Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Senem Doruk İnam'la kadın mücadelesi üzerine

KDK'lı kadınlar "suçlusunuz" kampanyalarını büyütüyor. "Hesap vereceksiniz" diyen kadınları, KDK Sorumlusu Senem Doruk İnam anlattı.

İrem Yıldırım

Yayın Tarihi: 31.10.2025 , 00:07 Güncelleme Tarihi: 31.10.2025 , 11:10

Senem Doruk İnam, Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) Sorumlusu ve Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite üyesi.

Kadın Dayanışma Komiteleri’ne dair konuşmak için bir araya geldik.

Kadın cinayetlerinde iktidara yönelttikleri “Suçlusunuz” başlıklı kampanyayla ses getirdiler. “Hükümet suçludur” söylemlerini konuştuk, konu hem çetelere hem de mahallelerin güvenliksiz hale gelmesinin kadınlara etkisine geldi.

Beyoğlu KDK’nın bu konuda Tarlabaşı örneğinde neler yaptığını anlatırken bize  “Beyoğlu Türkiye’nin küçük bir maketi” gibi dedi ve orada siyasetle tanıştırdıkları kadınlardan bahsetti.

KDK olarak hükümeti topyekün suçlu ilan ettikleri bu yaklaşıma yeni bir boyut kazandıracaklarını açıkladı.

“Ölen kadınlar için değil, kadınların ölmemesi için mücadele etmemiz gerekiyor” dedi. Rojin Kabaiş dosyasına değindiğinde, “Şüpheli ölüm olmaz, şüpheli olan iktidarınızdır” diyerek gösterdi tepkisini.

Feministlerle ayrıştıkları noktaları anlattı, “sorunun kaynağı erkek egemenliği değil, sermaye egemenliği” değerlendirmesini yaptı.

Çok fazla başlığı bir araya getirip, konuşmayı denedik. Geçen yıl kurultaylarının ardından da söyleşmiştik, o günden bugüne neler yapıldı, tek tek konuştuk.

‘Şerife'yi bu çembere sıkıştıran ve korumayan, sahiplenmeyen düzendir’

-Geçtiğimiz haftalarda Türkiye bir isim duydu, Şerife Çeliktaş. Kocasını öldürdüğü için yargılaması başladı, biz de soL’da haberini yaptık, öyküsünü yazdık. Kadın Dayanışma Komiteleri’nin de takip ettiği bir dava. 17 yıldır şiddet gören, ailesinin hayatıyla tehdit edilince yalnızca kendi yaşamı için değil onların yaşamı için de cinayet işliyor. Bu sebeple Şerife ile başlamak istiyorum. Biz haberde “suçlu kim” sorusunu sorduk, bir de sana yöneltelim. Suçlu kim?

Suçlunun Şerife olmadığı çok açık. Bugün çok net bir korumasızlık var kadınlarla ilgili. Bir kadın az buz bir zaman değil, 17 yıl. Neredeyse hayatının yarısından fazlasını şiddete uğrayarak geçirmiş.

Yani 17 yıl boyunca hissettiği çaresizlik ve yalnızlık bence suçlunun kim olduğunu çok açık ortaya koyuyor. Bir kadın komşusuna, yaşadığı mahalledeki insanlara selam vermekten çekiniyorsa, bu denli yalnızlaştırılıyorsa, baskı altında hissediyorsa zaten onu bu çembere sıkıştıran ve korumayan, sahiplenmeyen düzendir. Sadece kadınlarla ilgili bir şey değil, temel sorunumuz bu. Türkiye gerçekten bu açıdan çok güvenliksiz bir hale gelmiş durumda. Hiç kimse kendisini güvende hissetmiyor. Kadınlar bin kat daha…

Kadınların şiddet yaşadıklarında hızlıca başvurabilecekleri alanlar olması, yeni bir hayat kurabilecekleri bir düzenin yaratılması gerekirken Şerife 17 yıl boyunca bir hapishanede kalmış ve bir cinayet işlemiş, başka bir hapishaneye girerek özgürlüğüne kavuştuğunu söylemiş. Bu çok vurucu bir şey. Ve kadınların ne kadar yalnız ve çaresiz olduğunu gösteren bir şey.

