Sayfa yolu
ANALİZ | Beş yılda bir gıdım oynamayan sandık: Ne olacak bu Fransa’nın hali?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
İsmet Can Uslu
Yayın Tarihi: 12.04.2022 , 15:55 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Fransa’da başkanlık seçimlerinin ilk turu 36 milyona yakın seçmenin katılımıyla bu pazar düzenlendi. 48,7 milyon kayıtlı seçmenin çeyreğinden fazlası sandığa gitmedi. Sandığa gidenlerin attığı oyların yarım milyonu boş, çeyrek milyonuysa geçersizdi. Hiçbir aday seçimi ilk turda kazanmayı başaramazken tıpkı 2017’de olduğu gibi seçim Emmanuel Macron ile Marine Le Pen arasında yapılacak ikinci tura kaldı.
Sandığa gitmeyenler parti kursa…
Göze ilk çarpan konunun katılım olduğuna kuşku yok. Şimdi ilk paragraftaki rakamları ve oranları kötüye kullanalım ve sandığa gitmeyenlerin bir kurgusal aday tarafından temsil edildiğini düşünelim... “Sandığa gitmiyorum” adayı belki seçimi ilk turda kazanamasa bile 12 milyonluk destekle ilk turda birinciliği kimseye kaptırmazdı. Üstelik, sandığa gitmeyenlerin 24 Nisan’da yapılacak ikinci turu da “kazanması” hala ciddi bir olasılık.
Bu durumu “gençler siyasetle ilgilenmiyor” ya da “keyfine düşkün Fransızlar kafelerden restoranlardan kalkıp oy kullanmaya tenezzül etmediler” biçiminde yorumlayanlar fena halde yanılıyor. Yeri geldiğinde milyonların katılımıyla ulusal çapta eylemler, grevler, boykotlar örgütleyen Fransız halkının siyasetle ilgilenmediğini kimse öne süremez. Öyleyse hakları için sokağa çıkmayı çok iyi bilen bu insanlar siyaset yapmanın en konforlu yolu olan oy kullanmayı neden tercih etmeyebiliyor? Bunun yanıtı, diğer bütün nedenler bir yana, sandıkta karşılarına konulan seçeneklerde olabilir.
Bir kez daha el mahkum “zenginlerin başkanı”
Fransa belki de son yılların en sönük seçim dönemini yaşıyor. Çoğu aday elle tutulur bir kampanya düzenle(ye)medi, mitingler ve televizyon tartışmaları gerek nicel gerek nitel bakımdan hayli yetersiz kaldı. Bu iddiasızlığın sandığa gidişe zarar verdiği kolay varılacak bir sonuç. Gelin bir de tersini düşünelim. Ya başından beri ağırlığını hissettiren heyecansızlık seçim kampanyalarını anlamsız kıldıysa?
Emmanuel Macron 2017’de -muhtemelen bu kadar uzun soluklu olmayacağı düşünülen- bir sermaye projesi olarak sahneye fırlatılmıştı. Aşırı sağın adayı Marine Le Pen’i ikinci turda geride bıraktığında görevi daha yeni başlıyordu. Neoliberal reform projeleriyle dolu ajandasını devreye koymakta gecikmedi. Fransa işçi sınıfı ona “zenginlerin başkanı” adını taktı. Siyasi skandallar yüzünden kabinesi bir türlü dikiş tutmadı. Kibirliliği ve gafları nedeniyle gençlerin alay konusu, işçi düşmanlığı nedeniyle eylemlerin ve grevlerin temel siyasi hedefi, ikinci kez seçilmesi olasılığı nedeniyle Fransız halkının önemli bir kısmının kabusu oldu…
Beş yıl sonra bugün Fransızlar aynı soruyla karşı karşıya: “Le Pen mi gelsin istiyorsun?”
Fransa'nın laiklikle imtihanı
Herkesçe “aşırı sağ” kabul edilen adaylar Marine Le Pen ve Eric Zemmour toplarsak 12 milyona yakın oy aldı. Fransa tarihinde ırkçılar ve gericiler hep oldu. Ama bu görüşlerin bugünkü kadar toplumsallaşması olsa olsa Nazi işgali altındaki Vichy dönemiyle karşılaştırılabilir diye düşünüyorum. Bu yükselişin herkesin kabul edemediği bir açıklaması var: Fransa ciddi bir demografik dönüşümden geçiyor. Göç dalgaları hızlandıkça insanların Cumhuriyet’in eşitlik, özgürlük, kardeşlik paydasında kaynaşması yavaş kalıyor. Kriz derinleştikçe acil sorunlara acil çözüm arayışı hız kazanıyor. Huzursuzluk arttıkça göçmenler arasında gericilik ve beyazlar arasında ırkçılık vites yükseltiyor.
