla, başta ülkenin en büyük özel bale okulu olan Tan Sağtürk Akademi’nin kasasının doldurulması olmak üzere, dolgun kazanç ve saygınlık vaat ettiler. Her iki taraf da sözlerini tuttu, tutuyor. Tacir, onu o koltuğa yerleştirenlerin vitrin mankenidir. Ne isterlerse söyler, ne dilerlerse yapar. Sözleşme böyle.

Onlar tüccar, bu tüccar… Elbette, Haydarpaşa AKM-2 de olur, La Scala-2 de..! Yalandan kim ölmüş ki!

4) 15 Temmuz 2025 akşamı Saray’da sahnelenen En Uzun Gece adlı müsamere, DOB’un içine çekildiği bataklığı, yani, yaşam ünitesine bağlanmış oluşunu göstermesi açısından son derece önemlidir. 

Bilindiği gibi, 15 Temmuz olayı, Laik Cumhuriyet’in mirasına çöken İslamcılar içinden bir grubun, askeri darbe marifetiyle diğerini tasfiye edip, ganimetin tamamını kendi küpüne istifleme girişimidir. Aynı zamanda bir casusluk şebekesi de olan FETÖ adlı bu İslamcı yapılanmanın, “dinlerarası diyalog”, “Osmanlı-Cumhuriyet devamlılığı”, “İsrail sempatisi” demirbaş temalarıyla, DOB ve çoksesli müzik dünyasına da uzandığı biliniyor. Burada bizi ilgilendiren konu, henüz bütün yönleriyle aydınlığa çıkarılmamış olan 15 Temmuz’un, ülkede Osmanlı saray rejimi modeli bir “tek adam” yönetimi kurulmasına gerekçe oluşturmuş olmasıdır. Daha doğrusu, bu yeni rejimin, Laik Cumhuriyet’in çoksesli müzik ve kurumlarını, Laik Cumhuriyet değerlerine aykırı zihniyeti doğrultusunda, Saray tornasından geçirme girişimidir.

Defalarca belirttik; DOB, safkan Laik Cumhuriyet kurumları listesinin en başındakilerdendir. Dolayısıyla, İslamcıların da ilk hedeflerinden. DOB’un temsil ettiği yüksek sanatı Osmanlı acuzeliğinin bir yerlerine iliştirmeye çalışmak, kendileri açısından doğal ve tutarlı bir yaklaşımdır. En kestirme ve zonta yolu, alaturkayı şan ve senfoni alanına teyellemeye çalışmaktan geçer. 

İlk adım, bakanlık bünyesindeki yüksek sanat kurumları ile diğerlerini sanatsal olarak eşitlemektir. Böylece, Laik Cumhuriyet’in belirlediği “yüksek” sıfatı düşer. Örneğin, DOB ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu, ya da İstanbul Meydan Meşkleri Topluluğu, veya Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu aynı sanatsal düzleme yerleşir.

Saray, 15 Temmuz çerçevesinde, bu yöndeki ilk kapsamlı çıkışını, 5 yıl önce, 2020’de düzenlediği etkinlik ile yapmıştı. Atatürkçü mü, paratürkçü mü olduğu çok tartışmalı kıkırdaklardan Fahir Atakoğlu’na bestelettiği 15 Temmuz Destanı, CSO-Devlet Çoksesli Korosu-Gazelhan Sami Özer ve saz arkadaşlarını yan yana getirmişti. Ney, bendir, gazel aşılı CSO’nun, resmen“Muzikâ-i Hümâyûn”a dönüştürüldüğünün ilk göstergesi bu konserdir. İslamcılar, son dönemeçte Genel Müdür Murat Karahan eliyle epey yol aldılarsa da, DOB’u henüz bu ölçüde kapsamlı bir başkalaşıma tabi tutmanın olanak ve ortamını bulamamış olduklarından, bu türden resmi göstergeli bir yıkıma dahil edememişlerdi.

5 yıl sonra, 15 Temmuz 2025’te, yine Saray’da, bu kez En Uzun Gece adıyla düzenlenen etkinlik kapsamında, sıra DOB’a gelmiştir. Bir dönemin FETÖ sempatizanı, zembilli işbirlikçileri Tan Sağtürk eliyle, Laik Cumhuriyet’in gözbebeği DOB, Saray’da resmen ameliyata alınacaktır.

Bu olay, İslamcıların son 5 yılda, yüksek sanat kamu kurumlarını liberalleştirme yolunda ne ölçüde hedef büyüttüklerini özlü biçimde resmediyor.

İslamcı muhibbi Tan Sağtürk, DOB’u Saray’a hazırlıyor

Biraz geriye gidelim; 25 Kasım 2023 akşamına. Ankara-MEB Şura Salonu’nda bir gösteri var: Cumhuriyete Doğru. Tarikat aşığı Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Cumhuriyet’in 100. yılı etkinlikleri kapsamında bir sipariş vermiş. Adam zaten liberal, kamu sanat kurumlarına başvuracak hali yok. Piyango, yandaş çuvalın cevizlerinden VS Creative’e çıkıyor. 

https://www.aa.com.tr/uploads/userFiles/96f91bbd-282f-4a24-a12c-1b1092cfeb3b/009_2023%2F01_2023%2F19_Aralik%2F25%2F20231219_2_61762002_96010705.jpg
Cumhuriyet emin ellerde: Tarikat mecnunu MEB Yusuf Tekin siparişi verir, Severcan kardeşler yerine getirir.

 

Bu bir yapım, organizasyon ve menajerlik şirketi. 2005 doğumlu. 2007’den itibaren Sahnekârlar adı altında, tiyatro oyunu, müzikal falan, 2010’dan itibaren de, Event Management adı altında, festival, konser, fuar, lansman organizasyonları, bayi toplantıları, gala yemekleri, reklam filmleri, transfer ve konaklama hizmetleri vb. işler yapıyor. Menajerlik hizmetleriyse, VSMNG adıyla veriliyor. İslamcılar ilerledikçe, şirketin etkinlik yelpazesi genişliyor.

Sahibi, Severcan kardeşler; Volkan ve Bora Severcan. Maaşallah, on parmağında on marifet olan milli kıymetlerimiz. Ama 11. parmak en önemlisi: Meftun-u tarikat bakan Yusuf Tekin’in dostları.

Bakanımız, Cumhuriyet’in kuruluşunun gerçek öyküsünü, bakan olmadan önce, şahsa özel yasa değişikliğine gidilerek rektörü yapıldığı Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nin parlak akademik kadrosunun desteğiyle, en doğru ve şerbetli biçimde, Severcan kardeşlerin anlatacağına inandığından, siparişi onlara verir:

“Volkan ve Bora dostlarım [projeyi] hayata geçirmemize vesile oldular.” (DHA, 20 Aralık 2023) 

Cumhuriyet’in 100. yılı İslamcılara pek uğurlu gelmiş, Cumhurbaşkanlığı seçimleri (14 Mayıs 2023), kıl payı da olsa, kazanılmıştır. Fakat 8 ay sonra yerel seçimler var. Durum iç açıcı değil, tehlike büyük. Acilen, bol Atatürklü falan bir şeyler ortaya sürüp, “Atatürk’le sorunumuz yok. Meşruyuz” cilası atmalı.

200 kişinin çalıştığı bu müzikli müsamere, Ankara’dan sonra, Samsun, Ordu, Trabzon, Erzurum, Sivas, Tokat, İzmir ve İstanbul’da sahnelenecektir.

İstanbul’daki son temsil (ilki, 19 Aralık 2023’te) 4 Haziran 2024’te, Beşiktaş TÜPRAŞ stadyumunda, 30 bin kişiye. Bu tarihe kadar, toplam 40 bin öğretmen ve öğrenciye izletiliyor. Bakan 5 ya da 6. kez izlediğini, doyamadığını söylüyor:

“Bu oyun, dünyaya sadece Türk tiyatro tarihine değil; aynı zamanda Türk siyasi hayatına da iz bırakacak, bundan yüzde yüz eminim çünkü bizi millet yapan, üzerinde hemfikir olduğumuz değerler ancak bu kadar güzel şekilde icra edilebilirdi. Bu oyunun aynı zamanda Türk siyasi hayatında da bir çığır açacağına inanıyorum.” (meb.gov.tr, 5 Haziran 2024)

İlginç; bu oyunda, “Türk siyasi hayatında çığır açacak” ne olabilir ki? Ayrıca, “üzerinde hemfikir olduğumuz değerler” ifadesi, Laik Cumhuriyet’ten hiç hazzetmeyen tarikat mecnunu bir bakanın ağzında nelerin karşılığıdır?

Şunların:

İslamcılar, çeyrek yüzyıla yaklaşan iktidarları döneminde, “Mustafa Kemal” imgesini, toplumsal bellekte yer alan sağlam yerinden oynatmanın çok zor olduğunu anlamışlardır. Yerel seçimlere yatırım işlevi de görecek başka bir taktiğe yönelirler: Osmanlı Sarayı ile çatışmamış, tersine, onun desteğini almış bir Mustafa Kemal imgesiyle, Osmanlı’nın doğal devamı olan Cumhuriyet rejimi imgesi fantezilerini, tarihsel gerçeklik olarak kabul ettirmek. İşte, Cumhuriyete Doğru adlı müsamerenin tek hedefi, bu bağlamda, Osmanlı Sarayı ve Vahdettin’i aklamak, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet rejimi ile çelişik konumunu, “haklı” gerekçeler ileri sürerek, göz eriminden çıkarmaktır.

Müsamerede; 

a) İngiliz işgalinde, Saray’ın işbirlikçiliğine dair tek bir sözcük yoktur.

*Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Vahdettin’in gönderip göndermediğini tartışan iki kişinin sözlerini kesen üçüncü kişiye, “…bunun ne önemi var! Vakit birlik olma vaktidir.” dedirtilerek, Osmanlı Sarayı’nın yurtseverlik karşıtı siyasal tutumu gözden kaçırılmaya çalışılır. Oysa saltanatın kaldırılmasının siyasal meşruluğunun altında yatan gerçek budur.

*Öğretmen rolündeki oyuncuya, Osmanlı’nın yetiştirdiği son askeri ve siyasi dehalar topluluğu, Mustafa Kemal Paşa liderliğinde bir araya geldi.” dedirtilerek, Osmanlı-Cumhuriyet devamlılığı izlenimi yaratılmak istenir.

*Sevr Anlaşması’nın imzalanmasında Hadi Paşa’yı öne çıkarıp, Vahdettin’i gizleme amacının yanı sıra, Hadi Paşa’ya, Mustafa Kemal’in bu anlaşmayı “hayatta kabul etmeyeceği”ni söyleterek, adeta Saray’ın da karşı olduğu mesajı verilmeye çalışılır.

*Nitekim öğretmen, Sevr’i kabul eden Saray’ı beraat ettiren şu değerlendirmeyi yapar: 

“İtilaf devletleri İstanbul Hükümeti’ni zor durumda bırakmak için her türlü oyunu oynadı, her türlü kötülüğü yaptı. Çok şehit vermiştik. Üstelik müttefikimiz olan Almanya ve Avusturya artık yoktu. Topraklarımızın hâkimiyetini kaybetmek üzereydik. Halkımız asker ve vergi veremez durumdaydı. Bu zor süreçte düşman gemileri Boğaz’a dayalıyken bazı imzalar atılmak zorunda kalındı.

*Yunan ordusunun Ankara’ya girme olasılığına karşı, içlerinde Mustafa Kemal’in de bulunduğu bir grubun, Meclis’i Kayseri’ye taşıma eğilimini, Erzurum mebusu Mustafa Durak’ın önlediği efsanesi vurgulu biçimde ifade edilir.

* “İleride dünyanın en önemli edebiyatçılarından biri sayılacak” saptamasıyla tanımlanan Halide Edip’i, Sultanahmet Mitingi bağlamında kutsayıp, siyasal yöneliminin gizlenmesine çalışılır vb.

Baştan sona dinsel göndermelerle bezenmiş, “İslam’ın sancağının düşmesine müsaade etme yarabbi!” nidalarıyla, İngiliz, Fransız, Yunan’dan falan bolca söz edilirken, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında en önemli role sahip Sovyetler’e tek bir sözcükle bile gönderme yapılmayan İslamcı müsamere...

b) Yalnızca ışık tasarımcısının Devlet Tiyatrosu’ndan (DT) oluşuna karşın, koreografların (Özgür Adam İnanç, Serhat Güdül), dekor-kostümcünün (Özlem Kopuz), ve son temsilde orkestra omurgasının DOB bünyesinden edinilmiş olması anlamlıdır. DOB’un kara deliğe kademeli biçimde çekilişi… Dikkat edilirse, 2023 Kasım’ındaki temsilde, Ankara Devlet Opera ve Balesi (ADOB) orkestrasından kimse yokken, 2024 Haziran’ında, İDOB, orkestranın bel kemiğini oluşturacaktır; Tan Sağtürk ve tüccar ekip DOB’u hızla şirketleştirmekte, doğal olarak, sanatsal düzeyi de düşürmektedir. 

c) Dikkat çekici olan diğer bir nokta, başta Mehmet Akif Ersoy’un Birlik şiiriyle, Yusuf Tekin’in ve bu projenin muhafazakâr danışmanı, entel-dantel İbrahim Sarıtaş’ın Cumhuriyet Marşı olmak üzere, yapıtın bütün müziklerini “solcu” Selim Atakan’ın bestelemiş oluşudur. Böylece, Yeni Türkü’nün liberal “sound” ve ruhu nihayet gerçek menzile ermiş oluyor.

İslamcıların bu Dantel İbrahim’i çok film adam. 2007-2019 arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, sonrasındaysa Milli Eğitim Bakanlığı’nın demirbaş “müşaviri”. Hocalık yönü de var. Kolaylıkla öngörülebileceği üzere, Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nde. İslamcılar ona bayılıyorlar. Haklılar; ha babam de babam marş sözleri yazıyor: TRT 50. Yıl Marşı, Millet Marşı, Türkiye Marşı, Cumhuriyet Marşı… Sözler AKP’nin seçim dönemlerini anımsatıyor: “Hak yolunda ebede yürürüz”, “Hep birlikte Türkiye’yiz”, “ Cumhuriyet cumhurun yolunda bir destandır” vb.

Hacı Bayram’ın akademik yıldızlarından olmalı. 2012’de, bakanlık “müşaviri”yken Gazi Üniversitesi’nde tamamladığı, “Alman Muhafazakârlığı (1789-1945): Devrimden Yıkıma” başlıklı doktora tezinde şöyle diyor:

“Bu çalışmanın hazırlanmasında yaşadığım en büyük güçlük Türkçe literatürde Alman muhafazakârlığına dair külliyatın yetersiz olması olmuştur. Bundan dolayı çalışmanın büyük bir kısmı yabancı literatür üzerinden yürütülmüştür.” 

Dedik ya, parlak akademisyen; “Alman muhafazakârlığı” konusunda, Türkçede yeterli kaynak bulunmamasını “en büyük güçlük” olarak algılayıp, mecburen yabancı kaynaklara başvurmak durumunda kaldığını belirtiyor. Oysa tam tersi olmalıydı, değil mi; “Türkçe literatürde” Alman muhafazakârlığıyla ilgili yüzlerce kaynak bulunmalıydı. Doğal ve mantıklı olanı buydu.

Neden?

Bilmem. Dantel İbrahim bunun sırrına mutlaka vakıftır; yılların kültür “müşavir”i.

Bunca yıllık “müşavirlik” hizmetinden sonra, artık kendisinden bakanlık, hiç olmazsa milletvekilliği bekliyoruz. Rabbimin inayetiyle, hele “Reis ve Hanımefendi’nin Akşam Yemeğine İnişleri Marşı”nın güftesini de kaleme alsın…

Yani, hafife alınacak adam değil; Cumhuriyete Doğru’nun “müşavir”i olduğu gibi, En Uzun Gece’nin de, Gürkan Tanyaş ile birlikte metin yazarlarından.

