Breadcrumb
Suriye Dosyası-5 | Suriye'de emperyalizmin 'sınırların kaderini belirleme hakkı'
Yayın Tarihi: 16.12.2024 , 09:08 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12
27 Kasım’da HTŞ önderliğinde Suriye’nin Türkiye sınırında yerleşik çetelerin başlattığı saldırı, on günde Esad yönetiminin devrilmesiyle sonuçlandı.
soL, “Suriye Dosyası” yazı dizisinde, bölgemizde çok önemli sonuçlar yaratacak olan bu tarihi süreci mercek altına alıyor.
Beşinci yazımızda, emperyalizmin, sınırları değiştirerek kendisi açısından daha kontrol edilebilir devletler yaratma arayışına göz atıyoruz.
Suriye'nin 13 yıl süren bir emperyalist müdahalenin sonunda yıkılması, bir kez daha sınırlar tartışmasını gündem getirdi. İsrail, Suriye'deki Dürzilerin "kaderlerini tayin hakkı"na yaslanarak güneydeki Süveyda ili civarını ilhak etmeye çalışıyor. Türkiye'de hem medya hem hükümet yanlıları, sınırların genişlemesini ve Suriye'nin bir kısmının ilhak edilmesi seçeneğini sürekli gündemde tutuyor. Suriye'nin kuzeybatısındaki Kürtler, Rojava'nın kaderinin ne olacağına dair başta ABD, Türkiye, HTŞ, İsrail ve Rojava'daki Arap aşiretlerinin dahil olduğu, çok aktörlü bir denklemde yanıt bulmaya çalışıyor. Lazkiye-Tartus sahil hattındaki Suriye Alevileri için soru işaretleri var.
Suriye yıkıldı ve sınırlar bir kez daha tartışmaya açıldı. Heyet Tahrir'uş Şam (HTŞ) öncülüğündeki yeni yönetim tüm kesimleri rahatlatmaya çalışsa da, Esad yönetiminin devrilmesi, ülkenin bir barut fıçısının tepesinde oturduğu gerçeğini değiştirmedi.
ABD, İsrail ve müttefiklerinin akbabalar gibi üzerine çöktüğü komşu ülkenin yağmalanmasında şimdiden kullanıma sokulmuş olan "kendi kaderini tayin hakkı" nereden geliyor?
Lenin aslında ne diyordu?
Bolşevik Devrimi'nin önderi Vladimir İlyiç Lenin, 1914 yılında kaleme aldığı "Ulusların Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkı" adlı kapsamlı eserinde ihtilalci, devrimi arayan bir örgütün ulusal soruna dair yapması gereken katkıyı formüle ediyor, dönemin diğer devrimci önderlerinin ve hareketlerinin ortaya koyduğu tutumu eleştiriyordu.
Eserin 4. Bölümü olan Ulusal Sorunda “Pratiklik” adlı bölümden uzunca bir alıntı yaparak başlayacağım. Birbirinden tamamen farklı onlarca ulusun hapishanesi olarak anılan Çarlık Rusyası'nda devrimi arayan Lenin, Rusya’da yükseltmeye çalıştığı işçi sınıfı mücadelesinin, adeta sömürge gibi idare edilen farklı coğrafyalarındaki bağımsızlık mücadelesinden proletarya devrimi için enerji çıkarmaya çalışıyordu. Ancak karnı bazı söylemlere toktu.
Alman devrimci Rosa Luxemburg'un, Bolşeviklere yönelttiği "programın 9. maddesinin 'pratik' hiçbir şey içermediği" eleştirisini ele alan Lenin, bu "pratiklik" talebinin üç şeyden birini ifade ettiğini söylüyordu:Tüm ulusal özlemlere destek; herhangi bir ulusun ayrılmaya dair talebine 'evet' veya 'hayır' cevabı; veya ulusal taleplerin genel olarak derhal 'pratik' olması.