Bu noktada bireysel bir kurtuluş olamaz. Yani bir kadın birini öldürerek özgürleşemez. Devlet yurttaşını korunmalı, kollamalı, güvenliğini sağlamalı.

‘AKP toplumu tam boy çürütüyor’

-Suç meselesini biraz irdeleyelim. Şerife örneğinin bize gösterdiği gibi Türkiye'de böyle bir gerçeklik var. Ömer Çeliktaş defalarca içeri girip çıkmış; uyuşturucu, gasp, cinayete teşebbüs gibi suçlardan ceza almış biri. Hapishaneye girmek artık bu adamlar için bir rütbe. Çetelerin gerçekliğini konuşuyor artık Türkiye. Devletin içinde, sokaklarda, aile içerisinde hissediliyor. KDK da bir yandan buraya müdahale etmeyi hedefliyor ama nasıl? Biraz anlatır mısın.

Türkiye suç ülkesine dönüştü. Devletin kontrolü dışında olması imkansız olan bir şey. Beslenmese, kaynak yaratılmasa, engellenmek istense çok hızlı bir biçimde çözülebilecek bir şey bile isteye AKP Türkiyesi'nde palazlandırılıyor.

Kadın cinayetlerinin de bununla çok doğrudan bir ilişkisi var. Son dönemde işlenen kadın cinayetlerinin çok büyük bir kısmı ateşli silahlarla. Bu silahlar nereden bulunuyor? Çetelerin elden ele silah dolaştırdırdığı bir Türkiye oluşturuldu. Yok Casperlar, Daltonlar, Redkitler… Bunlar gerçekler. Mahallelerde varlar, örgütleniyorlar. Çok hızlı bir biçimde çok genç insanlar bu çeteler vasıtasıyla suça karışıyorlar.

Sadece kadın cinayetleri değil, bugün Türkiye'de trafikte, apartmanda, esnaf kavgasında insanlar ölüyor. Hakikaten çok ciddi bir suç düzeni kurulmuş durumda.

AKP toplumu tam boy çürütüyor. Bunun da temelinde bu ülkeyi parayla, mafyayla, tarikatlarla, uyuşturucuyla kirletmeleri var. Hepsi birbiriyle bir bütün.

Şerife'yi konuştuk biraz önce. ‘Seni öldüreceğim’ diyen Ömer Çeliktaş aynı gün uyuşturucu kullanarak gelmişti eve. Kadın cinayetlerinde uyuşturucu ve ateşli silah kullanımı doğrudan bu çete düzeniyle ilişki.

‘Semt evlerimizi korunaklı birer alana çeviriyoruz’

-Bir not, Şerife cinayet işledikten sonra polisler eve geldiğinde ortaya çıkıyor ki evde bir cephane varmış. Şerife diyor ki ‘her gün temizlediğim her eşyanın yerini bildiğim evde bu kadar silah olduğunu bilmiyordum’. Sadece silah değil mermiler, farklı tip silahlar çıkıyor…

Uyuşturucu, bahis sitelerinde kumar, silah ticareti. Bunlar gerçekten şu anda Türkiye'yi çok ciddi bir çürümeye ve kirliliğe maruz bırakıyor. Bugün televizyon dizileri mafya, çete dizisinden kadına tahakküm kuran erkekten geçilmiyor. Bunların her birisi toplumun hakikaten damarlarına işleyen şeyler ve güç alıyorlar buradan.

Kadın Dayanışma Komiteleri mahalleler ölçeğinde özellikle kadınların yalnız kalmaması ve çaresiz hissetmemesi konusunda bir güvence olmaya çalışıyor. Şu anda temelde yapabildiğimiz şeylerden bir tanesi bu. Semt evlerimizi korunaklı birer alana çeviriyoruz. Bu çürümeye karşı mücadele eden ve buraya savaş açmış merkezler olduğunu ilan ediyoruz.