Parlak ekibin diğer bir üyesi, Nâzım Hikmet besteciliğinden Dantel İbrahim besteciliğine uzanan yolda, Yeni Türkü’nün olmazsa olmazı, etik abidesi Selim Atakan!

“Solcu” Atakan bu işten iyi para kaldırmış olmalı. 

Neyse, bu ikisinden söz etmemizin esas nedeni, 15 Temmuz 2025’te Saray’da sahnelenen En Uzun Gece’nin de kahramanları arasında bulunmaları.

İslamcı muhibbi Tan Sağtürk, DOB’a gelinlik giydiriyor

15 Temmuz 2025 akşamına gelmeden önce, Saray’ın, Laik Cumhuriyet kurumları arasında en mesafeli olduğu DOB ile doğrudan temas girişimlerine şöyle bir göz atarsak;

1) 29 Ekim 2021’de, İstanbul AKM açılışı için Saray’ın siparişi olan Sinan operasının, Erdoğan’ın katılımıyla izlenmesi.

2) 9 Ağustos 2022’de, Saray’da, dönemin genel müdürü Murat Karahan’ın, 13. Büyükelçiler Konferansı kapsamında, Emine Erdoğan’ın kadın büyükelçi ve büyükelçi eşlerine Saray’da verdiği öğle yemeğinde, içinde Ah Le Yar Yar’ın da yer aldığı, ADOB orkestrasından birkaç sanatçı eşliğinde mini bir konser verişi.

3)18 ve 20 Ocak 2023’te, ADOB’un sahnelediği Turandot operasının, Erdoğan’ın bulunmayıp, yalnızca bayan Erdoğan’ın olduğu Saray salonunda gösterimi. 

Sanırım, şaşırdınız.

Neden Turandot ve neden Saray’da mı?

Bütünüyle siyasal güdülerle;

29 Aralık 2022’de, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, düzenlediği basın toplantısında,  “2023 ise önemli bir eşik. Gelecek yıl küresel jeopolitik açısından bir yol ayrımı yılı olacak, ya mevcut kutuplaşmalar derinleşecek ya da çok taraflılığa dayalı yeni bir küresel sistem kurulacak.” diyor.

Türkiye açısından en az riskli, getirisi en yüksek “çok taraflılık”ın, Çin ile yakınlaşmak olduğu kimse için sır değil. Uygur sorununun bu işi gölgelememesine özen gösterilerek, bir yandan BRICS ve ŞİÖ ile yakınlaşma, diğer yandan Çin’in “Kuşak ve Yol” projesine eklemlenmenin hatırı sayılır siyasal ve ekonomik getirileri var. Nitekim Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi 2023 Temmuz’unda Türkiye’ye gelecek, Erdoğan ile de görüşecektir. Haziran başında devreye sokulan BRICS’e katılım lobi çalışması, Eylül’de resmi başvuruya dönüşecektir.

İşte, bu beklentilerin epey güçlendiği bir dönemde, Çinli Prenses Turandot’un öyküsünü anlatan bu operanın seçilmiş olması, yeterince açık bir siyasal mesajdır. Üstelik operada Tatar-Türk ve İranlı figürler de vardır.

Saray’da sahnelenmesiyse çok daha koyu bir siyasallıktır; berbat akustiğe sahip salonda, orkestra ve solistler ancak mikrofon ile seslerini duyurabileceklerdir. Bir opera temsili için daha kötü bir salon olamaz ama, ülke siyasetinin doruk mekânında bundan daha güzel bir siyasal mesaj da verilemez.

Öte yandan, birkaç ay sonra (14 Mayıs) yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin, Saray’ı ciddi biçimde kaygılandırdığı sırada, bir opera yapıtının Saray’da sahnelenmiş olmasının ki, ilktir, iç siyasete dönük mesajı da epey okkalıdır. “Laik Cumhuriyet ile sorunumuz yok” algısının yaratılması, tek bir oyun bile çok önemli olduğu böyle bir seçimde son derece işlevseldir. İslamcı mahfilin kalbinde opera sergilenmesi, siyaseten güçlü bir göstergedir. Ancak, salonda Erdoğan’ın olmayıp, yalnızca Emine Hanım’ın bulunuşu da anlamlıdır.

Saray’da Turandot şerbeti, DOB’da karabiber şekeri…

 

4) 2024 Ekim’inde, Cumhurbaşkanlığı Çocuk Orkestrası ve Korosu adıyla, İslamcı projeye bütünüyle uygun bir siyasal çıkış yapılır. "Milli müzik mirasını geleceğe taşımayı ve geleceğin sanatçılarına ilham olmayı" amaçlayan bu girişim ki, “milli”nin İslamcı jargonda ne anlama geldiğini açıklamıştık, yalnızca siyasaldır. Çünkü:

a) Laik Cumhuriyet’in çocuk koroları, MEB müzik müfredatıyla uyumlu olarak, çoksesli Batı müziği temelinde kurulmuştur. İlk gedik, 12 Eylül’ün Türk-İslam Sentezi yaklaşımı sonucu, alaturkanın 1988’de bu işe bulaştırılmasıyla açılmıştır. İslamcıların gelişiyle birlikte gedik epey genişleyecektir. Ayrıntılara girmeyelim. İslamcıların alaturkayı “milli” kabul etmeleri ve mesleki müzik eğitim kurumlarında, başta alaturka, diğer türleri de, yüksek sanat olan çoksesli Batı müziğiyle aynı çatı altına alma kararlarının ki, Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin (MGÜ) kuruluşu (2017) ile bu eğilim doruğu yakalamıştır, siyasal çıkış noktasıyla müzikal varış noktasını önceki yazılarda ele almıştık.

İşte, Saray bu kez, sanattan “yüksek” kavramını düşürerek, çoksesli, alaturka, halk ve pop müziklerini, 250 kişilik aynı çocuk orkestrasına çaldırıp, söyletmeye karar verir.

b) Koronun sponsoru Türk Telekom. Yani, adında Cumhurbaşkanlığı olan bir çocuk müzik topluluğunun bile, kamusal değil, özel sektör/şirket meşruluğunda var edilmesini makul ve meşru bulacak ölçüde liberal bir yaklaşım. Kuşkusuz ki, bu liberallik ile “her müzikten ortaya karışık” algı alanı birbirinin tamamlayıcısı olarak kolayca örtüşüyor.

c) Laik Cumhuriyet, “Cumhurbaşkanlığı”nı tek bir müzik topluluğunun adına yakıştırmıştır: Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO). Bu, çoksesli Batı müziğinin bütün dallarını içeren bir anlam alanına işaret eden, çok güçlü bir simge değeri taşır. Oysa İslamcılar, CSO’yu alaturka ile enfekte etmenin ötesine geçip, İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun adını, Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’na çevirerek, alaturkanın devletin resmi müziği olduğunu ilan etmiş oldular. Şimdi de, Cumhurbaşkanlığı Çocuk Orkestrası ve Korosu adlandırmasıyla, çocuk ile alaturka ilişkisini kurmuş oluyorlar. Nitekim bu topluluğun Erdoğan huzurunda, 23 Nisan 2025’te Saray’da verdiği ilk konserinde, örneğin, “9. Senfoni” ile “Nihavent Longa” aynı yastığa baş koydu. Gerçi bundan önce, TRT’nin 7 bölge radyosunda (Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Trabzon, Antalya, Çukurova) “Türk Sanat Müziği Çocuk Korosu” kurulmuştu ama, son seçim yenilgisi ardından, kültür-sanat alanında psikolojik üstünlük savaşımından kopmama refleksiyle, İslamcıların, bu işi, bu kez doğrudan  Cumhurbaşkanlığı nezdinde meşrulaştırmayı uygun buldukları anlaşılıyor. 

Bu çocuk orkestra ve korosunun alaturka öğretmeninin, MGÜ alaturka bölümü Başkan Yardımcısı Kenan Savaş olduğunu belirtelim. Kanun “san’atkâr”ı olan bu değerli kardeşimiz, İslamcıların vazgeçilmezlerinden, özellikle Dışişleri Bakanlığı’nda pek seviliyor.

d) Konunun DOB ile ilişkisine gelince; koronun koordinatörü, DOB sanatçısı Hülya Kazan. Aynı zamanda, ADOB Çocuk Korosu’nun da başında. Bu arada, DOB’dan koroyu çalıştırmaya giden birden fazla sanatçı var. AA’nın 22 Haziran 2025 tarihli haberine göre, koro çalışmaları her hafta sonu 2 tam gün Saray’da yapılıyor. Böylece, bir kez daha, DOB ve temsil ettiği sanat, başta alaturka, diğer müzik türleriyle eşit düzleme yerleştirilmiş oluyor. Üstelik “çocuk” düzeyinde.

5) DOB bünyesinde bulunan sanatçıların, 15 Temmuz 2025’te, Saray’da sahnelenen En Uzun Gece adlı müzikli oyunda yer almaları. 

Cumhuriyete Doğru, Cumhurbaşkanlığı Çocuk Orkestra ve Korosu ve En Uzun Gece ile DOB’un ilişkisinin bu ölçüde rahat ve sorunsuz kurulmuş oluşunda, Tan Sağtürk ile İslamcıların liberal dünya görüşlerinin uyumuna özellikle işaret etmeli. Milli Tacir’in DOB’daki, daha önce ayrıntılı biçimde söz ettiğimiz “çocuk” açılımıyla, Türk Telekom sponsorlu Cumhurbaşkanlığı Çocuk Orkestra ve Korosu’nun liberal içeriklerinin örtüşmesi, sürecin anlamlı bir göstergesi değil mi?

İslamcı muhibbi Tan Sağtürk, DOB’u Saray’a satıyor

 Bu tablo bize çok şey anlatıyor.

“Saray rejimi” İslamcıların siyasal kutsallarından olduğu için, onlar açısından, “Saray”da, Cumhurbaşkanının huzurunda gerçekleştirilen etkinlikler, en önemli resmilik ve meşruluk sınavını vermiş sayılırlar.

En Uzun Gece’ye gelene kadar, DOB’un, söz konusu sınavı tam olarak verdiğini ileri sürmek zordur: Sinan operası, Erdoğan’ın izlemiş olmasına karşın, Saray’da sahnelenmemiştir. Karahan’ın mini konseri Saray’dadır ama Erdoğan izlememiştir. Aynı şey Turandot için de geçerlidir. Cumhurbaşkanlığı Çocuk Orkestrası ve Korosu’nun, 23 Nisan 2025’teki konseri hem Saray’dadır, hem de Erdoğan tarafından izlenmiştir. Bu anlamda resmiliği ve meşruluğu tamdır. Ancak, bu korodaki çocuklardan hiçbiri DOB bünyesinden değildir. Yalnızca koordinatör ve bazı çalıştırıcılar DOB’dandır. 

Oysa En Uzun Gece birden çok unsuru bir araya getirmesiyle, bunlardan farklıdır:

a) Saray’dadır ve Erdoğan bizzat izlemiştir. 

b) DOB, “yüksek sanat” niteliği taşımayan sanatsal topluluklar ile (Tarihi Türk Müziği Topluluğu, Devlet Türk Halk Müziği Topluluğu, Devlet Sahne Sanatları Topluluğu vb.) eş düzleme alınarak, özgün tarihsel konum ve gerektirdiği sanatsal düzeyden uzaklaştırılmıştır.

c) DOB, bir özel şirketin (VS Creative) yapımında, sanatsal düzeyinden büyük ödün vererek, liberal bir döngünün parçası haline getirilmiş, çok sıradan bir “pop” etkinliğin bileşeni yapılmıştır.

d) En Uzun Gece’nin tanıtımında öne çıkartılıp, varlığı özellikle vurgulanan kurum DOB’dur.

e) DOB, bu sahnede, koreograf (Özgür Adam İnanç, Serbülent Biçer), dekor-kostüm (Özgür Usta), beste ve orkestra düzenlemesi (Aytuğ Ülgen), orkestra elemanları ve 14 solist ile başroldedir.

CSO’nunkinden (15 Temmuz 2020) tamı tamına 5 yıl sonra (15 Temmuz 2025), bu müsamereyle, DOB’un, Saray’ın pençesine resmen düştüğü tescil edilmiş oluyor. Tan Sağtürk zaten bunun için getirilmişti; görevini layıkıyla tamamlamış sayılır.

Cumhuriyete Doğru adlı müsamere, En Uzun Gece adını taşıyanın ön hazırlığı olarak düşünülmeli. Her ikisinin ortak noktaları:

1) Aynı özel sektör yapım şirketinin ürünü olmaları.

2) Aynı “pop” biçim ve “müsamere” tasarımına sahip olmaları.

3) Aynı düşük sanatsal düzeyde seyretmeleri.

4) Aynı yönetmenin, Bora Severcan’ın elinden çıkmış olmaları.

5) Metnin aynı kolaj tekniğiyle oluşturulmuş olması.

6) Bestelerde Selim Atakan adının her ikisinde de yer alıyor oluşu.

7) Özgür Adam İnanç’ın her ikisinde de koreograf oluşu. Safkan modern dansçı olan İnanç, Ankara MDT’nin sanat yönetmenidir. İslamcıların modern dansa yönelik sıcak ilgilerinden, Tan Sağtürk’ün DOB bünyesinde modern dansın meşruluk alanını genişletme çabasından söz etmiştik. Saray’ın bu isimde karar kılışı tesadüf değildir.

8) Farklı kişiler olmakla beraber, her ikisinde de dekor-kostüm tasarımcısının DOB bünyesinden seçilmiş oluşu.

9) Devlet Tiyatroları’ndan (DT) hiçbir oyuncunun yer almıyor oluşu. Kadroların ön cephesinin, ağırlıklı olarak dizi sektöründen gelen piyasacılardan oluştuğunu belirtelim.

10) İbrahim Sarıtaş adının her ikisinde de bulunuşu.

11) Başrollerdeki 6 oyuncudan 3’ünün her ikisinde de sahnede oluşu.

12) Her ikisinin de arkasında tarikat sevdalısı bakan Yusuf Tekin’in varlığı.

Peki, farklılık yok mu?

Var.

En önemlisi, En Uzun Gece’nin, DOB’u öne çıkaracak biçimde hazırlanıp, sunulmuş olması.

En yetkili ağızdan, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve “proje direktörü” Fecir Alptekin’den dinleyelim:

19 Temmuz 2025 tarihinde yandaş a haber’e çıkıyor. Birçok kurum ve topluluğun bir araya gelerek oluşturduğu bu müsamereyi, “Cumhurbaşkanlığı olarak ilk denememizdi… Olağanüstü başarılı bir iş” diye tanımlıyor. Sunucu, “hangi kurum ve topluluklar?” sorusunu, sanki önceden ezberletilmiş gibi, şöyle soruyor:

“Devlet Opera ve Balesi kısmı var, Cumhurbaşkanlığı kısmı var. Hangi paydaşlar bir araya geldi?”

İlginç; Yalnız 2 paydaşı biliyor: Önem sırasıyla, DOB ve Cumhurbaşkanlığı, diyor. Diğerlerini bilmediği halde, hadi Cumhurbaşkanlığı zaten banko diyelim, DOB’u nasıl biliyor, üstelik ilk sıraya koyuyor?

Çünkü Ferfecir Hanım önce onun kulağına fısıldıyor, ardından da bizlerinkine:

“ [Paydaşlar] Kültür Bakanlığı tarafında Devlet Opera ve Balesi, Devlet Çoksesli Korosu, Devlet Sahne Sanatları, Türk Halk Müziği toplulukları, Türk Müziği, Tasavvuf Müziği toplulukları, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ki, şefi Cem’i Can Deliorman ilk günden beri dört elle sarılıp, o benim zaten çok sevgili dostum, çok iş yaptık beraber, çok kıymetlimiz, dört elle sarıldı, onun tecrübeleriyle, bütün bu diğer birimler… Tan Sağtürk, Volkan Ersoy Opera tarafında; Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, Ömer Faruk Belviranlı ve Sahne Sanatları Soner Satı; yine çok kıymetli koreograflarımız, dünya çapındalar, Özgür Adam İnanç, Serbülent Biçer; Özgür Usta dekor-kostüm ustamız. Bütün bu dünya standartlarında yeteneklerimiz güçlerini birleştirdiği zaman, Cumhurbaşkanlığı çatısı altında olağanüstü bir iş ortaya çıktı… Ve müzikler; Ali Otyam ile Aytuğ Ülgen bestesi. Aytuğ Ülgen’in orkestra düzenlemeleri olağanüstü.”