Lenin şöyle devam ediyor: "'Pratiklik' talebinin üç olası anlamını da inceleyelim. Her ulusal hareketin başlangıcında doğal olarak liderliği üstlenen burjuvazi, tüm ulusal özlemlere destek vermenin pratik olduğunu söyler. Ancak, proletaryanın ulusal sorundaki politikası (diğerlerinde olduğu gibi) burjuvaziyi yalnızca belirli bir yönde destekler, ancak burjuvazinin genel siyasi hattıyla asla örtüşmez. İşçi sınıfı, burjuvaziyi yalnızca ulusal barışı güvence altına almak için (burjuvazinin tam olarak sağlayamayacağı ve yalnızca tam demokrasiyle elde edilebilecek olan), eşit hakları güvence altına almak ve sınıf mücadelesi için en iyi koşulları yaratmak için destekler. Bu nedenle, proleterler ulusal sorunda ilkelerini ileri sürdükleri burjuvazinin pratikliğine karşıdır; burjuvaziye her zaman yalnızca koşullu destek verirler. Burjuvazinin ulusal sorunda peşinde olduğu şey, ya kendi ulusu için ayrıcalıklar ya da onun için istisnai avantajlardır; buna 'pratik' olmak denir. Proletarya tüm ayrıcalıklara, tüm dışlayıcılığa karşıdır. 'Pratik' olmasını talep etmek, burjuvazinin öncülüğünü takip etmek, oportünizme düşmek anlamına gelir.
"Her ulus için ayrılma meselesine 'evet' veya 'hayır' cevabı verilmesi talebi çok 'pratik' görünebilir. Gerçekte saçmadır; teoride metafiziktir, pratikte ise proletaryayı burjuvazinin politikasına tabi kılmaya yol açar."
Lenin'in kafası netti: Kendi kaderini tayin hakkı "kategorik", yani tüm koşullardan bağımsız, her zaman geçerli gibi sunulmak istense de, önemli olan işçi sınıfının çıkarlarıydı, hakkın kendisi değil: "Burjuvazi her zaman ulusal taleplerini ön plana koyar ve bunu kategorik bir biçimde yapar. Ancak proletarya için bu talepler sınıf mücadelesinin çıkarlarına tabidir. Teorik olarak, burjuva-demokratik devrimin belirli bir ulusun başka bir ulustan ayrılmasıyla mı, yoksa ikincisiyle eşitliğiyle mi sonuçlanacağını önceden söyleyemezsiniz; her iki durumda da proletarya için önemli olan, sınıfının gelişimini sağlamaktır. Burjuvazi için önemli olan, 'kendi' ulusunun amaçlarını proletaryanın amaçlarından önde tutarak bu gelişimi engellemektir. İşte bu yüzden proletarya, tabiri caizse, kendi kaderini tayin hakkının tanınması için olumsuz bir taleple yetinir, hiçbir ulusa garanti vermez ve başka bir ulusun pahasına hiçbir şey vermeyi taahhüt etmez.
Bolşevik lidere göre burjuvazi, talebin "uygulanabilirliği" ile ilgilenir, bu nedenle, proletaryanın zararına, diğer ulusların burjuvazisiyle uzlaşma politikası değişmez. Ancak proletarya için önemli olan, sınıfını burjuvaziye karşı güçlendirmek ve kitleleri tutarlı demokrasi ve sosyalizm ruhuyla eğitmektir. Lenin'e göre bu yaklaşım "oportünistler açısından 'pratik' olmayabilir, ancak feodal toprak ağalarına ve milliyetçi burjuvaziye rağmen, daha büyük ulusal eşitlik ve barışın tek gerçek garantisidir."
Alıntı uzun, ama Lenin'in meseleye bir çeşit "kutsal hak" çerçevesinden değil, işçi sınıfının çıkarları açısından baktığını kavramak için öğretici:
"Proleterlerin ulusal sorundaki tüm görevi, her ulusun milliyetçi burjuvazisinin bakış açısından 'pratik değildir' çünkü proleterler, her tür milliyetçiliğe karşı oldukları için, 'soyut' eşitlik talep ederler; ilke olarak, ne kadar küçük olursa olsun, hiçbir ayrıcalık olmamasını talep ederler. Bunu kavrayamayan Rosa Luxemburg, pratikliğe yönelik yanlış yönlendirilmiş övgüsüyle, oportünistlere ve özellikle Büyük Rus milliyetçiliğine yönelik oportünist tavizlere kapıyı ardına kadar açmıştır.