Ancak bu mücadele düzen değişikliğinden azade değil. Çünkü bununla tekil örneklerle baş edemiyoruz. ‘Ben tehdit ediliyorum, ben ölümle burun burunayım’ diyen o kadar çok başvuru geliyor ki KDK’ya… Topyekun bu ahlaksızlığa karşı insanca yaşanabilir bir ülke kurma talebini büyütmemiz ve mücadele etmemiz gerekiyor..

Beyoğlu KDK konferasından bir kare.

Beyoğlu, Tarlabaşı… Çürümenin çok net yaşandığı yerlerden biri

-Konuştuğumuz sorunların en yoğun yaşandığı bölgelerden birinde bir çalışma yürütüyorsunuz uzun zamandır. Beyoğlu’nu kastediyorum, yakın zamanda da bir konferans yaptınız. Oradaki konuşmanızda, ‘Tarlabaşı’nda kadınlar okuma yazma öğreniyor. Kadınlar öğrendikleri harflerle siyaset yapıyor’ diyorsunuz. Bu çok vurucu bir cümle. Bunu biraz açalım istiyorum, kadınların siyaset yapmasıyla ilgili bir mücadele örme hedefiniz var.

Biraz önce anlattığımız tablonun aslında çok ufak bir örneği Beyoğlu. Bir yanda sermayenin kuşatmasıyla çok önemli bir kent merkezi görüyoruz. Işıl ışıl dükkanlar, oteller, lüks oteller, pahalı restoranlar, turistler…

100 metre arka sokağına gittiğimizde yoksullukla boğuşan, bir yanda evlerinin altında midye yapan, öbür tarafta tekstilde merdiven altı yerlerde çalışan, okuma yazma bilmeyen kadınlar, sokaklarda çalışan çocuklar görüyoruz. Uyuşturucunun, silahın ve hatta insan ticaretinin yapıldığı bir yer Beyoğlu. Bu anlamda biraz önce sözünü ettiğimiz çürümenin çok net yaşandığı yerlerden biri.

Şimdi oradaki yarattığımız örnek az önce konuştuklarımızı somutlaştırabildiğimiz bir yer. Semt evimiz korunaklı alan oldu. O semt evine çocuklar geliyor, kadınlar geliyor ve nefes alıyorlar. Bu çürümüşlüğün karşısında durmak isteyen, ‘çocuklarımız uyuşturucuya bulaşmasın’ diyen kadınlar çocuklarını elinden tutup semt evine getiriyorlar. Bu bize çok büyük bir sorumluluk yüklüyor.

Siyasetle ilişki meselesi buradan doğuyor aslında. Evet, semt evi kadınlar için bir nefes alma alanı ama bununla sınırlı değil. Bu düzeni baştan aşağı değiştirmek istiyorsak, kadınların doğrudan mücadelenin öncülüğünü üstlendiği bir pozisyon alması gerekiyor.

Sadece kadınlara değil, emekçilere çalışın, yorulun, geçinemeyin ama siyaset düşünmeyin, yaşadıklarınızla bir alakası yok diyorlar. Hayır, siyasetle halkın ilişkisi kurulmalı.

Kadınlar bu açıdan başka bir önem taşıyorlar. Çünkü siyasetten tamamen dışlanmış durumdalar. Sadece siyasetten değil, toplumdan dışlanmış durumdalar. Eğer biz burayı değiştireceksek, bu ülkeyi değiştirme iddiasındaysak kadınlar da oradan siyaset yapmanın bir parçası olacaklar.

KDK'lı kadınların öğrendikleri harflerle yazdıkları "NATO'ya hayır" pankartı.

-Bu ‘öğrendikleri harfler’ örneğini anlatır mısın bize?

Beyoğlu'nda Tarlabaşı’ndaki kadınlar için kurs düzenlendi, okuma-yazmayı öğrendiler. O dönem TKP’nin bir NATO kampanyası vardı. ‘Buraya nasıl katkı koyarız’ diye düşündüklerinde kendi öğrendikleri harfleri bir beze diktiler. Her birisi öğrendiği bir harfle ‘NATO'ya hayır’ yazdı. Okuma-yazma dahi bilmeyen bir kadının yoksullukla, adaletsizlikle, Türkiye'nin yaşadığı karanlıkla NATO arasındaki bağlantıyı kurması hem korkutacak hem de istemeyecekleri bir durum.