Ferfecir Hanım, sahnede olanı, “böyle üst düzey bir başyapıt” olarak tanımladıktan sonra, tekrar DOB, Tan Sağtürk ve Volkan Ersoy’un önemini vurgulama gereksinimi hissediyor:

Sunucu: [Bu eser] gelecek nesillere nasıl taşınacak?

Ferfecir Hanım: Tabii. Devlet Opera ve Balesi, Tan Sağtürk ve yardımcısı Volkan Ersoy bütün ekiplerini bu işe tahsis ettiler. Ve Devlet Çoksesli Korosu, Burak Onur Erdem… Belki de ilk kez bu kadar güç birliğiyle ortak bir proje ortaya çıktı. Bu birimlerimizin her şehirde temsilcileri var. İstanbul Devlet Operası, Mersin Devlet Operası var. Repertuarlara, sezon programlarına girerek yaşamaya ve gelecek nesillere aktarılmaya devam edecek.” 

Böylelikle, anlıyoruz ki, Saray açısından bu işin motor kayışı DOB’dur. Milli Tacir ve Cavlak’ın yanı sıra, “Dünya çapındaki koreografları” da dahil, DOB’un tüm ekipleri bu işi sırtlamış. Tabii, bir de, Saray’ın “kıymetlisi” Şehzade Cemi’i var. DOB o derece önemli ki, bu müsamerenin gelecek kuşaklara aktarılmasından da o sorumlu. Yani, İstanbul ve Mersin başta olmak üzere, DOB repertuarına girip, sezon programlarında yer bulacak. Oysa en yaygın sahne ağı DT’nin. Tek sözcükle bile anılmıyor. Varsa yoksa DOB.

Ferfecir Hanım bu görüşünü, 24 Temmuz 2025’te AA’ya verdiği bir söyleşide yineliyor:

“Alptekin, ilk temsilde kısıtlı izleyiciye ulaşıldığını ifade ederek, "Önümüzdeki dönem yeni opera-bale sezonu açıldığında, eylülden itibaren inşallah Atatürk Kültür Merkezi'nde ya da diğer sahnelerimizde, diğer şehirlerimizde izleyiciyle buluşmasını hedefliyoruz…Bu eserde özellikle Mersin operasından çok arkadaşımız vardı. Sonraki hedef olarak Mersin, Antalya diye devam etmesi mantıklı görünüyor."

Mersin’i anımsıyorsunuz, değil mi?

Yukarıda belirtmiştik; Mersin’in patronu Serbülent Ağa’nın müdürlüğünü, Nisan’da, vekâletten asalete çevirmişlerdi ya. İşte bu Serbülent meğer “dünya çapında koreograf”mış. O nedenle, En Uzun Gece’de hem koreograf yapılmış, hem de Mersin’in orkestra şefi Aytuğ Ülgen’in yolunu açıp, bestelerin bir kısmıyla, orkestrasyonu onun yapmasına karar verilmiş. Serbülent Ağa’nın mazbatasını almasında Mersin DOB’un simgesi haline gelmiş olan “Senfonik İncesaz” konserlerinin herhalde anlamlı bir rolü vardır. Yalnızca 2024’de Gaziantep, Ankara, Adana, Urfa festivallerinde yer almıştı.

Ferfecir’in Antalya DOB’u işaret etmesi de boşuna değil; Müdür Mevzuat Akın’ın boşalttığı koltuğa, İslamcıların kalesi Samsun’dan bir müdür ithal edildi. 

Böylece, En Uzun Gece’nin, Ferfecir Hanım’ın ağzından, ilk ayakta, İstanbul, Mersin, Antalya DOB’un sahnesini şereflendireceği açıkça dile getirilmiş oluyor.

İki ayrıntı daha var:

Ferfecir Hanım, adeta bir DOB projesi gibi sunup, Tan Sağtürk-Volkan Ersoy ikilisini kutsadığı bu müsamerenin “olağanüstü başarı”sının temel ölçütünü, AA muhabirine şöyle açıklıyor:

“Sayın Cumhurbaşkanımızın, Sayın Hanımefendinin çok istediği, çok hayalini kurduğu, gönül verdiği bir işti bu. Ne mutlu bize ki kendileri de sonuçtan çok memnun kaldılar, çok beğendiler, tebrik ettiler. Onların memnun olduğunu görmek de bizleri çok mutlu ediyor. Çünkü önümüzü açan, bu projenin gerçekleşmesini sağlayan da Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Hanımefendinin iradesidir.”  

DOB artık yaşam ünitesindedir. Laik Cumhuriyet’in son yüksek sanat kalesi de düşürülmüştür. Ferfecir Hanım Saray’ın fetvasını a haber’de gayet açık duyuruyor:

“Aktarmamız gereken ne varsa, tarihi kahramanlarımız, tarihi olayımız, destanlarımız, büyük zaferlerimiz…İnşallah benzer çalışmalarla gelecek nesillere taşımak için bu ekipler artık dört koldan çalışmaya hazır.”

“Bu ekipler”in başında DOB’un geldiğini daha açık nasıl anlatabilir ki?!

İslamcılar için Tan Sağtürk’ün doğru bir seçim olduğunu ilk günden yazmış, kuyunun duvarına tutunmuş DOB’un, bu tüccar ve ekibi tarafından dibine itileceğini belirtmiştik. 15 Temmuz 2025 tarihi itibarıyla bu operasyon tamamlanmıştır.

Buraya kadar olanı, işin siyasal bölümüydü. Şimdi gelelim sanatsal olana.

Bir Türkiye Yüzyılı primadonnası: Dilruba Sultan

Yüksek sanatta çöküş, doğrudan liyakatsizliğin sonucudur. Liyakatsizlik, yönetimden sahneye kadar her yere o kadar hızlı ve kaba biçimde bulaşır ki... Ancak liyakat sorunu hiçbir zaman sürpriz ya da tesadüf olarak ortaya çıkmaz. Bunun palazlanıp, bünyeyi ele geçirebilmesi için elverişli bir ortam gerekir. İşte, bu ortamı besleyen gübreye, “etik yozlaşma” deniyor. Dolayısıyla, liyakatsizlik ve etik yozlaşma arasında doğrusal bir ilişki vardır.

İDOB’un son 2 yılı, bu gerçeğin çok açık kanıtlarından birini sunuyor. 

İslamcıların, Tan Sağtürk’ü başa getirmelerindeki tek nedenin, DOB’u, yönetimden tanıtıma, sahneden maddi kaynaklara, bütünüyle özel şirket mantığına oturtma arzusu olduğunu belirtmiştik. Bu çerçevede, İstanbul’da da, aynı yaklaşıma sahip bir yönetim belirlendi: Holding aşığı iki iş ortağı tüccar; müdür olarak Opet Caner, başrejisör olarak Ergen Caner. Bu iki kültür ve entelektüel görgü fukarası paragözü anlatmıştık. Biraz da, Opet Caner’in eşi Dilruba Sultan’ı. 

Dilruba Sultan sanatsal açıdan Devlet Operası’nın tüy sıklet sınıfında bulunanlarından. Olağan koşullarda, yani, yalnızca sanatsal liyakat ölçütleri geçerli olduğunda, ancak müzikal veya müzikal sınırına çok yakın olanlarda yer alabilecekken, klasik repertuar yapıtlarının hemen hepsine birinci kast yazılıyor. Sonuç, mahşeri curcuna. Yer yer, “Acaba rolün parodisi mi yapılıyor?” duygusuna kapılıyorsunuz. Bir tür kara mizah da diyebilirsiniz.

Sanatsal ölçütler dikkate alındığında, üzerinde durmaya değmeyecek biri olan Dilruba Sultan, Devlet Operası’nın içine çekildiği bataklığın yüzölçümü ve derinliğini göstermesi açısından ise çok yetkin bir örnek olayın konusu. Siyasal ortamın, yüksek sanatlarda liyakatsizliği hangi boyutlara taşıyabileceğinin de son dönemdeki en güçlü göstergelerinden. 

Siyasal açılımı olmadığı sürece, özel yaşamlara girmediğimizi tekrar anımsatarak, biraz yakından bakalım.

Sadettin Kaynak üstadın “Bir Rüzgârdır Gelir Geçer Sanmıştım” segâh incisinin terennümü…

 

1985 doğumlu. İzmirli. Alaturkacı bir ailenin kızı. Nitekim “udi” olmak için yola çıkıyor. 1996’da ut eğitimine başlıyor. Aklı fikri sahnede; çok görünür olmak istiyor. Hani şöyle Coşkun Sabah gibi falan. Kuru kuruya ut ile olacak şey değil. Rabbim yolunu aydınlatıp, ut ile klasik Batı müziği çalmanın ilgi çekebileceği, ayrıca bu yönde zaten girişimlerin de bulunduğunu kalbine ve aklına esinleyince, “utla Vivaldi çalmaya başlar” ve “içinde klasik Batı müziğine olan yönelimi keşfeder.” İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda alaturka eğitimine devam ederken, sesinin güzelliğini birdenbire keşfeden Erol Sayan’ın önerisiyle, opera sanatçısı olmaya karar verişi de, nihayet Rabbimin inayetiyle vücut bulur. 2006’da MSGSÜ Devlet Konservatuarı’na girer. 2011’de de çıkar.

Çıkmasına çıkar ama, ne ciddi bir eğitim alabilmiş, ne de hatırlı bir klasik Batı müziği ve opera kültürü, görgüsü edinebilmiştir. Vokal kapasitesi yabanıl haliyle bile oldukça vasattır. Oysa alaturka temele çağdaş kat çıkma çabasının, sınırlı ses materyaline sahip birinde sanatsal açıdan epey cılız sonuçlara yol açacak olmasına karşın, durumun siyasal denkleme girdiğinde bambaşka bir noktaya evrilebilirliği bir kez daha kanıtlanacaktır.

İslamcıların, Laik Cumhuriyet’in “yüksek sanat” kavramından nefret ettiklerini, bunu rendelemeyi kültür politikalarının stratejik hedefi yaptıklarını defalarca belirttik. Yöntemi son derece basittir: Yüksek sanata öncelikle alaturkayı bulaştırmak.

İşte, bugün Devlet Operası’nda Dilruba Bilgi adında biri varsa, en önemli nedeni, İslamcıların bu siyasal dayatmasıdır. Nitekim Sultan işin o denli farkındadır ki, Andante dergisinin 2015 Şubat’ındaki 100. sayısında, ut, utla Vivaldi’yi falan anlattıktan sonra, üzerine basarak söyler:

“Türk Müziğinden Klasik Batı müziğine geçiş olmaz önyargısının ortadan kalkmasına önayak oldum… Türk müziği sazlarının eklendiği senfoni orkestrası ve korosu eşliğinde Türk bestecilerin eserlerini yorumlamak istiyorum.” (s. 128-130)

Dahası, opera yapıtına yaklaşımında, ut eğitiminin ne derece işlevsel olduğunu da muştular:

“…ben daha ziyade tümdengelim yöntemini kullanmayı tercih ederim… perdesiz bir enstrüman çalmamın etkisiyle, esere ilk etapta bir bütün olarak bakabilme yetim sayesinde bütün olan eseri detaylandırmaya gayret gösteririm.” (A.g.y)

Gel gör ki, Devlet Operası’nın hiçbir sınavını kazanamaz. Ancak sanatsal olarak yeterli olmayıp, siyasal olarak yeterli olanlar için, “figüran sözleşmesi” olanağı her zaman hizmete hazırdır. Resmi sınav yok. Müdürün takdiri yeterli. Mayıs 2013’te o takdir kullanılır. Kullanan Suat Arıkan’dır. Arıkan’ı tanıyanlar için, şaşırtıcı bir karar sayılmaz. Nitekim Sultan, Arıkan ve Yekta Kara’ya meftundur; gururla söyler. Yekta Hatun’un onu Opet ile tanıştıran kişi olduğunu belirtmeden de geçmez. Sözünü ettiğimiz zaman dilimi, İslamcıların, Ergenekon üzerinden Laik Cumhuriyet’in öncelikle askeri omurgasını çatlattıkları dönem. “Çoksesli müzik alaturka ile kan uyuşmazlığı taşır” diyen, neredeyse linç ediliyor. Murat Karahan’ın, Fethullah Gülen’in bestelenmiş şiirlerini seslendirdiği, Suat Arıkan’ın, Aydın Gün’ü anma etkinliği olarak, Selman Ada’nın “Mevlid”inin söylenmesinin çok uygun olacağını ilan ettiği, İslamcıların gözbebeği Yekta Hatun’un, Rossini’nin içinden mehter geçirip, Şeyh Rengim Gökmen ve Mehmet Balkan ile TÜSAK tasarısına çalıştıkları yıllar… Neler neler…

Siyasal demişken; tam o sırada, Dilruba Sultan Murat Karahan ile çok yakın. Karahan da FETÖ’cüler ile. Acaba DOB için bir rica söz konusu olmuş olabilir mi?

Sultan yelkenleri şişirmiş ama, bir türlü kadroya alınmıyor. Alaturka, telefon trafiği, Opet halanın oteli, çevresi, eşi Opet Caner’in müdür Arıkan’ın sanat danışmanı oluşu, siyasal doku… Her şey yerli yerinde. Zavallı kızcağız, yüksek sanatlarda bunların ikincil önem taşıdığını bir türlü anlayamıyor. Nasıl anlasın ki? Bunun için, önce, Maksim Gazinosu ile La Scala arasındaki farkı öğrenmek gerekiyor.

Deli olacak…

Sonunda, kendisine çok düşkün eşine diyor ki, “Git müdüre söyle, Falstaff’ın Nannetta’sına beni birinci kast yazsın!” Olacak şey değil! Doğal olarak, Arıkan “Yok artık!”ı basınca, eşine çok düşkün Opet Caner de “Artık bu Opera’da sanat yok ki, danışmanlığı olsun!” diyerek istifayı basıyor. Falstaff’ın prömiyeri 7 Nisan 2018’de yapılacaktır.

Genel Müdürlük Teknik Kurulu’nda solistlik başvurusu da reddedilince, Dilruba Sultan anlıyor ki,  kadro falan verilmeyecek, “siyasal figüran” konumunda örümceklenecek. Geriye kalıyor tek yol: Sanatsal kapasitenin açamadığı kapıyı, yargıya açtırmak.

Nasıl yani?

Çok basit; Devlet Operası’nın “sanatsal açıdan yeterli değil, solist olamaz” dediği kişiye, yargıç, “Halt etmişsin! Mis gibi olur. Neyi eksik ki!” der, olur biter. Bizim Sultan da solist kaftanını giyer.

Aynen öyle oluyor.

Ardından, kendisine çok düşkün eşi Opet Caner İstanbul’a müdür yapılınca, Dilruba Sultan’ın taht yılları başlıyor. 

Rabbim herkese böyle koca nasip eylesin!:

1) Yıllar boyu, Opet Caner’in halasının Antalya’daki süper lüks oteli Regnum Carya’da zengin turistlere şarkı söyler. Balolara katılır. Alkışlanır, alkışlanır… Ambar ruhunu ve cebini epeyce doldurur.

2) Opet Caner’in, bu kez Gedik Holding’deki konumundan yararlanarak, çok güzel olanaklar elde eder.

3) 2023’te, jürisinde kocası Opet Caner’in bulunduğu Semiha Berksoy Vakfı’ndan ödül alır.