Neden Büyük Rus? Çünkü Rusya'daki Büyük Ruslar ezen ulustur ve ulusal sorundaki oportünizm elbette ezilen uluslar arasında ezen uluslardan farklı bir şekilde ifade bulacaktır. Taleplerinin 'pratik' olduğu bahanesiyle, ezilen ulusların burjuvazisi proletaryayı özlemlerini koşulsuz olarak desteklemeye çağıracaktır. En pratik prosedür, tüm ulusların ayrılma hakkına sahip olmasından ziyade belirli bir ulusun ayrılması lehine açık bir 'evet' demektir!
Proletarya bu tür pratikliğe karşıdır. Eşitliği ve ulusal bir devlete eşit hakları tanırken, her şeyden önce tüm ulusların proleterlerinin ittifakını değerli görür ve en önde tutar ve herhangi bir ulusal talebi, herhangi bir ulusal ayrılığı işçilerin sınıf mücadelesi açısından değerlendirir. Bu pratiklik çağrısı aslında burjuva özlemlerinin eleştirel olmayan bir şekilde kabul edilmesi çağrısıdır.
Ayrılma hakkını destekleyerek, bize söylendiğine göre, ezilen ulusların burjuva milliyetçiliğini destekliyorsunuz. Rosa Luxemburg'un söylediği budur ve bu konuda tasfiyeci fikirlerin tek temsilcisi olan fırsatçı Semkovsky tarafından da, tasfiyeci gazetede yankılanmaktadır!
Bizim buna cevabımız şudur: Hayır, bu sorunun 'pratik' bir çözümü burjuvazi için önemlidir. İşçiler için önemli olan şey, iki eğilimin ilkelerini ayırt etmektir. Ezilen ulusun burjuvazisi ezenle savaştığı sürece, biz her zaman, her durumda ve herkesten daha güçlü bir şekilde yanındayız, çünkü biz baskının en sadık ve en tutarlı düşmanlarıyız. Ancak ezilen ulusun burjuvazisi kendi burjuva milliyetçiliğini savunduğu sürece, biz ona karşıyız. Ezen ulusun ayrıcalıklarına ve şiddetine karşı savaşırız ve ezilen ulusun ayrıcalıklar için çabalamasını hiçbir şekilde onaylamayız."1
Sol literatürde daha ilk başta UKKTH olarak kısaltılarak anlamından uzaklaştırılan yaklaşıma dair bu kadar uzun bir alıntı yapmamızın nedeni kolaycılığa ve “pratikliğe” karşı olmamızdır. Lenin ve Bolşeviklerin ulusal hareketlere karşı tutumu çok açıktır, eğer işçi sınıfı devrimi için ilerleticiyse desteklenir, değilse desteklenmez. Ezberler, kısa cevaplar, dar bakışlar, “bas geç”çilik yoktur.
Kısa bir tarihçe
Ulusal hareketler genel anlamda 19. yüzyılda yaygınlaşmış, 1. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında önce Lenin, sonrasında da ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından gündemde tutulmuştu.
Çarlık Rusyası'nın sömürge siyasetine karşı oluşan ulusal muhalefeti, Rusya'daki işçi sınıfı hareketiyle birleştiren Bolşevikler, başarılı Ekim Devrimi'nin ardından sözlerini tutmuş, pek çok örnekte ulusların bağımsızlık hakkını tanımıştır (bunlar arasında Ermenistan, Finlandiya, Estonya, Litvanya, Ukrayna, Gürcistan ve Polonya sayılabilir).
