Sayfa yolu
SÖYLEŞİ | 'Sandıktan umudunu kesen işçi sınıfı kendini temsil etmenin yolunu bulacak'
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Dış Haberler
Yayın Tarihi: 06.05.2022 , 07:42 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Fransız başkanlık seçimleri geçtiğimiz hafta tamamlandı; ancak seçim sonuçları üzerine tartışmalar sürüyor. Peki, ikinci turun sonunda, seçim sonuçları bize ne söylüyor? En başta göze çarpan sonucun, yani Macron’un %58 oyla ikinci kez galip gelmesinin, seçimlerin de, Fransa’daki toplumsal düzenin de esas sahibi olan sınıfın, sermayenin, Macron’un ilk beş yıllık performansını ödüllendirdiğini, ona bir beş yıl daha verdiklerini gösterdiği söylenebilir. Hak etmedi değil. Beş yıl önce aşırı sağa karşı “orta yolcu, sağduyulu, genç başkan” övgüleri ile göreve gelen Macron, sermaye lehine o kadar çalıştı ki, halk tarafından ona takılan “zenginlerin başkanı” lakabının hakkını verdi. Askeri harcamaları artırdı, büyük sermayeye vergi muafiyetleri getirdi, Fransız emperyalizminin ülke dışındaki saldırganlığını besledi. 2018-2019’da Fransa’nın ve tüm dünyanın gündemine damga vuran “sarı yelekliler”in ekonomik adaletsizliklere, pahalılığa, geçinememeye isyanları üzerinden haftalarca süren, belki 2020’de pandemi patlak vermemiş olsaydı daha da sürecek olan sokak protestolarını görülmemiş bir şiddetle bastırdı. Bu doğrultuda, ikinci dönemde de üzerine düşen görevi yapacak gibi görünüyor. Örneğin ilk icraatlerinden biri olarak, seçim yarışı sırasında gönülsüzce geri çektiği emeklilik yaşını 62’den 65’e yükseltme iddiasını da Haziran sonrası yeniden ısıtması beklenebilir. Diğer yandan çoğunluğu yoksullardan oluşan 13 milyon Fransız yurttaşının seçim yaklaşırken “emeklilik yaşını 60’a düşüreceğim” gibi popülist söylemlerde bulunsa da yedi göbekten faşist bir adaya oy verebilmiş olması da yine sermayenin başarı hanesine yazılması gereken bir sonuç.
Elbette seçimin bunun dışındaki sonuçlarına da bakmakta fayda var.
35 yaşın altındaki seçmenlerin yüzde 40'ı oy kullanmadı, geçersiz oyların oranı adayların aldığı oya yakın oldu
Bu seçim hakkında belki de kimin lehine sonuçlandığından daha dikkat çekici olan seçime katılım oranları oldu. Fransa gibi seçime katılımın tek değilse de önemli siyasi katılım göstergelerinden biri olduğu bir ülkede, her iki turda da rekor derecede düşük katılım oranları gerçekleşti. Yaklaşık yüzde yetmiş düzeyinde olan katılım son elli yılın da en düşük oranı. Özellikle iki adayın yarıştığı ikinci turda, 35 yaşın altındaki seçmenlerin %40’ı oy vermemiş durumdaydı. Dahası, Macron ve Le Pen arasında bir tercihte bulunulması beklenen seçmenler, “böyle bir tercihte bulunmamayı” tercih etti, öyle ki ikinci turda oy kullanmayanlar, geçersiz (iki adayın da üstünü karalayarak pusulayı sandığa atma gibi örnekler) ya da boş oy kullananların toplam sayısı adayların aldığı oylara son derece yakındı. Dolayısıyla burjuva seçim sisteminin bütün taraflılığını, adaletsizliği bir kenara bıraksak bile not etmemiz gerekir ki, oyların çoğunu alarak galip gelen Macron, aslında yurttaşların çoğunluğundan destek almış değil. Biraz da bu nedenle, Haziran ayındaki parlamento seçimlerinde de Macron’un çoğunluğu alıp alamayacağı tartışılıyor. Zira Fransa’da başkanlık sistemi olmasına rağmen parlamentoda ağırlık başkanın partisinde değilse, icraatleri istediği hızda ilerleyemeyebiliyor. Yeni dönemde Macron’un ne kadar rahat olacağı Haziran’da netleşmiş olacak. Başkanlık seçimlerinde ilk turda Macron’un rakiplerinden olan Boyun Eğmeyen Fransa adayı Mélenchon, şu günlerde, Yeşiller, Komünist Parti ve Sosyalist Parti’yi bir ittifakta buluştururak çoğunluğu elde etmek için uğraş veriyor. Öte yandan, sandıktan beklentinin düşmüş olması, vaatlerin ilgi uyandırmıyor olması üzerine düşünülmesi gereken esas mesele.