4) Opet müdür yapılınca, önce II. Mehmet ve La Traviata’ya, bu sezon ise La Boheme ve Don Giovanni’ye otomatik olarak birinci kast yazılır. İlk ikisinde yaşanan felaketi anlatmıştık. Yetmez; İzmir’de sahnelenecek Attila’da da yer almasının, operamıza kazandıracaklarını dikkate alan Opet, gereğini yapmakta tereddüt etmez. Primadonnalığın şanından olduğu için, Sultan her role birinci kast çıkmayı şart koşmaktadır. Fakat İzmir’de böyle bir çılgınlığın, fantezi kapsamında bile oluru yoktur. Analitik Opet, tümevarım yöntemiyle etkili bir analiz yapar: Prömiyere başkası çıksa, ama gerçek prömiyerin, Sultan’ın çıkacağı gece olacağı mesajı güçlü biçimde verilse... Her şey ayarlanır.

Kepazelik o noktaya ulaşır ki, Sultan, Burçin Savigne gibi birinin önüne bile geçirilir. Birinci kast Sevinç Demirağ olduğu halde, AA’ya verilen basın bülteninde, Dilruba Bilgi olduğu yazılır. Tabii, basına da öyle geçer. Dahası; İtalya’dan getirilen bas Giancula Margheri, 15 Mart 2025’deki fake prömiyere değil, Sultan’ın çıkacağı 17 Mart’taki gerçek prömiyere alınır. Betonun son katınıysa Tan Sağtürk atar; fake prömiyere değil, Dilruba Sultan’ınkine giderek, gerçekte, genel müdürlük nezdinde birinci kastın kim olduğunu ilan etmiş olur.

Oysa zavallı Sultan bunların hiçbirinin altından layıkıyla kalkabilecek durumda değildir. Nitekim bir, iki temsilden sonra kaybolur. La Traviata’da çıkacağı belirtilen 5 temsilden 3’üne, Atilla’da ise 3 temsilden 2’sine çıkmaz.

5) Böylece, Dilruba Sultan yerli ve milli DOB’da, istediğine önemli ölçüde ulaşır. Gerçi çiftliğe dönmüş İDOB’da huzursuzluk arş-ı âlâya ermiş, şikâyetler üzerine müfettiş falan da gelmiştir ama, gariban memur ne yapabilir ki! Sultan’ın arkasında Opet, Opet’in arkasında halanın holdingi ve Milli Tacir, Milli Tacir’in arkasında Saray… Gıkını çıkarsan, “Çok şakılama! Bir abdest aldırırım, yedi bayram onunla namaz kılarsın!” tokadı iniyor. Geriye kaldı medya. Orası daha berbat; bu işin doğru dürüst yazanı çizeni olmadığı gibi, var olanlar da çoğunlukla, bir iki davete falan fit ucuz şakşakçılar. 

Sultan da, haklı olarak, kabardıkça kabarıyor. Tutturmaz mı; “Ben aslında uluslararası kalibredeyim. Geçen yıl nasıl Bled’e davet edildiysem, bu yıl da uluslararası alana çıkmalıyım. Yalnızca keşfedilmem, bildiklerimi genç sanatçılara öğretmem gerek. Yurt dışında masterclass yapmalıyım!” Haydaa, öp babanın elini! Opet kafayı kırmış, “Elbette hayatım, elbette! Ama biz önce vatanımızdaki genç sanatçıları yerli ve milli masterclass’lardan geçirmeliyiz, değil mi? Zaten Sayın Atatürk de, Sayın Cumhurbaşkanımız ve eşleri Hanımefendi de aynı görüşteler. DOB’umuzun 6 ilde şubesi var, birçok ildeki konservatuarlarımızın şan bölümleri… Hepsi senin. Her yerde masterclass yapabilirsin. Yeter ki, iste!” diye yalvarır. Lakin Sultan, en az yerliler kadar, yabancıların da bilgi ve görgüsünden yararlanmak hakları olduğunda ısrar edince, Analitik Opet hazır ola geçip, tümevarım yöntemiyle etkili bir analiz yapar: Yurt dışından öyle birini getirmeli ki, yaz okulu filan olsun ve karşılık olarak bizi, karı koca davet edip, ders verdirsin. 

Opet birkaç ayda, birkaç yıl yaşlanır; elin herifine, “Türkiye Yüzyılı’nın primadonnası Dilruba” kavramını nasıl anlatırsın?! Hadi, biz bize tamam da… Ah şu bizim hanımın hırsı! Dolayısıyla, getirilecek herifin, “ille de sanat!” diye kıllık yapmaması gerek. Siyasal şerbetten nasipli biri bulunabilse… Ama nasıl?

Opet gamdan kurdeşen olur. Kimi bulacaksın birader?! 

Kürkçü dükkânından başka seçenek yok ki.

“Rabbim Pehlivanian’ın ayağına taş değdirmesin. Demek ki o da olmasa, bu karı bizi boşayacak!” diye düşünür.

George Pehlivanian: Yetenek, beceri, çalışkanlık ve siyasal angajman…

 

Pehlivanian’ın 10 ve 12 Nisan 2025’teki Carmen operası temsillerini yönetmek üzere angaje edilmesine karar verilir. Karşılığında da, bizim kumrular yurt dışında opera öğretecekler. 

Şaka, değil mi?

Billahi değil.

Bu herif ya salak, ya da büyük para aldı.

İkisi de değil; siyasal şerbeti epey koyu.

Nasıl yani?

George Pehlivanian Lübnan doğumlu bir Ermeni. Fransız ve Amerikan vatandaşlığı var. Çok çalışkan, çok becerikli, çok da girişken. Orkestra şefliğinin yanı sıra, 2002-2004 arasında, İspanya’nın Gandia kentinde, sanat yönetmeni olduğu Uluslararası Müzik Akademisi’ni kurar. 2005’te Slovenya’ya gelir ve Filarmoni Orkestrası şefliğinin yanında, o yaz, Portorož kentinde, yine sanat yönetmeni olacağı Uluslararası Şeflik Akademisi’ni kurar. 2020’den itibaren de, Slovenya’nın Bled kentinde, Pehlivanian Profesyonel Opera Akademisi’ni. Her yaz bir yapıt belirler ve 20 genç sanatçıyı kabul edip, aynı rolleri söyletir. Bu yılki yapıt, Don Giovanni (Mozart)

Pehlivanian, çalışmaların kendi denetimi altında, vokal dünyanın uluslararası üne sahip isimleri” tarafından yürütüldüğünü belirtip, 2025 yılının dünyaca ünlü öğretim kadrosunu georgepehlivanian.com/academy’de veriyor:

Janez Lotrič : Sloven tenor. Salzbourg, Viyana (Staatsoper), Bolşoy, La Scala, Deutsche Oper Berlin, Opéra Bastille, Covent Garden, Roma, Palermo, Zürih, Japonya vb.’de söyledi.

Kristin Okerlund: Pavarotti, Domingo, Carreras, Bonisolli, Kraus, Gruberova, Zampieri, Raimondi, Bruson, Nucci vb. ile çalışmış piyanist, vokal “coach”. Viyana Devlet Operası’nda repetitör. Viyana Konservatuarı’nda eğitmen.

Caner Akgün: İDOB Sanat Yönetmeni. Birçok opera yapıtında bariton rollere çıktı: Rigoletto, La Traviata, Falstaff, Tosca, Carmen, La Bohème, Sevil Berberi, Don Giovanni.

Dilruba Bilgi: İDOB’da soprano solist. Faust’da Marguerite, Carmen’de Micaela, II. Mehmet’te Anna, La Traviata’da Violetta, Falstaff’da Nannetta, La Sonnambula’da Amina, Hoffmann’ın Masalları’nda Olympia’yı söyledi. 

Bizim kumruların, “Vokal dünyanın uluslararası üne sahip isimleri” arasında yer aldıklarını öğrendiğimiz için göğsümüz kabarıyor. Ancak diğer ikisiyle karşılaştırıldığında, aradaki ciddi kalibre farkını silebilen bu kerametin ne olduğunu da merak etmiyor değiliz.

Kültür diplomasisi.

Anlamadım.

Diyorum ki; bizimkilerin bu cılızlıkla öyle bir yaz okulunda bile yer almaları olanaksızken, kapıyı yeniden siyaset açıyor.

Nasıl?

Pehlivanian, Ermenistan siyasetiyle yakın ilişkili bir şef. Doğal olarak, Türk-Ermeni ilişkilerindeki barometreye de bir hayli duyarlı. İki ülke arasındaki ilişkilerin 2010-2020 arasındaki durağanlığını, kültürel girişimler ile kıpırdatabilmek amacıyla, 12 Ocak 2017’de CSO’yu yönetmeye geliyor. Konserde, Ermeni besteci Gomidas’ın derlemiş olduğu 4 halk şarkısını bizzat düzenleyip, Gomidas Dans Süitleri adıyla çaldırıyor.

Bilindiği üzere, Türk-Ermeni ilişkileri, 2021 sonundan itibaren, Dağlık Karabağ sorununun önemli ölçüde çözülmesi üzerine, tekrar canlanmaya başlıyor. Ancak ilk ciddi denebilecek adım, 30 Temmuz 2024’te, 2 yıllık duraklama döneminin ardından, Türkiye ve Ermenistan’ın Alican/Margara sınır kapısında, özel temsilciler düzeyindeki görüşmelere başlamasıyla atılıyor. Pehlivanian aynı tarihte, bizim kumruları Bled’deki yaz “Akademi”sine davet ediyor. La Bohème çalışılacak. 

2025 Mart’ında, Azerbaycan ve Ermenistan 17 maddelik bir anlaşma metni üzerinde uzlaştıklarını açıklıyorlar. Mayıs ayında ise Erdoğan ile Ermenistan Başbakanı Paşinyan, Arnavutluk’taki  Avrupa Siyasi Topluluğu zirvesinde görüşüyorlar. Ardından, Paşinyan, 3 Haziran’da, Erdoğan’ın Saray’daki Cumhurbaşkanlığı törenine katılıyor. Kurban Bayramı’nda telefonlaşıyorlar. 20 Haziran’da ise, Erdoğan ile görüşmek üzere, İstanbul’a geliyor. 17 yıl aradan sonra kurulan en üst düzey ilişkidir.

İşte, siyasal trafiğin tam da bu civcivli zamanında, 10 ve 12 Nisan 2025’te, Pehlivanian’ın İDOB’da Carmen’i yönetmeye gelişi, tesadüf değildir. Bizim kumruları yaz kursuna götürüşüyse, hiç değildir. Bunun, hele Dilruba Sultan’ınkiler göz önüne alındığında, bizimkilerin sanatsal nitelikleriyle değil, yalnızca kültürel diplomasinin gerekleriyle, iyi niyet göstergeleriyle ilgisi vardır. 

Yine de büyük başarı; “Kendisi muhtaç-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede” durumundaki Dilruba Sultan’ın, CV’sine, öyle ya da böyle, “Pehlivanian Opera Academy” yazdırması… Kocası İDOB müdürüyken Slovenya’ya, genel müdürken kim bilir nerelere, nerelere! Sultan, “Hadi hayırlısı! Rabbim büyüktür…” deyip, segâh makamından bir şeyler mırıldanır.

Ha, makam deyince; seninki DOB’a kapağı attıktan bir süre sonra, siyaseten olumlu olan alaturkanın, ne kurum, ne de izleyicisi nezdinde hiç de öyle değerlendirilmediğini, hatta kendisinin küçümsendiğini anlayınca, DOB’un resmi sitesine verdiği biyografiyi rötuşlar. Ut eğitimi ve İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı buharlaşır. Ut, yerini piyanoya bırakmıştır:

“Küçük yaştan itibaren piyano eğitimi alarak müzik çalışmalarına başladı. 2011’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera Bölümü’nden mezun oldu.”

Dilruba Sultan için CV her şeydir. Altından kalkılamayan rollere çıkmak, belki CV’yi semirtir; bu yolla davalar kazanılıp, solist filan da olunur. Ama bu, kişiyi yalnızca kâğıttan kaplan yapar. Yüksek sanatlarda kaplanlık sahnede olur, kâğıtta değil.

Peki, eşe düşkünlük olumsuz bir özellik midir? 

Elbette, hayır.

Ancak bunun zaaf düzeyine ulaşıp, nepotizme dönüşmesi, hastalıklı bir durumdur ve ağır bir etik yozlaşmanın da eşiğidir. Opet Caner, bu açıdan, İDOB’da etik yozlaşmanın motoru haline gelmiştir. 

Liyakat ölçütünü çiğneyerek, eşlerini, rektörü oldukları üniversitelere yerleştiren yöneticiler ile ilgili haberleri her gün okuyoruz: Munzur, Pamukkale, Batman, Gaziantep, Mersin, Sivas, Çorum Hitit vb. üniversiteleri. Yükseköğretimin can çekiştiğinin etkili göstergelerinden biri olarak kabul ediliyor.

Opet’in bu zaaflı, basiretsiz tutumu, İDOB’un sanatsal düzeyini düşürmekle kalmıyor, sanatçılar arasında ciddi huzursuzluğa da yol açıyor. Karısını öne çıkarabilmek için, sanatsal kapasite açısından, onunla kıyas dahi kabul etmeyecek ölçüde yukarıda olanları geriye itmesi, etik yozlaşma ve dayattığı sistem tıkanıklığını azdırıyor. Söz konusu sanatçıların adlarını ve somut olayları verip, onları hedef yapmayalım. Ama şu soruyu da ıskalamayalım:

DOB tarihinde, eşine olan zaafının, sanatsal düzeyi olumsuz yönde etkilemesine göz yuman başka bir müdür var mıdır?

Hayır yoktur.

1969-1978 arasında İDOB müdürü olan Aydın Gün’ün eşi Azra Gün, hırslı ve baskın bir kişilik olmasına karşın, büyük bir sese sahip olmadığının bilincindeydi. Güçlü sahnesiyle, başta müzikaller olmak üzere, Hoffmann’ın Masalları türünden, kendisine daha uygun yapıtlarda yer alırdı. Tosca filan diye tutturmazdı. Öyle olsaydı bile, Aydın Gün’ün “evet” diyeceği çok şüphelidir. Her ikisinin de bu sanata yönelik bilgi ve görgüsünün düzeyi, dengenin sağlıklı kuruluşunda önemli rol oynamıştır.

1980-1981, 1986 ve 1991’de İDOB müdürü olan Okan Demiriş’in, eşi Leyla Demiriş’e olan zaafı dillere destandır. İstediği her role birinci kast yazardı, yazılması için müthiş çaba harcardı. Ancak Leyla Demiriş, kimsenin aklına “liyakat” sorusunu getirmeyecek ölçüde, Devlet Operası’nın en parlak seslerinden biriydi.

Zavallı Dilruba’ya gelince; bilinen birinin, bilinen bir sözünü anımsatarak, onunla ilgili bölümü bitirelim:

“Hırs, başarısızlığın son sığınağıdır.”

Peki, Sultan’ın yetenek kartelasında, “sanatsal” bölüm yok mu?

Olmaz olur mu! Bir haraya götür; 35 tane at göster. Hangi üçünün yarış kazanabileceğini yüzde yüze yakın bir doğruluk payıyla söyleyecektir.

İslamcılar, yüksek sanatı ve kurumunu haklamak için, kimi hangi koltuğa oturtacaklarını ne kadar isabetle biliyorlar, değil mi?

İDOB’da etik ve sanatsal çöküş kol kola

Liyakatsizlik PR ile giderilebilir mi? Ya da PR köstebek yuvasını aslan yatağına dönüştürebilir mi?

Yüksek sanatlarda hayır.

Ya Türkiye Yüzyılı’nda?