Bulundukları durumla hem sermayenin hem iktidarının hem emperyalizmin hem NATO'nun nasıl bir ilişkisi olduğunu ifade ettiler. Bu çok kıymetli.

‘Kadın cinayetlerinin artmış olması AKP Türkiyesi'yle ve o Türkiye'nin yarattığı erkeklikle çok doğrudan bir ilişkiye sahip’

-Siz NATO, emperyalizm, düzen vs. birçok farklı hedef gösterdiniz konuşmanın en başından bu yana. Geniş toplumsal kesimler sizden farklı, kadınların maruz kaldıkları ayrımcılık, şiddet ve tacizlerde öncelikli olarak başka bir şeyi işaret ediyor, erkek egemen düzeni. Kadın cinayetlerinin sebebinin erkekler olduğunu düşünmüyor musunuz?

Kadın cinayetleri 1800'lü yıllara dayanan bir kavram. Bir kadının başka bir cins olan erkek tarafından öldürülmesi olarak tarif ediliyor. Dolayısıyla evet, burada katil bir erkek. Üstünü kapatmak ya da bunu söylememek gibi bir tavrımız yok.

Ama tek başına meseleyi cinsiyetler arasındaki birbirine tahakküm ve birbirine uygulanmış bir şiddet, baskı olarak tarif ettiğimizde yanlış bir noktaya varıyoruz. Son dönemde bu kadar çok kadın cinayetinin artmış olması AKP Türkiyesi'yle ve o Türkiye'nin yarattığı erkeklikle çok doğrudan bir ilişkiye sahip. Münferit olarak bazı erkeklerin bazı kadınları öldürmesinden söz edemiyoruz. Bu toplumsal bir sorun, bu sınıfsal bir sorun.

Bugün kadın cinayetlerinin nedeni gerçekten bu düzendir. Ve hatta bugün Türkiye'de buna yol açan, destekleyen, aileyi öne çıkartan, kadınları hayattan da iş hayatından da koparan, kadınların yaşam tarzına müdahale ederek onları ikincil noktaya koyan gericiliği görmezden gelirsek, sermaye egemenliğini görmezden gelirsek bir yanlış yaparız. Bu erkekleri bu düzen, bu gericilik bu sermaye ve bu sömürü ilişkileri yaratıyor. Dolayısıyla çubuğu oraya büktüğümüzde çok daha geniş ve çok daha gerçek bir mücadele alanı çıkıyor ortaya.

Ne yapacağız? Bazen bizi hayalcilikle suçluyorlar. E ne yapalım o zaman bu düzen yıkılana kadar kadınlar erkekler tarafından öldürülmeye devam mı etsin? Tabii ki hayır.

 ‘İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Aile Bakanlığı ve iktidar bugün kadın cinayetlerinin sorumlusudur’

İktidarın, devletin sorumlulukları işaret ediyoruz. Sorunun kaynağına bakıp o kaynakla mücadele etmek bugün kadınların kurtuluşu için çok özel bir anlam taşıyor.  Kadın Dayanışma Komiteleri’nin son dönemde kadın cinayetlerine ilişkin çizdiği siyasi hat aslında yaygınlaşıyor.

Bugün bu ülkede bu kadar çok silah dolaşımı varsa bunun sorumluluğunun yalnızca erkekler değil, devlet olduğunu, İçişleri Bakanlığı olduğunu ifade etmek, hesabı oradan sormak, sorumluluğu oraya yüklemek zorundayız.

Adalet Bakanımız çıkıyor diyor ki ‘biz boşanmalarda bir masa kuracağız ve arabuluculuk işleteceğiz’, boşanma aşamasında öldürülen kadınların suçluluğunun Adalet Bakanı'nda olduğunu söylemek kadar gerçek bir şey yok.