İşçi düşmanı iki adayın birbiri ile kapışması
Ancak oy kullanmama, yalnızca ilgisizliğin, heyecansızlığın göstergesi değil, aynı zamanda bir tavır. Şöyle ki, bu oranda özellikle solcuların ikinci turda iki sağcıdan birine oy verip elini kirletmek istememesi ve boykot kararı almış olmasının da payı var. Her ne kadar birisi ırkçı, faşist, göçmen düşmanı ya da Rus ajanı olarak şeytanlaştırılsa da, birbirlerinden ancak nüans farklılıkları bulunan ve özünde ikisi de Fransa’nın bir sermaye diktatörlüğü olarak devamından yana olan iki adayı da istemediklerini göstermeye çalıştı birçok Fransız emekçisi. Ortada bir burjuva demokrasisi bile yok, işçi düşmanı iki adayın birbiri ile kapışması var ve ikisini de istemiyoruz mesajı verilmek istendi.
Ortada herhangi bir 'aşırılık' yok
Peki ilk tura geri dönecek olursak, “sol bölündü meydan sağcılara kaldı” eleştirilerine hak verebilir miyiz? Hatırlayalım, birinci turda, 2017 seçimlerinde birlikte hareket eden iki özne, Fransız KP ve sosyalistler (Boyun Eğmeyen Fransa) bu kez ayrı adaylar çıkarmış, Fransız Komünist Partisi lideri Fabien Roussel yüzde iki, Mélenchon yüzde yirmi iki civarı oy almıştı. İki adayın da programı temelde sosyal demokrat-reformist unsurlar içeriyor. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ise kimsenin derdi değil. Dolayısıyla bu adaylar hümanizmden, haklardan ya da toplumun harmonisi gibi söylemlerden söz ettiler; ancak örneğin sarı yelekliler ile Fransız sermayesini, metro işçileri ile silah tekellerini nasıl buluşturacaklarını anlatmadılar. Elbette burada, bu adayların destek aldıkları işçi sendikalarının, CGT gibi tarihsel konfederasyonların yıllardır uzlaşmacı bir pozisyonda kalmış olmalarının da payı var. Tersinden, Mélenchon gibi bir aday ikinci tura kalsa ve seçilseydi? O zaman ya toplumsal uyum gibi büyük laflar ederken sermayeye şoförlük eden ve ama sıfatı solcu-sosyalist olan bir başkan görecektik, yani bir tür Fransız modeli Syriza vakası olacaktı, ya da Mélenchon’un radikalleşip sermaye sınıfını karşısına alması gerekecekti, ki bu arkasında örgütlü bir işçi sınıfı desteği olmadan son derece zor. Zaten Mélenchon da böyle radikal bir tavırdansa olabildiğince geniş bir kesimi kucaklamayı tercih eden, çizgilerini esneten bir lider olmayı seçti. Ana akım medyanın “aşırı solcu” diye bu sefer de diğer taraftan kendisini öcüleştirmesi, Macron’un işini kolaylaştırma çabasının bir ürünü, yoksa ortada herhangi bir “aşırılık” yok.