Ha, o zaman iş değişir…

Opet Caner, 7 Aralık 2024 tarihinde, Instagram hesabında şöyle bir bilgi paylaşıyor:

“Sevgili dostum @umbertofanni'nin daveti kapsamında @jeanlouisgrinda rejisiyle harika sanatçıların yorumuyla La fille du regiment ve @marie_automne_peyregne organizasyonuyla French Riviera Masters Piyano Yarışmasını kazanan iki genç yetenek Nikolai Kuznetsov ve Aristo Sham'ın performanslarını iki farklı günde izleme fırsatı buldum. @roh_muscat'ın güzelliği ve samimi geçen zaman beni çok mutlu etti. Herşey için çok teşekkürler”

Umman Sultanlığı’nın başkenti Maskat’ta, 12 Ekim 2011 tarihinde açılmış olan bir kültür merkezi var: Maskat Saltanat Operası. Umman, şeriat ile yönetilen bir sultanlık. Buradaki opera gösterileri, başta İtalya olmak üzere, Batı’dan yüksek kaşeler ile getirilen sanatçı ve topluluklar tarafından sahneleniyor. İşte, Opet’in adını andığı İtalyan Umberto Fanni, bu Operayı 2014’ten beri yöneten kişi. PlácidoDomingo buranın müdavimlerinden. Sultan ona müthiş paralar veriyor. Hatta ilk yıl, Domingo’nun yanı sıra Andrea Bocelli, Renée Fleming, Yo Yo Ma, Londra Filarmoni Orkestrası vb. ünlüler karması arz-ı endam eylemişti. Arap şeyhlerinin tırlar dolusu paraya getirdikleri ünlü futbolcular, miss world’lar misali… Şeyhin prestij vitrini.

Bizim Opet’in, Umberto Fanni’ye, “Sevgili dostum” filan demesi, 5 Aralık 2024’teki Alayın Kızı’nı izlemeye davet edilişi, 5 ay sonra da, 1 ve 3 Mayıs 2025 tarihlerinde, bu sahnede, Domingo’nun yönettiği orkestrayla, Cenova Carlo Felice Operası’nın La Traviata’sında Germont rolüne çıkışı…

Bu işte bir tuhaflık var. Ömrü hayatında bir kez bile bir Batı sahnesine çıkamamış, kimselerin tanımadığı ortalama birini, durup dururken Umman Sultanlığı’na, önce opera izlemeye, ardından, Domingo yönetiminde, bir İtalyan topluluk ile söylemeye kim, neden çağırır ki?

Kültür diplomasisi.

Yine mi?

Umman Sultanlığı ile Türkiye’nin ilişkileri, İslamcıların gelişiyle başka bir boyut kazanıyor. 2005’te Başbakan Erdoğan’ın ziyareti perdeyi açıyor. 2010’da ise dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, içlerinde epey FETÖ’cü de bulunan 100 kişilik işadamı heyetiyle Umman’a gidişi, inşaat, altyapı hizmetlerine yönelik milyar dolarlık projeler, iş dünyasının ağzını tatlandırıyor.

28-29 Kasım 2024’te Umman Sultanı Heysem bin Tarık’ın Türkiye ziyareti, devlet başkanı düzeyinde bir ilk. Bunun, stratejik ortaklığa evrilebilecek ipuçları taşıdığı basına yansıyor. Birçok alanda sürdürülen işbirliğini pekiştirme amacı içinde, kültür konusu da var. Nitekim 10 adet anlaşma imzalanıyor. Biri de “Kültür alanında mutabakat zaptı”. Heysem bin Tarık’ın babaannesi Türk. Babası 6 yaşına kadar İstanbul’da yaşamış. Türklere sempati beslediği yazılıp çiziliyor. 2019’dan bu yana, Sultan Qaboos Üniversitesi’nde Türkçe seçmeli ders. 2022’de Maskat’ta Yunus Emre Enstitüsü açılıyor. Türk mutfağı, sanatı, müziği tanıtım etkinlikleri, akademisyen değişim programları… Hepsi devrede. Tabii, arka planda, sanayi bölgesi, doğalgaz, ticari ortaklıklar vb.

Türkiye ile Umman arasında 10 anlaşma imzalandı
Umman Sultanı Heysem bin Tarık, opera alanında işbirliğine de çok yatkın.

 

Umman Sultanının ziyareti ve iki ülke ilişkilerinin daha da yakınlaşması vesilesiyle, Türkiye’den bir opera sanatçısının davet edilme düşüncesi, Maskat Saltanat Operası’nın Genel Sanat Yönetmeni Umberto Fanni açısından da gayet olumlu bulunacaktır. Her ikisinin nedeni de, Opet’in sanatsal kapasitesiyle uzaktan yakından ilgili olmayıp, bütünüyle siyasaldır. Eğer ölçüt sanatsal olsaydı, Opet’in, Türk sahnesindeki en iyi Germont olmadığı zaten dile getirilirdi.

O halde neden Opet?

Söylemiştik ya; Türkiye-İtalya ilişkileri 2023 Eylül’ünden beri “canım cicim” mevsimine girmeye başladı. İtalya, ülkesine Libya üzerinden gelen düzensiz göçten çok rahatsız. Bu nedenle, 2022 Eylül’ünde yapılan seçimleri, aşırı sağcı Fratelli d’Italia (İtalya’nın Kardeşleri) partisi kazandı. Partinin lideri Giorgia Meloni, bu sorunu çözme vaadiyle iktidar oldu. En sağlam ve en az maliyetli çözüm yolu, Libya’da önemli varlık gösteren Türkiye ile bu konuda işbirliği yapmak. Ekim ayında İtalyan Dışişleri Genel Sekreteri Riccardo Guariglia, Ocak 2024’te ise kendisi bu amaçla Türkiye’ye geliyorlar. Siyasal değerler açısından zaten Erdoğan’a uzak biri değil. “Göç mutabakatı” önemli ölçüde hallediliyor. İtalya bize meftun. Bir dediğimizi iki etmiyor.

Nitekim ilk girişim, 13-16 Kasım 2024 tarihleri arasında, Fransa’nın Nice kentinde yapılan French Riviera Masters Opera Yarışması. Jüri Başkanı Umberto Fanni. Hemen Opet’i de jüri üyesi yapıyor. Üyelerden biri de Alessandro Ariosi. Bu adı aklınızda tutun, birazdan gelecek. Bizim Opet bulutlara yükselmiş durumda; Rabbim Meloni’nin ömrüne ömür katsın! Tabii, siyaset her şeyi belirliyor ama, arada ufak tefek ricalar da olmuyor değil. Kazan-kazan hikâyesi. Örneğin, yarışmayı kazanamamış olsa bile, Juliette Tacchino’nun ilk kez Türk sahnesine çıkıp, deneyim kazanması güzel olmaz mı? Baş üstüne! İDOB’un Don Giovanni’sindeki Zerlina rolü biçilmiş kaftan.

Devamı hızla geliyor; İtalyan Kültür Merkezi (IICI) devreye girerek, Mascagni Festival ve Goldoni Vakfı ile birlikte, İDOB’un işbirliğinde, 22 Mart 2025 tarihinde, Süreyya’da, Mascagni Academy için yılın ilk seçmelerinin yapılmasını sağlar. Atölye çalışması gibidir de. Mascagni Academy, 2025’in ilk durağı olarak İstanbul’u uygun bulmuştur. Temsilci Marco Voleri bizzat gelir. 

Bu bir ilktir.

Hemen ardından, yine İtalyan Kültür Merkezi (IICI)’nin girişimiyle, İtalya’nın Vicenza kentinde düzenlenen Tullio Serafin Uluslararası Opera Yarışması’nın, 2025’teki 8.sinin elemelerinin, İstanbul’da da yapılmasını sağlanır. Yani, Türklerin katılması için, hizmet ayaklarına getirilir. Bu amaçla, yarışmanın ve Tullio Serafin adına yapılan neredeyse tüm etkinliklerin beyni sayılan, opera sanat yönetmenliği dünyasının önemli ismi Andrea Castello İstanbul’a gelir. 14 Nisan’da AKM’de yapılan elemeler, IICI-İDOB işbirliğinde düzenlenir ve öngörülebileceği üzere, İtalya’daki jüriye Türkiye’den bir temsilcinin katılımı kararlaştırılır.

Bu da bir ilktir. 

Davet edilecek kişinin Genel Müdür operacı olmadığına göre, İDOB Müdürü Opet Caner olması, elbette eşyanın doğası gereğidir. Umman-İtalya köprüsünü kuran Umberto Fanni için, Türk-İtalyan yakınlaşmasının, Umman otoritelerinin bir Türk sanatçı talebine epey uygun bir altyapı sağlıyor oluşu, herhalde kolay anlaşılabilir bir durumdur.

İyi de, bu neresinden “liyakatsizlik-etik yozlaşma” ilişkisine bulaşıyor? Tamam, Opet’in davet edilişinde sanatsal ölçüt değil, diplomatik ölçüt öne çıkıyor. Yani, sanatsal liyakat söz konusu değil. Peki, etik yozlaşma nerede?

Şurada:

Tullio Serafin Uluslararası Opera Yarışması için İstanbul’da, ağır top sanat yönetmeni Andrea Castello huzurunda yapılan elemelerde, iki genç sanatçı, Merve Timurcuoğlu ve Sinem Güç, İtalya’da yarışmaya hak kazanıyor. Böylece, o rolde, yarı finalde yarışacak toplam 8 kişinin 2’si Türk oluyor. 22-23 Haziran’daki yarışma için, bir buçuk ay önce vize başvurusunda bulunuyorlar. Ancak başvuruları reddedildiği gibi, yarışma gününe kadar pasaportları da iade edilmiyor; olur da, başka bir ülkeden vize alırlar… Sonuçta, yarışmaya katılamıyorlar. Değil katılmak, İDOB’un kurumsal kimliğine güvenip, aldıkları uçak biletleri bile yanıyor.

Sizce, analitik Opet ne yapıyor?

Elbette, önce İtalyan Kültür Merkezi Direktörü Salvatore Schirmo’yu, ardından, Andrea Castello’yu, sonunda da, İtalyan Büyükelçiliği’ni arayıp, ortalığı ayağa kaldırıyor. “Böyle bir şey asla kabul edilemez. Bu elemeler, İDOB’un kurumsal varlığının güvencesinde yapıldı. Ben bu kurumun müdürüyüm. Bu sıfatımla, ülkemdeki opera sanatının gelişimi, genç yeteneklerin ortaya çıkışı ve uluslararası alanda deneyim ve tanınırlık kazanmaları, benim için hem yönetimsel bir görev, hem de etik bir zorunluluktur. Hepsinin ötesinde, bu, temsil ettiğim devlet kurumuna, yani, devletime yönelik küçük düşürücü bir tutumdur. Bu gençlere vize verilmezse, ben de gelmem, o jüriye katılmam ve bunu, elimden geldiği ölçüde, resmi makamlara ve medyaya taşırım.” diye kükrüyor.

Hâlâ anlamadın! Türkiye Yüzyılı’ndayız… 

“Ulusal duyarlılık”, “Devlet Operası’nın kurumsal kimliği ve saygınlığı”, “opera sanatının gelişmesi”, “etik zorunluluk” filan bu holding sünepesinin umurunda mı sanıyorsun? Adamda çatlayacak ar damar bile yok; utanmadan kalkıp, gitti. Üstüne üstlük, sırıtkan fotoğraflarla bir de PR’ını yaptı. Belirli bir özgüven sağlayacak sanatsal kalibre ve yönetimsel liyakate sahip hiç kimse, ulusal olduğu kadar, bireysel de olan böyle bir aşağılanmayı kabul etmezdi. İtalyanlar çok bildik bir kültürel diplomasi oyunu oynadılar; çok çok ucuz bir maliyet ile. Meloni-Erdoğan uzlaşmasının izdüşümü olarak, DOB üzerinden Türkiye’yi sanatsal açıdan da önemsediklerini göstermek amacıyla, uluslararası opera yarışmasına bizi de dahil ettiler. Oysa karar yalnızca siyasaldı. Nitekim Türk yarışmacıları İtalya’ya sokmadılar ama “ulusal duyarlılık”, “yönetimsel sorumluluk” gibi kişilik özelliklerinin adını bile duymamış, zayıf, ezik, zavallı bir holding civcivine, sanki ciddiye alacaklarmış gibi, jüride bir tabure verip, bol bol fotoğraf çektirerek instagramına koymasını sağladılar. Bu kefal de, o fotoğrafları Batuhan delikanlı üzerinden ilgili yerlere ulaştırıp, ne kadar yetkin ve ünlü olduğuna, genel müdürlük koltuğunu katmerli hak ettiğine yönelik dilekçesini vermiş oldu. 

Hep söyledik, söylüyoruz; İslamcılar, yüksek sanatı mıhlamak için, nerede bir etik eşiği düşük, özgüvensiz, sanatsal vasat, tüccar kafa varsa, onu hemen bir koltuğa oturtuyorlar. DOB’u çökertmenin en güvenli yolunun bu olduğunu keşfettiler. Haksız da sayılmazlar. Dilruba Sultan kocasını daha şimdiden boşuna genel müdürlük koltuğunda görmüyor; tatavacı koca boşuna “siyasal ağabey”lerinin etrafında topaç olmuyor; 29 Mart 2024’te, DOB tarihinde ilk kez iftar düzenleyen müdür olarak tarihe geçmişti. Milli Tacir bile ondan görüp, 5 gün sonra sevaba girdi.

Umman Sultanlığı ve İtalya’nın “ulusal” çıkarlarını anladık. Ama bu İtalyanlar müthiş tüccardırlar; sineğin yağını çıkarırlar. Hazır Opet gibi ezik biri ellerine düşmüş, sırf Domingo ile aynı fotoğraf karesine girebilmesini bile, oturaklı faturalandırırlar.

Tek başına bu fotoğraf bile birinci sınıf opera sanatçısı oluşun kanıtıdır.

 

Yani?

Yukarıda sözünü ettiğimiz jüri üyesi İtalyan Alessandro Ariosi var ya. İşte o, İsviçre’de yerleşik bir “management” şirketinin, Ariosi Management’ın sahibi.  2011’de kurulmuş olan bu şirket, birçok ünlü operacının simsarı. İçlerinden biri de PlácidoDomingo. Ne ilginçtir ki, bu yıl 32.si düzenlenen Uluslararası Aspendos Opera ve Bale Festivali’ne davet edilen 3 yabancı solistin (Turandot: Olga Maslova, Riccardo Massi. Tosca: Ivan Magri) 3’ü de bu şirketin sanatçıları.

Zavallı Opet! Opera sahnesi er meydanıdır. Hala ile, PR vaveylası ile, devlet diplomasi ve akçesi ile opera sanatçısı olunmaz… Olunsa da, hasından olunmaz.

Sanatsal düzey kaybı, kan kaybı gibidir

1) Liberal zihniyet etik yozlaşmayı, o da sanatsal yuvarlanmayı getiriyor. Örneğin, artık kangren halini almış olan, holding orkestralarında kaşe karşılığı çalma eylemi, 7 Mart 2024’teki Giselle temsilinde sanatsal bir skandala yol açtı. Deneyimli müzisyenlerin birden fazlası aynı gün ve saatte Borusan Filarmoni’nin konserinde çalmaya gittiğinden, hızlı tempoyla başlayan müzik, bale ile arasına tam bir yabancılaşma duvarı çekti. O duvarın yıkılması sanki bir yüzyıl aldı. 

Opet Caner’in umurunda mı?

2) Bir madencilik şirketi olan CVK Grup’un ki, Saray’a yakınlığını ayrıca belirtmeye gerek yok, bünyesinde CVK Park Bosphorus adlı lüks bir otel var. Bu otel, İDOB’un konaklama sponsoru. Tabii, karşılığında, İDOB’un da oradaki yağlı müşterileri eğlendirme yükümlülüğü var.

15 Aralık 2023 Cuma günü saat 16.00’da, İDOB sanatçıları burada, Napolitenlerden Müzikallere adlı bir konser düzenliyorlar. Öyle, korsan falan değil, harbiden resmi. Lakin seslendirilen yapıtların müşteriler için çekici olma ölçütü, hallicesi için telif ödeme zorunluluğu doğuruyor. Elbette, ödenmiyor. Yarın öbür gün dava falan açılsa…

Opet Caner’in umurunda mı?