9 Kasım 1917 tarihinde açıklanan Barış Kararnamesi'yle Rusya'nın savaştan derhal çekildiği ilan edilmiştir. Savaşan tüm taraflara ateşkes çağrısı yapan açıklamayla barış görüşmelerine halkların temsilcilerinin katılması gereği bildirilir. Hükümetleri ve burjuvazi için yıllardır ölmekte olan işçi ve köylülerin barış sürecini örgütlemesi salık verilir. İtilaf Devletleri'yle yapılan gizli açıklamaları da ifşa eden Bolşevikler emperyalist çevreleri adım atmak zorunda bırakır. Bunun üzerine Wilson, 1918 yılında açıkladığı 14 maddelik "Wilson İlkeleri"yle kapitalizm koşullarında asla yerine getirilemeyecek talepler sıralar. Avrupalı emperyalist güçlerin sömürgeleri vardır, ABD'nin yoktur. ABD'nin ihtiyacı, "serbest piyasa"nın hakim olması ve sömürge devletlerin de ABD'nin ticaretine ve etkisine açılmasıdır.
Kapitalist yağma ekseninde savaşa devam eden Müttefik Devletler bu talepleri görmezden gelmeyi tercih edecek, ülkesindeki seçim arifesinde, daha kendi partisinin başkan adayının belirleneceği konferansta elenen Wilson ise kimse tarafından benimsenmeyen sözlerinin takipçisi olamayacaktır. 2. Dünya Savaşı'nın ardından kurulan Birleşmiş Milletler'in anlaşma metnine giren bu hak muğlak ifadeler içerecek şekilde geçiştirilmiş, neresinden tutulursa oraya çekilebilecek bir ifade olarak yer almıştır. Sosyalizmin faşizme karşı zafer kazanmasının ardından sosyalizmin küresel ölçekte prestijinin artmasıyla, emperyalist ülkelerin sömürge sahibi olmaları sorgulanmış, bu ülkelerdeki bağımsızlık mücadeleleri sosyalizan formlara bürünmüştür.
Suriye hep hedefteydi
Konumuz olan Suriye’ye dair yapılan emperyalist planlar Sykes-Picot Antlaşması'yla başlatılabilir. Çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisinin ardından Ortadoğu'daki hakimiyet bölgelerinin emperyalist ülkeler arasında paylaşılma planı, eşyanın doğasına uygundur. Uygun olmayan şey, emperyalistlerden emekçi halklar lehine bir çözüm beklemektir.
Yukarıdaki harita sadece dört ay hüküm süren Suriye Arap Krallığı'na ait. Osmanlı İmparatorluğu'nun Irak ve Filistin Cepheleri'nde İngilizlere yenilmesiyle beraber ayaklanan Arap aşiret liderleri kendilerine vaat edilen bağımsızlık hakkını kimseden olur beklemeden kullanmak istemiş, sonrasında Irak kralı olacak Haşimi Faysal’ı kral ilan etmişlerdir. Ancak emperyalistler arasında yapılmış anlaşmalarla uyumlu olmayan bu devlet 24 Temmuz 1920 günü dört saat süren Meyselun Muharebesi sonrasında Fransızlar tarafından ortadan kaldırılmıştır.
Soğuk Savaş sonrası dönem ve Perle
Sovyetler Birliği ve reel sosyalizmin çözülmesiyle beraber Soğuk Savaş ikliminde hayatta kalabilen kapitalist ancak sosyalizan rejimler yeni döneme ayak uydurmak durumunda kaldı. Artık bir orta yol mümkün olmadığı için bu rejimler emperyalizmle uyumlu olma yönüne doğru dümen kırdı. Bu tür ülkeler ekonomilerini piyasaya, uluslararası tekellere açsalar da ömürlerini doldurmuşlardı ve tasfiye edilmeleri gerekiyordu. Yugoslavya ile başlayan süreç Afganistan ve Irak ile devam etti. Sonrasında "Arap Baharı" sürecinde kapsamlı bir emperyalist saldırı başlatıldı.