Fransa Devrimci Komünist Partisi (PCRF) adayı Brossard: “Güçlü bir solun olmamasında belirli tarihsel kökenler var”
12 ve 19 Haziran'da gerçekleşecek genel seçimler öncesi, Fransa Devrimci Komünist Partisi (PCRF) adayı Jean Christophe Brossard ile Fransa başkanlık seçimleri ve genel seçim hazırlıkları hakkında konuştuk. Brossard, aynı zamanda genel seçimler için Paris Saint Denis banliyösü adayı.
Başkanlık seçiminde Emmanuel Macron’un kazanması Fransa medyasında beklenen bir olay olarak yer aldı. Seçim yarışı da aşırı sağcı adaylar Le Pen, Eric Zemmour ve sosyal demokrat aday Jean Luc Mélenchon arasında geçti. Fransa’da seçim yarışının soldan ziyade sağcı adaylar arasında geçmesini PCRF nasıl değerlendiriyor?
Fransa'da, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana, egemen sınıfın cumhuriyetçi partiler arasında tercih yaptığını görüyoruz. Cumhuriyetçiler (Les Républicains) egemen sınıf için temeli oluşturuyordu. Parlamenter sistem de geniş bir merkez bloğa izin veren bir yapıya sahipti. Cumhuriyetçi partilerin temelde iki toplumsal temeli vardı: Birincisi küçük mülkiyet sahipleri, ulusal düzeydeki şirket sahipleri, ikincisi ise bürokrasinin parçası olan kesim. Hem ülke içinde hem de uluslararası arenada çatışmaların şiddetlenmesi, Nicolas Sarkozy, François Fillon, François Hollande gibi isimlerin 2000’li yıllara gelindiğinde partilerini itibarsızlaştırmasına neden oldu. Cumhuriyetçiler örneğin kendi çıkarları doğrultusunda siyasetin giderek dışında kaldılar. Bir yandan da büyük Fransız tekelleri için bir toplumsal ve siyasal meşruiyet alanı gerekiyordu. Çünkü bu tekeller hem ulusal hem de uluslararası çıkarlara sahipler. Örneğin Afrika’da bu patronların büyük çıkarları var ve siyasi bir meşruiyet alanına ihtiyacı var. Bu alanı kim somutlaştırabilir? Örneğin, Eric Zemmour radikalleşmiş bir iktidar rolü oynuyor. Le Pen'den farkı onun gerçekten, açıkça faşist olmasıdır. Vichy rejimine benzer bir rejimi geri getirmek istiyor, faşist paramiliter gruplarla yeni bir kimlik üretmek istiyor. Dolayısıyla Le Pen ve Zemmour etrafında sağcı Macron’u da merkez gibi gösteren yeni gerici bir blok oluştuğunu görüyoruz.
Peki seçime giren sol partiler için nasıl bir değerlendirme yapabiliriz?
Tersinden düşünürsek güçlü bir solun olmamasında da belirli tarihsel kökenler var. Sosyalist Parti (PS) ve Fransız Komünist Partisi (PCF) tabanında sürekli artan bir parçalanma söz konusu. Bu partilerin toplumsal temeli son seçimlerde ya sandığa gitmeyen seçmeni oluşturuyor ya da sosyal demokrasiyi temsil eden Jean Luc Mélenchon’un partisi Halk Birliği’ne (Union Populaire) doğru kayıyor. Seçime katılan diğer sol partileri ise işçiler arasında derin bir toplumsal örgütlenmesi olmayan troçkist partiler oluşturuyor. Mélenchon’un ikinci tura kalmak için tüm sol seçmen kitlesini toplamak gibi bir amacı var ve bu amaç çok stratejik kalıyor. Hem söylemsel hem de talepler düzeyinde Fransa’da bu partinin Podemos ve Syriza örneklerine çok benzediğini söyleyebiliriz. Sandığa gitmeyen seçmenin ise siyasetten uzak olduğunu söyleyemeyiz. Daha çok örneğin son senelerin en büyük toplumsal hareketi diyebileceğimiz Sarı Yelekliler hareketinin toplumsal tabanını ise sandığa gitmeyen ancak politik bir toplam oluşturuyor.