Aile ve Çalışma Bakanlığı çıkıp ne de güzel aile yılı ilan ettik diye bir sürü şey söylüyor. Bugün öldürülen kadınların çok büyük bir kısmı aile içi şiddet sonucu ölüyor. Bizim açımızdan suçlu burada Aile Bakanlığı oluyor.

Yani İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Aile Bakanlığı ve bunu kapsayan hükümet ve iktidar bugün kadın cinayetlerinin sorumlusudur. Hesabı tek tek erkeklerden soramayız. Hesabı soracağımız yer bu düzenin sorumluluklarını yerine getirmeyen mekanizmalarda olmak zorunda.

‘Görevini yerine getirmeyen kamu görevlilerinin yargılanması için hukuk mücadelesi başlatacağız’

-‘Suçlusun İçişleri Bakanlığı’ kampanyasının genişlediğini anlayabiliriz sanırım..

Koruma kararı almış olan, korunmayan ve silahla öldürülen kadınlara ilişkin bir sorumlu aradığımızda hakikaten doğrudan oklar bize bugün en temel yetkili ve sorumlu düzeyini gösteren İçişleri Bakanlığı'na gösterdi.

Suzan Elik, kocası tarafından öldürüldü. Suzan hayatını kaybetti ve katili bulunamıyor. Nasıl bulamaz devlet bunu? Aradığı herkesi istediği zaman bulan devlet bir kadının katilini bulamıyor.

İçişlerini suçluyoruz ama bu tek başına yeterli kalmıyor. Aile Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, hükümet ve aslında bu düzeni temsil eden iktidar topyekun bugün yaşadığımız bu kirliliğin sorumlusu demek zorundayız.

Bundan sonra suçluların yargı önüne taşınması açısından bir hukuk mücadelesi de başlatacağız. Sorumluluklarını yerine getirmeyen kolluk kuvvetlerinin yargılanmadığı her durumda İçişleri Bakanlığı’na, boşanma aşamasında öldürülen kadınlar için Adalet Bakanlığı’na davalar açacağız, suç duyurusunda bulunacağız.

Hukuken bir karşılığı olmayacak elbette. Ama bunu işaret etmek, bu bütünlüğü kadınlara göstermek, bir çıkış yolu sunmak açısından da bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Ölen kadınların arkasından bir mücadele veriyoruz, bunun tersine çevrilmesi gerekiyor. Bizim kadınların ölmemesi için bir mücadeleyi ve o hattı örmemiz kadınların da buna dahil olmasını sağlamamız gerekiyor.

-Feminist değil misiniz? Neden?

Biz komünistiz. Sorunun kaynağı tek başına erkek egemenliğinden değil, sermaye egemenliğinden kaynaklanıyor. Kadınların yaşadığı eşitsizlik kapitalizmin bütün dünyada ortaya çıkardığı kirlenme, çürüme, para üzerine kurulu sömürü düzeninden kaynaklı.

Dünyanın herhangi bir yerine gittiğimizde kadın cinayetlerinde benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Tek başına nedeni bir cinsiyetin başka bir cinsiyet üzerine kurduğu tahakküm değil.

-O zaman aynı zamanda sadece AKP iktidarı ile de değil diyorsunuz.

Değil, bugün demokrasi ya da özgürlük adına örnek verilen bir takım Avrupa ülkelerinde kadına tecavüz oranlarının çok ciddi olduğunu görüyoruz.

- Akla Fransa’daki Gisèle Pelicot davası geliyor. On yıldan uzun süredir kocası Dominique tarafından uyuşturularak bayıltılmış ve internet sohbet odalarından bulduğu onlarca kişi tarafından tecavüze uğramıştı, davası sürüyor. Feminist sembol haline geldi hatta.

Evet… Bu düzenin yarattığı çürümeyle, erkeklikle çok ilişkili bir şey. Feminizm elbette ki çok farklı kapsamları olan çok geniş bir çerçeve. Feministim diyen herkesi aynı kefeye koymak doğru değil bu anlamda.