Elinizi şirkete kaptırırsanız, kolunuzu kurtarabilmeniz epey zor olabilir. CVK Grup, İDOB’a sponsorluk hizmeti veren otelinin reklamını, bakın nasıl yapıyor:

“Güç ve Zarafetin Hikayesi İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin ikonik kadın karakterleri, CVK Park Bosphorus Hotel İstanbul’un zarif atmosferinde buluşuyor. Sanat, kadınların tarih yazdığı bir mücadele ve ifade biçimidir. Kadınlar Günü’nde, geçmişten bugüne taşınan gücü ve zarafeti onurlandırıyor, İDOB’un konaklama sponsoru olarak kadınların sanattaki güçlü varlıklarına destek vermekten gurur duyuyoruz.” (7 Mart 2025)

Ne var bunda, mı dediniz?

Metnin hediyesi videoyu izleyin:

Bu bir kepazelik; operanın kadın sanatçıları, adeta “Harem”e seçilmiş dilberlerden oluşan, defilelik manken sürüsü. Bu mu yüksek sanatın “ikonik kadın karakteri” imgesi! Bunlar olsa olsa… Neyse. Bir de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü armağanıymış!

Opet Caner’in umurunda mı?

3) Bakan, “AKM’nin teknik olanakları yeterince kullanılmıyor!” fırçasını kayınca, iki Caner’in aklına hemen Yekta Hatun’un 1993-1994 sezonunda sahnelediği Wagner’in Uçan Hollandalı’sı gelir. Şöyle, kabarık bir sahneyle göz doldurmalı. Bu da, para işi. Saray’ın “sponsorsuz iş caiz değildir” fetvasına yaslanıp, “Bismillah” çekerek, Hollanda Konsolosluğu’nun kapısından girerler:

“Caners: İyi günler. İstanbul Operası’nda bu sezon, Uçan Hollandalı’yı sahnelemek istiyoruz. Bize sponsor olur musunuz?

Kültür ataşesi: Neden bize geldiğinizi anlamadım. Bu yapıtın bestecisi Alman. Olay ise Norveç’te geçiyor. Bizimle bir ilgisi yok ki…”

Müdür ve başrejisör koltuklarına yerleştirilmiş bu iki şor, yalınayak çıkarlar. “Acaba Almanlardan para koparabilir miyiz? Yoksa Norveçlilerden daha mı kolay..?” diye düşünürlerken, bu işlerden anlayan biri, “Yahu öyle olmaz; bir Hollandalı solist getirirsiniz, adamlar ona sponsor olurlar. Bu işlerin raconu budur” der. 

Uçan Hollandalı’nın prömiyeri, 1 Haziran 2024’te, 15. Uluslararası İstanbul Opera ve Bale Festivali açılış yapıtı olarak sunulur. Der Holländer (Hollandalı) rolünde, Hollandalı bariton Martijn Sanders sahnededir.

Bu arada, Uçan Hollandalı’nın Alman rejisörü Sebastian Welker, az buz maliyetli olmayan kostümleri beğenmemiş, hepsini baştan yaptırmıştır. Opet’in yönetim becerisini gösteren, tuzluya patlamış bir koordinasyon/iletişim sorunu. Öte yandan, İDOB’a yerleşmiş liberal “şirket” mantığı ve etik çürüme, ciddi bir isim olan dekorcu Efter Tunç’u da etkilemiş, Uçan Hollandalı’nın dekorunun, İngiliz Leslie Travers’in Letonya Operası için hazırladığının (2021) hemen hemen aynısı olmasına yol açmıştır. Leslie Travers, sosyal medyasında duruma, “Bu bir saygı mı, yoksa sadece izin almadan çalışmamın bariz bir kopyasının yapılmış olması mı?” diyerek, tepki gösterecektir:

“is it an homage or just a blatent copying of my work without permission. The first image is my production from 2021 for the Latvian National Opera @latvijasnacionalaoperaunbalets The second image, not by me, is from @idobscenicstudio The Turkish National Opera. @welkerregie @eftertunc @akmistanbul #wearesbtd (31 Mayıs 2024)

İlki Leslie Travers’in Uçan Hollandalı dekoru. İkincisi ise Efter Tunç’unki…

 

Ya düğünün kamberi orkestra? Zembereği daha başında boşaldı; bir daha da kurulamadı. Wagner çalmak için epey çalışmak, yanı sıra, müzikal cüssesi Rakkase’ninkinden çok daha oylumlu bir şef gerekir. Opera yapıtı seçiminde ölçüt, şov yapıp, onun bunun gözüne girmeye çalışmak değildir. Sanatsal kapasitenizin bilincinde olmalısınız. Bu ise, sanat yönetmeniyle, müzik direktörünün yeterli bilgi ve görgüye sahip bulunmasıyla doğrudan ilişkilidir. Aksi halde, “Ayranı yok içmeye, fesleğen takar yaşmağa” durumuna düşülür. Nitekim düşüldü. Medyadaki şakşakçılara saman alevi övgüler düzdürmek bu gerçeği değiştirmez.

Hoş, orkestrayı Wagner’e alıştırma kampı, 30 Mart 2024’te, AKM’deki Gala Konser adı altında verilen Verdi-Wagner gecesinde ilk sonucunu vermiş, Rakkase’nin yönetimindeki orkestra, Wagner parçalarından yaka bağır darmadağın çıkmıştı. Uçan Hollandalı’nın altından kalkılamayacağı o kadar belliydi ki.

Rakkase de kim?

İDOB Müzik Direktörü, yani, sürekli şefi İbrahim Yazıcı. Vaşakgillerden. Rakkase mi, şef mi, belli değil. “Artizlik” içinde kalmış. Adamı seyretmekten, müziği dinleyemiyorsun. Tam bir şov delisi. Müzikal idolü Ferdi Özbeğen olsa gerek. Ona senfonik eşlik yaptığı fantezisiyle, Wagner çaldırıyor. Geriye, yönettiği konserlerin ikinci bölümünde neden kostüm değiştirmediğini anlamak kalıyor. Ailece genetik kıkırdaklar; ablası Serap, son 5 yılda 3 parti (Gelecek, CHP, AKP) değiştirdi. Ben Saray’ın yerinde olsam, Rakkase’yi genel müdür yaparım. Ömür boyu garantili. Ne istersen çalar, göbek de atar; “maestro integrale”.

Opet Caner’in umurunda mı?

4) Modern dansın DOB’un taşıyıcı kolonuna dönüştürülme gerekçeleriyle, bunun siyasal arka planını önceki bölümlerde anlatmıştık. Neredeyse her sahne etkinliğine yapıştırılması “şekil şartı”na dönüşmüş durumda. 2024’ün Yeni Yıl Konserini bile şereflendirdi. 

Ancak bu yine de masum sayılır;

Ergen Caner’den söz etmiştik; Milli Tacir ve Opet’in, apoletine başrejisör yıldızı taktıkları ticaret ortakları. Piyasaya yağlı kuyruk işler yapıyorlar, etine dolgun rakamları çok seviyorlar. 

Ama bir sorun var: Oğlanda rejisör kumaşı yok. Haşmetli yeteneksiz. Kendi hariç, herkes farkında. Alayın Kızı ve Aida’yı yapmak istedi. Açıklandı bile. Ancak sonrasında aklıselim galip geldi ve daha fasulyeden şeyler verdiler: Apollo ve Dafne, Evita, Gılgameş… Doğru bir karardı.

Apollo ve Dafne (Händel) bir sahne kantatı. 17. yüzyılın sonu, 18. yüzyılın başında, papalık Roma’da halka açık opera gösterilerini yasaklayınca, yasağın arkasından dolaşabilmenin yolu olarak, “dramatik kantat”lar devreye girmişti. Apollo ve Dafne, kantat görünümlü bu mini operaların en iyi örneklerinden sayılır. Rejisi kan kusturucu değildir ama, “sahne” kavramını da güçlü biçimde duyumsatmalıdır. Oysa Ergen’in rejisini izlediğinizde, ilk izleniminiz şu oluyor: “Sahneye koymuş ama neresine belli değil.” Bütünüyle modern dansın (MDT) sürükleyiciliğine bırakılmış, koreografik reji denebilecek bir model. Eklem yerleri, kat izleri falan hepsinin giderilme işlevi modern dansa verilmiş. Neden Ergen’in adı rejisör olarak yazılmış, diye de sorulabilir. Modern danstan geriye kalan sahne, yarı müzikal, yarı çocuksu duyarlıklı, epey amatör bir iş. O kadar ki, Apollon’un son aryasındaki o melankolik dokunaklılıktan eser bile kalmıyor.

Opet Caner’in umurunda mı?

5) “Müzikal” tümörün, DOB’u giderek daha fazla sersemlettiği, kimyasal dönüşüme zorladığı, son iki yılda iyice belirginleşti. Bunlardan biri, yerli ve milli olacağız ayağına, “operet” adı altında sahnelenen Deli Dolu’dur. Rey kardeşlerin ürünü olan bu yapıt, DT ile DOB’un sınır geçişlerini bütünüyle serbest bırakıyor. Adeta tuluatı mezardan çıkarma operasyonu. Ne oyunculuk, ne dekor, ne reji… Şan tekniğine uzak, gırtlak bozucu angarya. O kadar özensiz, cavalacoz çalışma ki, bari ses renklerine dikkat edilseymiş. Ana karakterlerden mezzosoprano Marika rolüne soprano yazmışlar. Rolün inandırıcılığı da, gerçeklik duygusu da hepten yok olmuş. 

Opet Caner’in umurunda mı?

6) Liberal zihniyet, bizde, “kamu”nun üstlendiği “yüksek sanat”ın, “özel”in kapanında budanması anlamına gelir. Kamu yüksek sanat kurumlarıyla, özel sektör kurumları arasında geçişgenliğe yönelik ilk İslamcı irade beyanı, tüccar Genel Müdür’ün ağzından, 18 Kasım 2024’te, 1. Anadolu Opera ve Bale Festivali’nin tanıtım toplantısında duyulmuştu. Yani, özel bale okullarından, özel müzik dershanelerinden, vakıf nitelikli yapılanmalardan, DOB’a sanatçı geçişindeki yerleşik sınırlamalar, “özel”ler lehine fiilen kaldırılacak.

Opet Caner, bunun, İstanbul Operası’nda nasıl uygulanacağının ipucunu veriyor. Yeni Çağ’da, 27 Şubat 2024’te yayımlanan söyleşisinde, “…belki ileride Türkçe Şarkı Söyleme Merkezi de kurabiliriz. Tabii ki seve seve. Olur, neden olmasın?” diyor.

İDOB, “Türkçe Şarkı Söyleme Merkezi” kuracak. Opet’in, yerli ve milli bir merkez arayışında olduğunu siyasal “ağabey”lerine duyurma çabasının ötesinde, konunun tuhaf bir açılımı var: DOB sanatçıları Türkçe şarkı söylemeyi mi öğretecekler? Kime? Yoksa kendilerine mi öğretilecek? Kim öğretecek? “Türkçe şarkı”dan kasıt nedir? Örneğin, alaturka şarkılar da bu kapsama dahil midir? vb.

Türkiye Yüzyılı’nda yasayı falan takan yok ama, yine de DOB yasasının ne lafzı, ne de ruhu bu tür bir salaklığa izin veriyor.

Ama meseleye şu açıdan bakılsa; DOB sanatçıları, özel sektör sponsorluğunda, kamu yüksek sanat kurumları dışındaki kişiler ile “şarkı söyleme” merkezli bir faaliyet yürütse, o kişiler daha sonra DOB’a yatay geçiş yapabilse, ya da DOB temsillerinde doğrudan rol alabilse… Örneğin, Güzin Gürel Vakfı’nın sponsorluğunda kurulacak bir “Opera Stüdyosu” böyle bir işleve sahip olabilir mi?

Ama bu, DOB’un ontolojik yapısına doğrudan müdahale olur.

Opet Caner’in umurunda mı?

7) 2024, Türkiye-Avusturya Dostluk Anlaşması’nın 100., İşgücü Anlaşması’nın 60. yılı. Bu çerçevede, Avusturya Dışişleri Bakanı 13-14 Mayıs’ta resmi bir ziyarette bulunur. Beklenebileceği üzere, ana yemek “göç krizi”. Göç ambarına dönen Türkiye’nin, ambar kapağını sıkı tutup, AB ülkelerini koruması karşılığında, Saray’a siyasal destek, bizimkilerin ana kozu. Avusturya’nın eli mahkûm; anketlerde, eylül ayında yapılacak genel seçimlerde, yabancı düşmanı, aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPÖ) ilk sırada çıkıyor. Göç, Avusturya merkez sağ ve soluyla, kamuoyunu giderek daha çok endişelendiren konu. Yani, Türkiye’ye kıyak yapmak, gönlünü almak gerekiyor. 

Yöntemlerden biri, her zaman olduğu gibi, bizden övgüyle söz eden bir şeyler yapıp, ulusal gururumuzu okşamak.

Kültür diplomasisi.

Örneğin, neden opera konusu olmasın?

Ioan Holender (1935) adlı bir baritonları var. 1992-2010 yılları arasında, Viyana Devlet Operası’nın başında. O koltukta en uzun oturmuş kişi. Ödüller, jüriler, danışmanlıklar, eğitmenlikler… Opera dünyasının tanınanlarından. Avusturya’daki televizyon kanallarından ServusTv’de, “kulTour mit Holender” adlı bir program yapıyor. Avusturya Dışişleri Bakanı’nın ziyaretinden bir ay sonra, bu programın 12 ve 14 Haziran 2024 tarihlerinde yayımlanan bölümünü İstanbul’a ayırır: “Istanbul Schmelztiegel der Kulturen” (İstanbul, Kültürler Potası).

Milli Tacir ve Opet, kişisel ve kurumsal sosyal medya zemininde, programın kendilerinin göründüğü çok küçük bir bölümünü yayımlayıp, “İşte, Operamızı uluslararası ölçeğe taşıdığımızın resmidir” PR’ıyla, Saray’a sırnaşma çabalarına bir yenisini eklerler.

Merak bu ya; ServusTV’ye yazıp, programın bütününü göndermelerinin olanak dahilinde olup olmadığını sorduk. Gönderdiler. 25 dakikalık programın 12.6 dakikası müziğe ayrılmış, kalanı, Ayasofya, Sultanahmet, Eyüp Sultan camileri, Yerebatan Sarnıcı, Galata Köprüsü… Bol bol namaz, tesettür görüntüleri.

Müzik ile ilgili bölümün 6.91 dakikasında İDOB-AKM-Süreyya, 1.52 dakikasında Murat Cem Orhan ve CRR Salonu, 3.83 dakikasında ise Borusan Filarmoni’den söz ediliyor. 

AKM sahnesinde, Milli Tacir ve Opet, 2 dakikalık bir sürede, operamızı anlatmaya çalışıyorlar. Bu kadar naylon olunur! Ardından, Pansuman Remzi, 1.17 dakikalık bir zaman diliminde, Holender’e AKM’yi gezdiriyor, “yes… yes... yes” İngilizcesiyle soruları yanıtlıyor. Adam, doğal olarak, hemen karşıdaki camii soruyor. Pansuman, gururla, “yeni yapıldı” diyor. 

Programda, “Türkiye’de opera” imgesini oluşturan iki yapıta yer var: Uçan Hollandalı ve Tamino’nun Rüyası (Sihirli Flüt-Mozart) çocuk operası.

Uçan Hollandalı’yı, AKM fuayesinde, Alman rejisör Sebastian Welker anlatıyor. Usulen de olsa, bizden bir sanatçı yok. Alman yapımı gibi. Sahne görüntüleriyle birlikte, 2.03 dakika.

Süreyya’da ise, önce Opet ile kısa bir konuşma. Ardından,  Milli Tacir’in, birini kucağına aldığı çocuklar ile görüntüsü ve Tamino’nun Rüyası’ndan sahneler. Toplam 1.61 dakika.

Güzel, değil mi?