Sandığa gitmeyen seçmenlerin çoğunluğunu gençler oluşturuyor. Bir yandan da partilerin seçim vaatlerinde gençlere ayırdıkları yer ya çok sınırlı ya da yok.
Evet, özellikle çalışan gençlerde bu durum söz konusu. Son senelerde güvencesiz sözleşmelerle çalıştırılan genç sayısında bir patlama yaşandı. Özellikle yemek ve market kuryeliği, şoförlük gibi hizmet sektörü kısa süreli sözleşmelerle çok güvencesiz bir hal aldı. Güvencesiz süreli sözleşme çeşitleri de 2000’li yıllarda ortaya çıktı. Sosyal demokratların vaatleri de genelde bu biçimde çalışan genç işçiler değil, öğrenciler için. Ancak zaten yaşam pahalılığı ile birlikte öğrenciler çalışmak zorunda kalıyor.
'Göçmenlerin araçsallaştırılmasına karşıyız'
Fransa’da çokça tartışılan ve seçim tartışmalarında da ana başlıklardan birini oluşturan bir konuya gelelim. Aşırı sağın belki de toplumsal bir meşruiyet kazanmasında en büyük etken göçmen karşıtlığı. Hatta insan hakları, ifade özgürlüğü gibi vurgular seçimde sağın ırkçı vaatleri karşısında oldukça zayıf kaldı. Fransa’daki bu ırkçı toplumsal taban hakkında ve göçmenlerin, müslüman toplulukların Fransa siyasetindeki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bizim bu konuya bakışımız klasik Marksist bakış açısına dayanıyor. Din bağlama, coğrafyaya göre belirleniyor. Sömürge geçmişine sahip ve emperyalist bir ülke olan Fransa'da, sorun çoğu Müslüman grubun da dahil olduğu işçiler özellikle oturma izni olmayan işçiler ve göçmen işçilerdir. Siyasal İslam Fransa için bir tehlike değil, çok açık. Bu bir iç tehlike değil, asla olmayacak. Bu açıdan Türkiye ile durum çok farklı. Aynı rolü oynamadığı için egemen sınıfları düşünmeliyiz bu noktada. Daha çok bir araçsallaştırma söz konusu burada. Le Pen ve Zemmour toplumsal tabanı olan göçmen karşıtlığını somutlaştırıyorlar, devlet bürokrasisi de elbette bu durumu destekliyor. Örneğin hem Cezayir için hem uluslararası operasyonlar için bu ırkçı fantezileri tekrarlıyorlar. Müslüman karşıtlığı ile işçileri bölüyorlar, burjuvazi ile de gerici biçimde göçmen karşıtlığı üzerinden ittifaklarını sağlamlaştırıyorlar. Örneğin Zemmour, göçmenlerin kimlik kaybına neden olduğunu söylüyor, Fransız vatandaşlığının kaybı. Bu nedenle, İslamofobi ile mücadele bizim için ilerici bir karaktere sahip. Her halükarda Fransa'da, örneğin çalıştığımız mahallelerde, örneğin Filistin savaşı ile ilgili konularda bizim için önemli olabilecek güçlü bir Müslüman işçi topluluğu var. Bu nedenle göçmenlerin araçsallaştırılmasına karşıyız, Fransa'da 80'li, 90'lı yıllardan beri çalışan bu topluluklar işçi sınıfının bir parçası. Öte yandan, islamofobi egemen sınıfın bir aracıdır, yani Zemmour, Le Pen'in İslamofobik saldırıları var ama bir yandan da Suudi Arabistan ile ekonomik ilişkileri devam ediyor. Bu gerçekten ikiyüzlülük.