Hatta biz şunu kendi aramızda çokça tartışıyoruz. Bugün AKP Türkiyesi'nin yarattığı baskı, zorbalık, kadına dönük savaş açma durumu genç kadınlarda önemli bir duyarlılık yaratıyor. Ve bu duyarlılık bazen kendisini ‘ben feministim’ diyerek dışarıya vuruyor. Biz bununla kavga etmeyiz. Bu hattı gerçek ve sorunun kaynağı olan düzen değişikliğinin, kadınların eşitliği ve özgürlüğünün, kadınların kurtuluşunun yeni bir düzenle mümkün olabileceğine taşımaya çalışırız.

Dolayısıyla ‘feminist misin’ diye sorduğumda ‘hayır, feminist değilim, komünistim’ yanıtını veriyorum.

‘Kadına saldırıya karşı nasıl bir yön tarifi yapıyor sorusu maalesef boşlukta kalıyor’

-8 Mart'ta da feminist örgütlerin katıldığı Taksim eylemine gitmiyorsunuz, niye gitmiyorsunuz?

Kadınların 8 Mart'ı sahiplenerek bir öfkeyi, bir isyanı dışarıya taşınmasının çok kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Ama kavga nereyle? Bu soru çok önemli.

Kavganın yönünün yanlış tarif edildiği her örnekte mücadele zarar görüyor.  25 Kasım'da, 8 Mart'ta Taksim'de büyük kalabalıklar bir araya geliyor. Peki bu kalabalıklar kadın cinayetlerine ilişkin, iktidarın yarattığı kadına saldırıya karşı nasıl bir yön tarifi yapıyor sorusu maalesef boşlukta kalıyor. Bu da özel günler ve haftalara sıkışan bir mücadele tarifi yaratıyor. Bu çok yanlış, bu zarar verecek bir şey.

-Ama sonuçta bir sürü kadın için 8 Mart'ta buluştukları noktada tepkisini gösterip, ses çıkarıyor, yan yana geliyor, yalnız hissetmiyor. Gerçi son yıllarda biraz zayıfladı… Niye öyle oldu sizce?

Zayıflamasının nedeni dediğim kavganın, yönünün yanlış kurulmasıyla ilgili. Mücadele neyle veriliyor? Nereye karşı veriliyor? 8 Mart'ta eylemlerinin kitlesinin zayıflamasına neden olan şeyler kendi içlerinde ortaya çıkan çatışmalar.

Öte yandan kimler katılabilir, kimler katılamaz meselesi. Bizim açımızdan net, belki de ayrıştırıcı, önemli noktalardan bir tanesi: sokağa kadın erkek bir arada çıkıyoruz. Çünkü bu mücadelenin ancak bu şekilde kuvvetlenebileceğini düşünüyoruz. Kadınlar elbette ki bir adım daha önde olacaklar.

Sadece bu ayrıştırıcılık bile, ‘biz bu alana erkek sokmayız’ düşüncesinin daraltıcı ve yanlış bir noktaya sevk eden bir yanı olduğunu düşünüyoruz. Ama tabii ki şu çok kıymetli, öfkesi olan, mücadele etmek isteyen tüm kadınların bütünlüklü bir mücadelenin parçası haline gelmesi ve doğru yerle kavga etmesi bizim açımızdan birincil görevlerden bir tanesi.

Kadın Dayanışma Komiteleri buna aday, bu iddiaya sahip. Biz kavgayı doğru yere örme temsiliyetini alabiliriz.

Taksim meselesinde AKP ile karşı karşıya gelen bir kitle söz konusuydu. Kıymetliydi hakikaten bir mücadelenin ürünüydü. Ama yıllar geçtikçe oradaki kavga ‘AKP'ye karşı mı’ sorusu ya da ‘düzene karşı mı’ sorusu bence belirsizlik kazanıyor.

‘Siyasi temsiliyetini üstlenenler artık AKP ile aynı masada’

-Ne demek istediniz bununla?