Opet ile Milli Tacir kendi kişisel PR’larını yapıyorlar. Tek bir opera sanatçısı, tek bir sözcükle dahi olsa katılmıyor, görülmüyor. Provanın nefes alıp verişini duyumsatacak tek bir sahne yok. Adamı siz yönlendireceksiniz. Dikkat çekici birkaç sahneyi siz ayarlayacaksınız. Opera’nın kurumsal kimliğini, atölyeleri falan... Tam tersine, bu ikisi, kamera önü marulu... Koca kurumu, ülkeyi temsil ediyorsunuz; sözlüye kalkmış öğrenci değilsiniz. “Yarabbi şükür! Yabancı televizyona çıkmak bize nasip oldu!” ezikliğiyle, yapay, hiçbir doğallığı olmayan… Neyse…

Bizim operamızdan hiçbir sanatçı ekran yüzü göremiyor ama, Borusan’a ayrılan bölümde tam tersi oluyor. Holender, sanat yönetmeni Aydın Dorsay’ın, Kocabıyık ailesini övüp, 95 kişilik orkestranın yalnızca 4 müzisyeninin kadrolu oluşunu belirtmesinden sonra, çoktan ayrılmış olan Avusturyalı şef Sascha Goetzel’e dikkat çekiyor. Ardından, Requiem (Mozart) konseri görüntüleri ve Zorlu sahnesi reklamı. Konserin 4 solistini, Giuliana Gianfaldoni (soprano), Cecilia Molinari (mezzo-soprano), İlker Arcayürek (tenor) ve Jongmin Park’ı (bas) tek tek tanıtıp, bir iki de laf ettiriyor. İlker Arcayürek’in, Avusturya’da büyümüş, İsviçre’de yaşayan bir sanatçı olduğunu belirtelim. 

Programın müzik bölümü, Holender’in, Borusan üzerinden, “özel sektör” övgüsüyle son buluyor.

Opet Caner’in umurunda mı?

8) İçinden geçtiğimiz koşullarda, etik yozlaşmanın hangi boyutlara ulaşabileceğinin çok güçlü bir göstergesi, Can Okan olayıdır. Siyasal arka planıyla birlikte, ayrı bir yazı olarak ele alınmayı hak ediyor. Bu yazı dizisinden hemen sonra, kapsamlı biçimde, kaleme alacağız.

Dikkat çeken ayrıntı, pedofili savının İDOB’un tüm kademelerinde yarattığı haklı antipati ve gerginliğe karşın, Opet’in “korumacı” tavrıdır. Şaşırtıcı değil. Anlatacağız.

Liberal zihniyet yüksek sanatın asit kuyusudur

Neoliberal hortum bütün dünyayı etkiliyor. Ancak bizimki gibi, yüksek sanatın çok derin kökleri olmayan toplumlarda, yıkım daha fazla duyumsanıyor. PR odaklı, hiçbir gerçekliği olmayan, kurumları ve sanatı adım adım çürüten bir süreç. Tabii, “her dönem kendine uygun kadrolar yaratır”, genel doğrusu bizi de es geçmiyor.

DOB’a yaşatılan “müzikal” terörü, yüksek sanatın canına okumakta. İslamcılar düzeyin daha da düşmesinden o kadar memnunlar ki, peşkir oğlanı yaptıkları Tan Sağtürk, 29 Haziran-13 Temmuz 2024’teki 7. Uluslararası Efes Opera ve Bale Festivali’nde sahnelenen 7 yapıtın 2’sinin müzikal olması emrini vermiş (Hisseli Harikalar Kumpanyası ve Evita), biri de zaten programa ilk kez konan çocuk operası (Barış Ormanı). Opera ile müzikalin farkını bilmeyen, Laik Cumhuriyet’in düşmanlarıyla işbirliğini yöneticilik yapmak zanneden biri için, ortada skandal denebilecek bir şey yok.

Ama ya Cumhuriyet gazetesi için?

Antalya DOB’un sahnelediği 7 Kocalı Hürmüz rezaleti, 2024-2025 sezonunda tam 6 kez haber yapılıyor (13/12, 15/12 2024 ile 26/2, 28/3, 1/5, 8/5 2025). Üstelik biri hariç tamamı AA’nın haberi. Diğeri de zaten onun kopyası. Oysa AA’nın yandaşlığı kimse için sır değil ki. Bu tür haber metinlerinde övgü, reklam içeriği baskın. Cumhuriyet’in ilgili servisi buna nasıl dikkat etmez?! Üzücü olanı, aynı dönemde, hiçbir opera ya da klasik bale yapıtının, bu uyduruk iş kadar haber konusu yapılmamış oluşu.

10 Aralık 2024’te, Öznur Oğraş Çolak imzalı bir övgü yazısında, bu kez Deli Dolu konu ediliyor. Ergen Caner’in her zamanki şap algısıyla dile getirdiklerine de yer verilirken, “Eserde diyalogların fazla olmasıyla oyunculuğun müzikten daha ön planda olduğunu görüyoruz.” denmesine karşın, bunun neden DT’de değil de, DOB’da sahnelendiğine yönelik en ufak bir ima dahi bulunmuyor.

Cumhuriyet, nedense, DOB’un PR içerikli bütün işlerine gözü kapalı kefil oluyor: ADOB’un Fındıkkıran’ı için sabahın 5’inde kuyruğa girilişi haberinden ki, bütünüyle AA metnidir (27 Aralık 2024), tasavvuf temalı Güldestan alkışına (16 Ağustos 2024), Tan Sağtürk ululamasından (1/9, 18/11 2024 vb.), Opet Caner övgüsüne ki, o da bir AA metnidir (8 Mayıs 2024). Listenin tamamına baktığınızda, gerçekten üzülüyorsunuz. Nereden nereye…

Ama en dikkat çekici olanı, Antalya ile ilgili haberlerin sayısal fazlalığı. Sanırsınız ki, opera ve bale cenneti bir kent. Oysa Antalya DOB’daki çürüme kolay algılanabilir boyutlarda değil; müdürlük, turistik hizmet veren özel şirkete dönmüş durumda. 

İki örnek:

Zafer İşgören adlı bir tenor var. Harbiden tüccar. Robinson Nobilis, Crown Plaza, Rixos, Max Royal Resorts ve Opet’in halasının Regnum Carya’sı gibi lüks otellerde, Opera Mutfak Takımı, Operacı Aşçılar, Arya Söyleyen Garsonlar, Şarkı Söyleyen Aşçılar Şovu adları altında, yanına birkaç sanatçıyı katıp, turistlere aryalar falan söylüyor. Yıllardır. İçkili mekânmış, yasaya aykırıymış, kurumsal saygınlığa uygun değilmiş… Hiçbiri bu kudurmuş tüccarın umurunda değil. Koruyanı olmasa, bu ölçüde şımarık olabilir mi?

Kendi LinkedIn hesabından verelim:

Hoş, tüccar deyince, kornocu Hakan Aydan Öz’ün hakkını yememek gerek. Belki de 1 numara odur. Çok yakın zamana kadar müdürlük koltuğunda oturan Mevzuat Akın ki, klarnetçi olmasına karşın, orkestra çukurundan hiç hazzetmeyen, aklı fikri yöneticilikte olup, sabah akşam mevzuat ezberleyen, Ankara’da fiyakalı bir koltuk için yıllardır AKP’li yöneticilerin ayakkabılarını parlatan biridir, bu Hakan Aydan Öz’ü orkestra müdürü yapmıştı. Adamın bir emprezaryo şirketi var. Tabii, eşi adına: Intermezzo Music Company / İntermezzo Müzik Organizasyon Turizm Ticaret Limited Şirketi. Lüks otellere, düğünlere orkestra üyesi ve solist servisi yapıyor, güzel komisyon cukkalıyor. Hem orkestra müdürü, hem de işveren olunca, bütün orkestra adamın ağzına bakıyor. Astığı astık, kestiği kestik. Hepsi içkili mekân; yasaya aykırı. Üstelik müdürün izni gerek. Mevzuat Akın durumdan fazlasıyla memnun. 

Neden? Yoksa o da mı yolunu buluyor?

Bilmem. Ama hakkında çok şikâyet vardı. Müfettiş doldu taştı. Sonunda istifa etti ya da ettirildi.

Her tür yemek, düğün, toplantı ve tanıtım organizasyonları için Antalya DOB’a başvurabilirsiniz.

 

Antalya dosyasını açmayalım; dört dörtlük bir kepazelik örneğidir. Daha neler var, bir bilseniz…

Ama Cumhuriyet gazetesi bambaşka bir Antalya DOB çiziyor.

Sultans of the Opera mı, kahrolsun Laik Cumhuriyet kültürü mü?

İslamcılar düşünürler; “Mademki DOB’un başına Tan Sağtürk, İstanbul’un başına da Caner Akgün gibi iki damardan Atatürkçü yiğit evladımızı yerleştirdik, artık şu Opera Festivali’ne gerçek bizi yansıtan bir şeyler koyabiliriz.”

Adamlar haklı; Türkiye Yüzyılı’ndayız.

16. Uluslararası İstanbul Opera ve Bale Festivali’ne, Sultans of the Opera adlı bir konser konur. İDOB orkestra ve korosu ile Pera Ensemble birlikte çalıp söyleyecekler. İDOB Orkestrası, kanun, ut, bendir, ney, rebab ile şenlenecek. İşin mimarı, orkestrayı da yönetecek olan, Mehmet Cemal Yeşilçay adını taşıyan kıymetimiz. 

Ama ne kıymet!

Önce kendisini tanıtalım. Sonra ne yapmak istediğine bakalım.

Kardeşimiz 1959 İstanbul doğumlu. Amcası “duahan” Hafız Nusret Yeşilçay. Fatih’te doğuyor (1924). İlkokuldan sonra, aile, gerçek ilmin Laik Cumhuriyet’in dinsiz okullarında değil, Fatih’in ünlü hocalarının “ön Kur’an dersleri” ile “Nuruosmaniye Kur’an kursu”nda olduğu inancıyla, üstadın buralarda, Arapça ve alaturka mûsiki öğrenmesini de sağlıyor. İlmi ve nefesi pek güçlü üstadımız, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, Cenab-ı Hakkın inayetiyle hızla yükselmeye başlıyor. 50’lerde cenneti yaşamaya başlayıp, torunu Mehmet kıymetimizin ifadesiyle, “Menderes’in protokol hocası” oluyor. Kör olası 27 Mayıs her şeyi alt üst edip, üstadı epey sıkıntıya sokana kadar. 

Mehmet C. Yeşilçay kardeşimizi yetiştiren, daha beşikteyken, ona tasavvufun nurlu ufkunu açan kişi bu hafız dedemiz. 

Yeşilçay kıymetimiz 9 yaşında, 1968’de, ailesiyle birlikte Almanya’ya taşınıyor. Gidiş nedenleri, dedenin soyadını taşıdığı için, babası hakkında siyasal dava açılmış olması; gıyabında 25 yıla mahkûm edilecek. Şeriatçılık suçlaması olmalı. (Kübra Türkyılmaz, 2 Arada 1 Derede, Youtube, 28 Ocak 2025)

Yok yok, Almanya’yı yadırgamıyor. Vatan-para ilişkisine liberal yaklaşımı, sorunu ortadan hızlıca kaldırıyor:

“Parayı nerede kazanırsan, sana nerede bakarlarsa, sen oralısın. Almanya da vatandır.” (A.g.y.)

Gidiş o gidiş. Kardeşimiz, vâsıta-i mûsiki sayesinde Almanya’da öyle şeyler keşfediyor, öyle şeyler yapıyor ki, “kalpleri küçülmüş, sırf mantıktan ibaret kalmış, ruhaniyet sorunu yaşayan” Almanlar ters yüz olup, İslam’ın ışığına başka türlü bakmaya başlıyorlar, kardeşimize en büyük müzik ödüllerini bahşediyorlar. (A.g.y)

Bu nasıl oluyor?

Dur; ondan önce, din kardeşimizin “mûsiki” kaynaklarına bakalım.

Alman toprağına ayak basınca, önce gitara heves ediyor. 19 yaşında Cinuçen Tanrıkorur ile tanışıyor ve “ud” çalmanın dini ve milli harsımıza daha uygun olduğunu öğrenip, gitarı bir kenara atıyor. Cinuçen hocasından hem “ud” öğreniyor, hem de, Laik Cumhuriyet rejiminin üzerini örtmeye çalıştığı milli ve dini kimliğimizin gerçek güzelliklerini. 

Cinuçen Tanrıkorur’u daha önce anlatmıştık; anımsıyorsunuz değil mi?

Böylece, alaturka “mûsiki” deryasına girmiş oluyor. Bu öyle bir derya ki, “Bizim komalar, makam müziğimiz Batı müziğinden çok çok daha ileride. Onlarda majör, minör; iki tane. Bizde 600 makam var.” (A.g.y)

Sonrasında, hep söylediğimiz şey oluyor. Kıymetli Yeşilçay, İslami duyarlılığı layıkıyla taşıyan alaturka “mûsiki”mizin, Batı müziğiyle desteklenip, senteze ulaşılmasının gereğine inanmaya başlıyor.

Ama bu ne tarihsel, ne de teknik açıdan olanaklı.

Yanılıyorsun; çağdaş müzik denilen atonal/deneysel katakoftiye kapılanırsan, olanaklar sınırsız.

Aynen öyle yapıyor; iki Alman “çağdaş” besteci, Günter Bialas ve Hans Werner Henze’den ders alıyor.

Artık “mûsiki” valizi dolmuş durumda. Sıra geldi dini ve milli kültürümüz ile Batı’nınkinin gerçekte o kadar farklı olmadığını, hepimizin aynı ve tek Allaha inandığımızı kanıtlamaya.

Üç dinin kaynaşması dünyaya ve ruhlara huzur nakşeyleyecek…

 

AB projesi olarak hazırladığı, Music For the One God’ın dünya prömiyeri, 2012 Nisan’ında, İstanbul’da, Aya İrini’de yapılacak. İslam, Hristiyan ve Yahudi dinlerinin “ibadetlerinin müzikte nasıl bir refleksiyonu” olduğunu göstermeyi amaçlıyor. Dönemin AB Bakanı “Bakara makara” Egemen Bağış, açılış konuşmasını yapıyor.

Ancak Mehmet kıymetimiz, Batı ile aynı Allaha inanmanın getirdiği “dini kültür”  ortaklığımızın, başka bir gerçeği de açık ettiğine inanmakta: “Bütün bu dinlerin, Osmanlı koruması altında nasıl yaşadığının en güzel örneği” olan bu çalışmasının, “Bizim nasıl bir ırk olduğumuzu gösterme fırsatı” verdiğini belirtiyor. Vermek istediği bu derin mesaja bizde burun kıvrılmış, ancak Batı hemen anlamıştır:

“Köln, Münih Filarmonileri eşliğinde, 200 kişilik toplulukla çıktım… Alman korolarına kelime-i tevhid  okuttum, zikirler üstüne okuttum. Konserlerden sonra Almanlar gelip, “sen ne yaptın, bana bir şeyler oldu” dediler. Orada da ruhaniyet sorunu var tabii. Kalp küçülmüş, sırf mantık kalmış. Cenab-ı Hakkın verdiği cevher yok olmuş, boş bir kalıp dolaştırıyorlar. Tabii, müzikle böyle bir manevi bombardıman olunca…ki müzik üniverseldir. Bach da der ya, Cenab-ı hak söylerdi, ben de yazardım.” (A.g.y)

Aa! Ama bu dinlerarası diyalog değil mi? FETÖ işi. Üstelik tam da 2012’de; İslamcıların Ergenekon ile Laik Cumhuriyet’in omurgasını çatlattıkları dönemde. AB projesi oluşu falan… 

Neyse ne! Adam Almanlarda bile İslami mayanın varlığından söz ediyor, sen de kalkmışsın… Aynı yıl, Avrupa’nın en büyük klasik müzik ödülü olan, Echo Klassik’i alıyor. “Sınırları Aşan Müzik” dalında. Daha önce Türk olarak, yalnızca Fazıl Say’a vermişlerdi, bu ödülü. Almanlar bir cevher görmüşler ki, ödülü vermişler.

Almanların İslami mayası mı var?