Ancak Arap Baharı'ndan önce günümüzde Erdoğan ve Netanyahu önderliğinde uygulanan planın öncülü ABD çevrelerinde konuşuluyordu. 1941 doğumlu Richard Perle, devletli kariyerine Senato Silahlı Kuvvetler Komitesinde başlayan bir siyasetçi. Ronald Reagan başkanlığı sırasında Savunma Bakanlığı'na bağlı Küresel Stratejik Olaylar sorumlusu. Sonrasında ise oğul Bush döneminde Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in danışmanı. Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğu yalanını ortaya atan, Irak Savaşı’nın baş sorumlularından.
Perle, 1996 yılında İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’ya sunulmak üzere “Clean Break” (Tam Kopuş) adlı bir rapor hazırlıyor. Raporda İsrail’in güvenlik sorunlarının çözülmesi için saldırgan adımlar atılması salık veriliyor. Çok kapsamlı olan rapor, şu şekilde özetlenebilir:
- İsrail, tüm Arap coğrafyasıyla kalıcı barış yerine Ürdün ve Türkiye ile beraber, barışın önünde engel olan unsurları durdurmak, iç düzenlerini bozmak ve tasfiye etmek yönünde adım atmalıdır.
- Filistin ile ilişkilerin doğası değiştirilmeli, sınır ötesi harekât seçeneği hiç bırakılmamalı, Arafat yönetimine alternatifler aranmalıdır.
- ABD ile ilişkiler kendi kendine yetebilirlik ve stratejik işbirliği çerçevesinde güncellenmelidir.
- Kuzey sınırındaki Lübnan içindeki tehditlerle yüzleşilmeli, Hizbullah, Suriye ve İran ile hesaplaşılmalı. Özellikle Suriye’nin Lübnan’daki saldırılarına Suriye’ye yönelik saldırılarla cevap verilmelidir.
- Suriye rejiminin ipliği uluslararası kamuoyunda pazara çıkarılmalı, kitle imha silahlarına sahip olduğu belirtilip Golan Tepeleri işgalinin asla pazarlık konusu olmadığı vurgulanmalıdır.
- Ürdün ve Türkiye’nin desteğiyle Suriye’deki rejim zayıflatılmalı, geriletilmeli ve olabiliyorsa tasfiye edilmelidir. Benzer bir odak noktası da Saddam Hüseyin’dir. İsrail’in stratejik hedeflerinden birisi Irak’ta Saddam’ın iktidardan düşürülmesi olmalıdır.
- İsrail’in bu yenilenen bakış açısının olmazsa olmazı engelleyici (preemptive) bakış açısıdır. Böylece etkiye tepki veren, stratejik olarak geri çekilen bakış açısı terk edilir ve düşman saldırmadan adım atılır.
Ne kadar tanıdık değil mi? Arap Baharı adlı emperyalist müdahale ile atılan adımların emperyalist merkezlerde yapılan önceki planlardan beslendiği açıkça görülüyor.
Emperyalizmin abecesi
Soğuk Savaş’ın ardından önce Yugoslavya, Libya, Irak gibi ülkelerde yürütülen siyasi atomizasyon sürecini gördük. Bu süreç bugün Suriye’de yürürlüğe konuluyor. Sürecin her coğrafyaya özgün dokunuşlara açık olmakla birlikte ana eksenlerini bugün ortaya koyabiliyoruz:
- İktidardaki rejim ile emperyalist merkezler arasında diplomatik ilişkilerin başlatıldığına yönelik kamuoyu/halkla ilişkiler çalışmalarının başlatılması. Miloseviç-Saddam Hüseyin-Kaddafi ile görüşmeler hatırlanacaktır.
- Bu rejimleri kamuoyu önünde halk düşmanı ilan etmek. İç siyasetteki muhalefetle emperyalist bağlantılar. İktidarı kendi halkına karşı silah kullanmakla, kitle imha silahları kullanmakla, hatta Suriye örneğinde kimyasal silah kullanmakla itham etmek.