Faşist söylemlerin bu kadar güçlenmesi ve Macron hükümetinin baskıcı politikalarını düşündüğümüzde Fransa’da köklü bir değişim sürecinden bahsedebilir miyiz?
Eğer demek istediğin bir faşizm süreci ise bunun için birkaç kriterden bahsetmemiz gerekir. Örneğin birincisi devlet aygıtı yargı açısından nasıl işliyor? Devletin, sermayenin ve bürokrasinin giderek iç içe girdiği bir süreçten bahsediyoruz ki bu elbette endişe verici. Diğer yandan protesto özgürlüğü, bilgiye erişim özgürlüğü, sendikal haklar konusunda ciddi bir geri gidiş söz konusu. Örneğin Sarı Yelekliler yürüyüşlerinde polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybeden insanlar var. İnsan hakları ise hukûmet tarafından hep Libya’daki, Afrika’daki, Barkan’daki, Mali’deki operasyonları meşrulaştırmak için kullanılıyor.
Peki bu süreci nasıl engelleyebiliriz?
İşçi sınıfı mücadelesine odaklanmak aynı zamanda demokratik haklar için de mücadele etmek anlamına geliyor. Çünkü polis şiddeti her zaman işçi ve göçmenlerin yaşadığı mahallelerde meydana geliyor ya da en çok onların özgürlükleri ve hakları kısıtlanıyor. Biz de özellikle o mahallelerde çalışma yapıyoruz, tartışmalar düzenliyor ve yerel düzeyde işçilerin ve göçmenlerin sorunları için mücadele ediyoruz.
Son olarak seçim sonuçlarını da hesaba kattığımızda bizi nasıl bir siyasi hava bekliyor, PCRF genel seçimler için ne planlıyor?
Öncelikle başkanlık seçimlerinde baraj ciddi bir sorun ve Macron bundan faydalanmaya devam ediyor. 2017’de de benzer bir tabloyla karşılaşmıştık. Ancak asıl sorun Fransa sağının sağlam ve örgütlü bir tabanının olması, Fransa solunun tabanının ise her geçen gün daha az kesiminin sandığa gitmesi. Bu anlamda Macron’un seçileceğinden emin olduğu, her geçen gün fazla insanın seçimden umudunu kestiği bir dönem yaşıyoruz. Gelecek seçimler daha kırılgan ve zorlu geçecek.
Genel seçimler ise mecliste de sağın çoğunluğu elde etme ihtimali olduğu için önem arz ediyor. Çünkü Zemmour’un Le Pen’i destekleme ihtimali yüksek. Melenchon’un partisi ve sol ise mecliste çoğunluğu birlikte sağlamaya çalışacaklar. Dolayısıyla siyasal bloğun yeniden yapılanması söz konusu. Bu siyasal atmosferde ben de Paris’in Saint Denis banliyösünden adayım. Seçimler biçim için somut eylemlerimizi göstermek, daha görünür olmamız için bir fırsat. Biz seçilmenin peşinde değiliz, tam tersine işçi sınıfını temsil etmeyen bir seçim atmosferine karşı durmak istiyoruz. Saint Denis de işçi ve göçmenlerin yoğunlukta olduğu bir bölge ve yerel ölçekte bu gibi mahallelerde çalışmamızı yürütmek istiyoruz. Aynı biçimde Marsilya’da da bir adayımız var.
'Yeni Sarı Yelekliler hareketleri uzak değil'
Son olarak Fransa’da beşinci cumhuriyet yanılsamasının giderek kaybolduğu bir dönemdeyiz. Yeni Sarı Yelekliler hareketleri uzak görünmüyor. Yaşam pahalılığı, Macron hukûmetine karşı yeni hareketler elbette ortaya çıkacak. İşsizlik maalesef daha da artacak. Le Pen ve Zemmour faşist bloğu örgütlemeye devam edecekler. Ancak elbette sandıktan umudunu kesen işçi sınıfı da kendisini temsil etmenin yolunu bulacak.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.