Elbette. AB’ye girişimizin en garanti yolu bu; kültürel ortaklık.

Vallahi anlamadım.

Goethe’yi duymuşsundur. Alman şair. Yeşilçay cevherimiz, “dünyanın en önemli şairi” olarak tanımladığı Goethe’nin, “senden daha iyi Müslüman” olduğunu, Doğu-Batı Divanı’nı yazarken, “Kur’an ayetlerini” okuduğunda, çocuk gibi ağladığını” söylüyor. 12 İmam’a gönderme olarak, 12 kitaptan oluşturduğu Divan’ındaki müthiş Muhammed kasidesine özellikle dikkat çekiyor. Ayrıca, Goethe tek değil ki; Alman Şansölye Angela Merkel de var.

Nee! Billahi beynim yandı!

Yanar tabii. Laik Cumhuriyet’in kofti eğitimi bu kadar işte. Kıymetimize kulak ver:

“Corona sırasında, Alman devleti bazı orkestralara yardım yaptı. Bize de. Özellikle Merkel istemiş. Meğer bizi takip ediyormuş. 150 000,00 euro verip, hayalimdeki projeyi gerçekleştirmemi sağladı. Oysa ben o kadar vermezler diye küçük bir proje düşünmüştüm. Gerçekleştirdiğim proje, Sultans of the Opera idi.” (A.g.y)

İşte, İstanbul Opera ve Bale Festivali’nde sahneye taşınan yapıt, Şansölye Merkel’in 150 000,00 euroya hazırlattığı o proje.

İçinde ne mi var?

Batılıların bize olan hayranlığı. 

Kıymetlimiz, “500, 600 sene boyunca Batı’nın bize hayran olduğunu, bu nedenle, neredeyse bütün önemli Barok dönem bestecilerinin sultan operaları bestelediklerini” belirttikten sonra, Laik Cumhuriyet yüzünden, “Biz kendimizi o kadar reddettik, benliğimizi o kadar kaybettik ki, Batı’nın bize hayranlığını, yok yok böyle bir şey olmamıştır, diye bir kenara ittik” diyor. Üstelik itenlerin başında, İzmir DOB Müdürü geliyormuş. 

Söz konusu hayranlığın kanıtı olarak, Barok dönemden, bize yanık 12 opera bulup, içlerinden 70 aryayı seçiyor, 22’sinin kaydı yapılıyor.

Peki, Batı’nın bize hayranlığına tekrar inanabilmemiz için ne yapmamız gerekiyor? 

Kopmuş olduğumuz, yabancılaştığımız köklerimizle yeniden buluşabilmemiz. Formül zor değil: 

1) Goethe’yi okumak.

2) Alaturka “mûsiki”mizi dinlemek. Özellikle Kâni Karaca, Bekir Sıtkı Sezgin, Hafız Kemal, Hafız Sami.

3) Taksim dinlemek: Tercihen Mesut Cemil, Tamburi Cemil Bey.

4) Mehmet Yeşiltaş fakiri dinlemek; ama 2 ay boyunca hiç Batı müziği dinlemeden. 

Bu işlemden sonra, aynaya baktığımızda, nasıl değişmiş olduğumuzu göreceğiz. Çünkü bunlar bizim DNA’mızda zaten var. (A.g.y)

Mehmet’imiz Almanya’da mukim. Yılda 5,6 kez İstanbul’a geliyor. Genelde Üsküdar’a. Orada güzel bir cemaat varmış, gençlerden çok umutlu. Ama şu aralar, “Diyarbakır’a mı taşınsam?” diye kendine soruyor. Çünkü “Medine dışında, en çok sahabe Diyarbakır’da yatıyor.”

Renkli adam, değil mi?

Osmanlı divan şairi Nabi’nin şiirlerini lied formunda bestelemiş. 3 Mayıs 2025’te, Dresden’de, katedralde çalınıyor. Sorun şu ki, Batı’da Türk dinleyeni pek yokmuş, hep Almanlar, yabancılar. Türkiye’de ise yaptıklarına burun kıvrılıp, “oryantalist” damgası vuruluyormuş. Bu yıla kadar devletimiz de pek ilgi göstermemiş ama, “Allah razı olsun, bu sene kapılar” açılmış. Kültür Bakanlığı, Sultans of the Opera’yı, 2 plak ve 350 sayfalık kitap olarak yayımlayıp, elçilere falan verip, “Bakın sizin dedeleriniz neler yapıyordu” mesajı üzerinden, Batılıların bize bakış açısının değişmesini sağlayacak. İnşallah, Bakanlık, bestelemiş olduğu Goethe’nin Divan’ıyla da ilgilenecek. 

Şimdiki projesiyse Türkiye Senfonisi, Bakanlık ile görüşmeler sürüyor. Proje gerçekleşirse, “Batı ile Türk müziği arasında bir sentez yaratıp, Türkiye’yi Batı’ya tanıtmak, bizim vatandaşlarımıza da, “Bakın, böyle bir tarafı da var Türkiye’nin”, demek” amacında.

Sanırım, yeterli.

Tamam da, şurası hâlâ açık değil, sanki. İslamcılar, arayıp da bulamayacakları böyle birini, neden bu yıla kadar mesafede tuttular ki? Hele Mücahit Mehmet’in  sözünü hiç sakınmadığı dikkate alınırsa:

“Ben kendimi bu Cumhuriyet’in insanı olarak görmüyorum. Bu cemiyetin bir parçası değilim… Burası bir fikir hapishanesi. Düşün, 800, 900 senelik bir kültürü bir gecede yok ediyorsunuz. Camilerdeki hitabeti, dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz. Turistiz biz burada. Bu engeli aşarsak, bir derya çıkar ortaya.” (A.g.y)

Bilmem. FETÖ nedeniyle olabilir mi? Malum, Almanya onların merkezi. Rabbimin bu temiz kulu da, dinlerarası diyalog falan deyince… Ülkede olsa, durumu hemen düzeltebilirdi. Tan Sağtürk nasıl becerdi.

Neyse, geç oldu ama Rahmet sonunda yolları kavuşturdu. Bilal Erdoğan kardeşimiz sağ olsun. Yeşiltaş’ın önünü açtı.

İnşallah, Operanın Sultanları’nın, Sultanların Operasına tebdilini görmek de nasip olur…

 

İstanbul Opera ve Bale Festivali ilk kez böyle ulvi, böyle Osmani, böyle milli bir sentezi yakalıyor. Sultans of the Opera “Biz ve Batı” bütünlüğünü yansıtan öyle etkileyici benzerliklere kapı aralıyor ki, örneğin, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin (1703-1780) “Hak Şerleri Hayr Eyler”iyle, Vivaldi’nin (1648-1771) “Svena Uccidi”sinden şu resitatif. Bu kadar mı benzerlik olabilir! 

Okuyun lütfen:

 

Hele bir de müziklerini dinleseniz. Hangisi İtalyan, hangisi bizimki asla ayırt edemezsiniz. Aynı Allaha inanmanın huzur ve heybet nakşeden vetiresi…

Aşağıdaki fotoğraf, o kutlu temsil gecesinin haşmetini ne de güzel resmeyliyor! 

 

 

Ha, bu arada, belki merak eden olur; Yeşilçay pirimizin “milli ve dini” kültürümüzün yapıtaşı saydığı alaturka müzik ile Batı’nın bize hayranlığı sonucu kurmaya çalıştıkları kültürel ortaklık, DOB’da en çok kimi etkilemiş olabilir?

Tek bir kişiyi: Dilruba Sultan.

Sultan’ın alaturkacı aileden gelip, ağabeyinin izinden, İTÜ alaturka konservatuarına girdiğini söylemiştik. Baba Hamdi Bilgi, Üsküdar Musiki Cemiyeti mensubu. Oğlu Furkan’a “milli mûsikimiz”in derinliğini öğretir. Furkan oğlumuz Tamburi Cemil Bey’in Saba Taksimi’ni dinleyince, kendinden geçer ve İTÜ’de klasik kemençeye yazılır. İki önemli isimden bolca feyz alır: Yeşiltaş’ın Pera Ensemble’ının kurucularından klasik kemençeci İhsan Özgen ve Yeşiltaş’ın rahle-i tedrisinden geçtiği Cinuçen Tanrıkorur. Sonrasında zaten önü açılacaktır: Alaattin Yavaşça, Bekir Sıtkı Sezgin, Ruhi Ayangil vb. Şimdilerde, İslamcıların 2008’de kurdukları İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu’nun üyesi. Bu topluluğun siyasal, kültürel ve ideolojik koordinatlarından söz etmeye gerek yok, sanırım.

İşte, Dilruba Sultan’ın alaturkayı hem “milli” hem de “klasik” zannetmesinin altında yatan, bu gerici, liberal aile ve İTÜ kültürüdür. Entelektüel kapasitesi ve eğitiminin zayıflığı buna eklenince, DOB’da “dış unsur” olarak algılanması zor olmamıştır. Ancak alaturka ve taşıdığı ideolojinin siyaseten meşru oluşunu yüksek sesle haykırmaya başlaması, eşinin müdür oluşuyla birlikte daha kolay hale gelince, gereğini yapmaya başlamıştır. 

Sultans of the Opera gösteriminden 2 ay sonra, Bloomberg’te, Aslı Şafak’la İşin Aslı adlı magazin programında, bakın neler söylüyor:

“Kendi müziğini bilmek en önemlisidir. [Çoksesli Batı müziğini kastederek] Bir klasik enstrümancı Arel-Ezgi sistemini, kendi müziğini bilmiyorsa, gerçekten eksiktir. Ben Gounod’nun, Stravinsky’nin bir eserini dinlediğimde, içindeki makamsal yapıyı duyuyorum. Burada hicaz yapmış adam, diyorum. İnanılmaz! Ondan sonra çağdaşına bakıyorum. Çağdaşı, Dede Efendi, Hacı Arif Bey. Bu çağdaşlardan etkilenmiş bunlar; araştırmış, makamsal yapımızı çözmüşler. Çünkü onların klasik müzik kültüründe böyle bir ezgi dilimi yok. Bizde var… Ben gerçek bir klasikçiyim. Klasik Türk müziği çok iyi bildiğim bir şey. Klasik Batı müziğini de çok iyi biliyorum.”

Gounod, çağdaşı Dede Efendi’den, Stravinsky de çağdaşı Hacı Arif Bey’den etkilenmiş. Bizim müziğimizi incelemişler. Hayran kalmış olmalılar ki, yapıtlarında kullanmışlar. Yeşilçay da “Batı’nın 500, 600 senelik Osmanlı hayranlığı”ndan söz etmiyor mu? 

Yeşilçay dopinginin coşturduğu Sultan’ın, sözü edilen programda size bir de özel armağanı var: Sadettin Kaynak’ın segâh makamındaki, Bir Rüzgârdır Gelir Geçer Sanmıştım’ı.

Tek bir yorum sözcüğü eklemeye gerek var mı? 

Liberal zihniyetin freni olmaz

Kamunun yüksek sanat kurumlarını hayalete çevirmenin iki sihirli sözcüğü, “liberal” ve “şirket”tir. Bu ikilinin Şark dünyasının şakşakçı kültürüyle evliliği, aklınıza gelebilecek her naylonun, PR marifetiyle, gerçekte çelik olduğu izlenimi yaratılmasının ön koşuludur. Bunu gayet iyi bilen Batılılar, bize gaz vermekte ustaca kullandıkları gibi, biz de kendi aramızda aynı anlam alanlarında dolaşırız.

İlk kural şudur: Övgü ne kadar kalınsa, inandırıcılığı o kadar fazladır.

Milli Tacir Tan Sağtürk’e, 4 Nisan 2024’te, Avrasya Kültür Fonu tarafından, Almatı’da (Kazakistan), “Yüksek Kültür Sanat Madalyası” veriliyor. Siyasal bir simge olduğunu, arka planını falan belirtmeye gerek yok. İlginç olan orası değil, törendeki şu cümlenin, tüccarın sosyal medyasında yer alışı:

“Sizin gibi, asırda ancak bir kez dünyaya gelen…” (Instagram, 5 Nisan 2024)

Bunu, bizim genel müdüre söylüyorlar. Resmi ağızdan.

DOB’un ve Genel Müdür’ünün sosyal medyası bütünüyle şirket/PR diline dönüşmüş durumda:

“Yıldızlarımız sizleri bekliyor… Bir coşku yaratıldığını düşünüyorum… Tüm biletler tükenmiştir… Müthiş koreografiler, şahane performanslar… Bir rekor kırılıyor… vb.”

Bu kurum artık kuyunun dibinde; nesini anlatalım!

Dünya Bale Günü’nün MDT’ye ayrılmasını mı? TÜİK verilerine dayanan, seyirci ve gelir rekorları haberlerini mi? DOB’un resmi instagram hesabının yorumlara kapatılmasını mı? Bu hesabın neredeyse yalnızca genel müdürünkinden repost’lar ile beslenir hale gelişini mi? Genel müdürün, Moskova Rus Bale Tiyatrosu’nun, 20-27 Şubat 2024 tarihleri arasında düzenlediği yarışmaya jüri başkan yardımcısı olarak davet edilişinin, sanatsal liyakat ile hiçbir ilişkisi olmayıp, bir yıl önce 9 kişilik o jürinin Türkiye’ye davet edilerek, Koluman Holding sponsorluğunda yedirilip, içirilip, gezdirilmesinin doğal sonucu olduğunu mu? Bir küçük şişe suyun 20 TL olduğu ADOB kantininin işletme ihalesinin, ayda yalnızca 4000 TL kira bedeliyle, Artukbey Kahve şirketine verilmiş olmasını mı? Bu yılki Aspendos Festivali rakamlarının koma durumunu işaret ettiğini mi? Milli Tacir Tan Sağtürk’ün, ticari faaliyet alanına ayakkabı işini de eklediğini mi?

Ayakkabı mı?

Bilmiyor musun? Bak:

store.tansagturk.com 

 

Bu düzeyin dili, bu bataklığın yazısı olmaz.

Bitirelim.

Sonuç

Laik Cumhuriyet’in asli unsuru DOB, yaşam ünitesine bağlanmış durumda. Bu noktaya nasıl gelindiği artık anlamlı bir soru değil. Biliniyor. Yüzlerce sayfa yazdık. Laik Cumhuriyet’in başına ne, neden geldiyse, DOB’un başına da geldi. 

İleride, tarih nezdinde sorulacak anlamlı soru şu olacak:

İslamcıların, bütün Cumhuriyet kurumları arasında, belki de en uzak, en yabancısı oldukları yüksek sanat kamu kurumlarının başında gelen DOB, bu saldırıya karşı neden ciddi bir direnç gösteremedi?

Bunun tarihsel, kurumsal ve kişisel nedenleri var. Tartışılmasının yeri burası değil. Ama bir konunun vurgulanma zorunluluğu var: İşbirlikçilik.

Ağacın kurtlarını, o arsız işbirlikçileri sayfalarca anlattık. En kalantorlarından, en ergenlerine… Onlar olmasalardı, İslamcıların bu kurumu düşürmeleri en azından bu kadar kolay olmazdı.

DOB elbet yaşam ünitesinden çıkacak. Opera ve balenin tüccar ve cahil yöneticilerinin yerini, bu sanatlara âşık, Laik Cumhuriyet ve yarattığı kurumun tarihsel değerinin anlamını bilen, liyakat sahibi düzgün insanlar alacak. Geri sayım çoktan başladı. İşbirlikçiler, “ne koparırsak kâr” psikolojisiyle, her olanağı kazanca çevirmek için, kapış kapış avuçluyorlar; paralar, koltuklar, roller…

Bir gün bu yıllar ve o işbirlikçiler nasıl mı anlatılacak?

Domuzun biri camiye girmiş. Zavallı imam kan ter içinde, çıkarmaya çalışıyor. Ne yaptıysa olmuyor. Uzaktan manzarayı izleyen baba erenler:

“Softanın domuzunu görmüştüm ama domuzun softasını görmemiştim.”

[email protected] 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.