- Asla tek bir ülke silahlı kuvvetleriyle saldırmamak. Olabiliyorsa bir milis kuvveti, bu yeterli olmuyorsa birden çok devlet silahlı kuvvetinin dahil olduğu veya NATO gibi örgütler eliyle silahlı müdahale.
- Rejimi devirince iktidarı alabilecek, olabiliyorsa kesintisiz bir rejim garantisi veren siyasi aktörlerle anlaşarak rejim değişikliği. Yugoslavya örneğinde bu kişi Vojislav Kostunica olmuş, başa geçen rejim Miloseviç’i emperyalistlerin mahkemesine teslim etmiştir.
- “Özgürleştirilen” ülkede her türlü ulusal, etnik ayrımın körüklenmesi, milliyetçi örgütlere silah desteği verilerek ayrılıkçılığın desteklenmesi. Bu sayede bölgeye “barış gücü” çerçevesinde farklı uluslardan silahlı kuvvetlerin yerleşmesi ve asla terk edilmeyecek üsler kurulması. Bu uygulamanın ifrada vardırıldığı yer Kosova’dır. Doğrudan ABD askeri üssü korumasında kurularak Sırbistan koparılan bu Arnavut milliyetçisi devlet, bölgede emperyalizmin planlarının işlemesi için elde tutulan bir kozdur. Her türlü kuralsızlığın hüküm sürdüğü ülke gerektiğinde emperyalist müdahale için hazır tutulur.
Suriye planlarının tamamı bölünme içeriyor
Bugün Suriye’ye dair yapılan binbir plan Suriye halkını bir bütün olarak görmemekte, onu emperyalist planlara göre çoktan bölmelere ayırmış durumdadır. Kürtler, Araplar, Nusayriler, Sünniler vb. Belki de bu planların en gayretkeşi İsrail Ordu sözcüsü Arye Şaruz Şalikar tarafından sosyal medya hesabından açıklandı.
Buna göre cihatçı muhaliflerin hakimiyetinde bir merkezi devlet. Kıyı bölgelerinde kurulacak bir Alevi devleti ve İsrail ile sınır komşusu olacak şekilde toprakları artırılacak olan Kürt devleti.
Almanya doğumlu bir Yahudi olan Şalikar görmezden gelinebilir elbette. Ancak Irak’ta yaşanan süreçler hatırlandığında İsrail’in en çok işine gelecek olan çözümlerden birisinin bu olduğu kolaylıkla ileri sürülebilir. Hizbullah’ın Lübnan’da ateşkes halinde olması, son gelişmelerin ardından Hamas’ın Gazze’de ateşkesi görüşebileceklerine ve İsrail’in Gazze’de kalıcı askeri üsler tesis edebileceğine yönelik açıklamaları hatırlansın. Bunun üzerine bir daha bir tehlike olamayacak derecede sakatlanmış, bölünerek parçalara ayrılmış bir Suriye en çok emperyalizmin ve siyonizmin işine yarayacaktır.
**
Suriye’de emperyalistler şimdilik kazanmış durumda. İşlerine geldiği zaman kullandıkları "kaderini tayin etme hakkı" sayesinde yeni sınırlar çizmeye hazır gözüküyorlar. Ancak tarih bize bunun dışında bir şey söylüyor. Emperyalizmi ve kapitalizmi karşılarına alan farklı uluslardan, farklı etnik kökenden, farklı inançlardan proletarya devrim için bir araya geldiğinde tüm bu planlar çöpe atılır. Holdinglerin ve tarikatların cumhuriyetini ülkemizde kurmaya çalışan sermaye sınıfına karşı Türkiye işçi sınıfı kazanım elde ettikçe, ülkemizde estirilen yeni-Osmanlıcı dalga geriletilecek, bu sarsıntının bölgemizde de olumlu etkileri görülecektir. Er ya da geç…
SON YAZIDA:
- Suriye'de yaşananların Türkiye'ye yansıması ne oldu?
- 1https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1914/self-det/ch04.htm
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.