“Yıl olmuş 2022, hala başörtüsü mü tartışılıyor?” diye soranlar olabilir. Evet, Fransa laikliği yeniden keşfediyor. İstihbarat örgütlerinin ve terör örgütlerinin cirit attığı mescitler ve merdiven altı Kuran kursları Fransa’nın dört bir yanını sarmış durumda. Şeriat kuralları Fransa’nın gündelik yaşamını belirlemeye başladı. Üstelik, sorun hepi topu bazı mahallelerde domuz eti bulamamaktan ibaret değil. Tarih öğretmeni Samuel Paty’nin bir buçuk yıl önce okulunun önünde vahşice katledilmesi tehdidin boyutunu bir kez daha hatırlattı. Ne yazık ki bu olay cihatçıların Fransa’daki kanlı saldırılarının ne ilkiydi ne de sonuncusu olacak.
Sağcılar bu durumu işlerine geldiği gibi tepe tepe kullanıyor. “Yaşam tarzı” ırkçıların dilinden düşmüyor. Biri “yeniden fetih” ilan ederken diğeri müjdeyi veriyor: “Bizim iktidarımızda kızlarımız sokakta rahatça gezebilecek!”
'Ah, sol birleşebilseydi'
Fransa tarihine adını yazmış koca koca partiler bu seçimde adayları yüzde 5 oranını yakalayamayınca kampanyaları için devletten mali yardım alma hakkını kazanamadı. Bu adaylardan yeşil Jadot’nun, 'komünist' Roussel’in ve sosyal demokrat Hidalgo’nun oyları seçim gecesi değere bindi, çünkü bu adayların oylarını toplayıp 'solcu aday' Jean-Luc Mélenchon’un oylarına ekleseydik ikinci turda Macron’un karşısına Le Pen yerine solcu bir aday çıkabilirdi… Bu “halamın bıyığı olsaydı” hesabı Mélenchon destekçilerini özellikle Fabien Roussel’e karşı fena halde öfkelendirdi. Öyle ya da böyle, hologram teknolojili pahalı mitingler düzenlemesine rağmen Mélenchon yarım milyondan fazla oy farkıyla ikinci aday Le Pen’in gerisinde kalmıştı.
Mélenchon seçim günü önündeki adayla arasındaki farkı kapayabilseydi ne olurdu? Ortaya çıkacak “değişim” dalgasının ikinci turda Mélenchon’a zaferi getireceğinin güvencesini kendi adıma verebilirim. Ama Le Pen’i yenmiş ve Macron’u devirmiş bir Mélenchon’un o güzel nutuklarıyla işçi sınıfını ne tür zorluklara ikna edebileceğini anlatmaya düş gücüm yetmeyebilir.
Mélenchon’un son derece etkili ve bilgili bir hatip olduğu su götürmez. Kendisinin bir başka özelliğiyse eleştiriye ve yeniliğe her daim açık olması ve düşüncelerini sık sık güncellemesi. Kariyerine birçok siyasi parti sığdırmış olan deneyimli siyasetçinin bugünkü programında NATO eleştirisi eskiye göre biraz daha ikna edici bir noktaya gelmiş olsa bile AB konusu hala havada asılı duruyor. İşçi sınıfının bir bölümü vergilerin, özelleştirmelerin, sanayisizleşmenin ve bürokrasinin kaynağı olarak gördüğü Avrupa Birliği’ne karşı gönül rahatlığıyla Frexit diyebilecek bir aday bekliyor. Emperyalist birliklerden kopuş talebinin faşistlerin tekeline bırakılması pek yazık.
Fransa’da solun önemli bölümünün artık işçi sınıfını örgütleme hedefi gütmediği, uzun zaman önce yüzünü orta sınıfa döndüğü ve kimlik siyaseti söylemlerini benimsediği bir sır değil. Bu şaşı gözler İslamcı köktenciliğin tehdidine karşı kör oluyor, Müslüman kökenli topluluklar içindeki gerici örgütlenmeleri ayırt edemiyor, şeriatın sınıfsal olarak neye hizmet ettiğini seçemiyor, Fransa’nın çehresinin değişmesinden rahatsızlık duyan işçileri görmüyor.
İşçi sınıfı masaya yumruğunu vurmadıkça bu şaşılık kolay kolay düzelmeyecek gibi görünüyor. Ya da Fransa’ya yeni gelen göçmenler arasından çıkacak sol kadroların yetişmesini beklememiz gerekecek…
Sağcılar solculuk yarıştırırsa
Pragmatik oy hesapları üstüne kurulu siyaset anlayışı bir Türk icadı değil. Macron en azından bir buçuk yıldır aşırı sağdan oy alabilmek için türlü denemelerde bulunuyor. Fransa siyasetinin topluca sağa kaydığı bir sürecin içinden geçiyoruz. Ama gelin görün ki pazar akşamı itibariyle işler karıştı.
İkinci tura kalan iki aday da zafer konuşmalarında hem sağdan hem soldan oy istediklerini, herkesin cumhurbaşkanı olacaklarını açıkça dile getirdiler. Önümüzdeki iki hafta Macron ve Le Pen gibi tepeden tırnağa sağcı iki siyasetçinin soldan oy devşirebilmek için birbiriyle sahte solculuk yarıştırdığı günlere gebe olabilir. Benden uyarması.
Türkiye’de de seçim gerçeği kendini günden güne hissettiriyor. Hesaba kitaba dayalı bir siyaset anlayışı buraya da tepeden tırnağa işlerken Fransa’da oluşan ibretlik tabloyu okurun takdirine sunuyorum.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.