Çünkü oranın siyasi temsiliyetini üstlenen kimi kurum ve kuruluşlar bugün AKP ile aynı masada oturuyor. Yani buna biz gözümüzü kapatamayız maalesef.

-Farklı konular değil mi ama?

Farklı konular olmasına rağmen bir bütünlük taşıyor. AKP şu konuda iyi bu konuda kötü diyemeyiz ki. Bugün Türkiye'de yaşadığımız sermaye iktidarının ve düzeninin topyekun bir saldırısı var. Bu kadınlara, işçilere, gençlere karşı tutumdan ya da çözüm sürecinden bağımsız değil.

Dolayısıyla kadın konusu ayrı, öbürü ayrı diyebileceğimiz bir şey yok. Bütün müdahaleler bütünlüklü AKP iktidarı açısından. Dolayısıyla biz de o masanın bir parçası değiliz. Bu konu ayrı diyemeyiz. Topyekun bir mücadeleyi önümüze almakla yükümlüyüz başka türlüsünün doğru olmadığını düşünüyoruz.

Öbür türlüsü hakikaten sadece ve sadece kadınların erkeklere karşı mücadelesine sıkışan bir yan taşıyor. Burayı karşımıza alarak, burayla mücadele edilmez, buranın doğru yöne çekilmesi için müdahalelerde bulunuruz. Biz o müdahaleyi yapmaya çalışıyoruz aslında.

‘Düzen kadınların erkeklere karşı mücadele vermesinden korkmaz, kadınların düzene karşı birleşip mücadele etmesinden korkar’

-‘AKP ile artık masaya oturuyorlar’ dediniz. AKP ile aynı masaya oturdukları için artık bu mücadelenin içerisinde yer alamayacaklarını mı düşünüyorsunuz?

Yok aslında öyle değil. Sorunları ayrıştırarak mücadele etmek, sorunların bağlamını birbirinden koparmaya neden oluyor.

Örneğin NATO meselesini konuştuk ya. Şimdi diyorlar ki ne alaka NATO şu anda? Kadınların gündemi mi? Evet çok açık ki gündemi. Bizim yaşadığımız yoksulluğun, işsizliğin, kadınların en önce kapıya konulmasının, ortaya çıkan adaletsizliğin, hemen yanı başımızda bölgede yaşanan savaşların ve o savaşlarda kadınların düştüğü durumun NATO ile çok doğrudan bir ilgisi var.  Bunu yok sayıp, ‘burası yok ama işte erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddet var’ deyip biz bununla mücadele edeceğiz ayrıştırması gerçekçi değil. Gerçekçi olan diğeri. Ve zaten bu yüzden bu kadar eleştiriliyor.

Bu yüzden durduğumuz pozisyon ‘siz hayal görüyorsunuz’a indirgeniyor. Ama düzenin korktuğu şey bu. Düzen kadınların erkeklere karşı mücadele vermesinden korkmaz. Düzen kadınların düzene karşı birleşip mücadele etmesinden korkar. Temel mesele bu. Hatta diğerini tercih ederler. Meseleyi daraltır çünkü. Düzene karşı ve düzenle mücadele zemini ortadan kaldırır. Önüne bir perde çeker. Tercih ederler bunu. Mesele da direkt bununla ilişkili.

‘Türkiye'de kadın cinayetlerinin çok önemli nedenlerinden bir tanesi bu dinci gericilik ve tarikatlardır’

-Hasan Hüseyin Uysal, Konya'da bir doktor. Kıyafetini beğenmediği bir kadını muayene etmemişti. Cihatçı örgütlere yardımıyla gündeme gelen İHH'nın Konya il başkanı. Tarikatçı ama aynı zamanda da Mavi Marmara hikayesinde İsrail askerlerini tedavi etmesiyle övünen biri. Niye uzunca bu olayı hatırlatıyorum, KDK'nın da sık sık bahsettiği tarikat ve gericilik hikayesi tam burada karşımıza çıkıyor. Nedir bu tarikat ve gericilik meselesinin kadınlara etkisi?

Sömürü, gericilik ve şiddet birbirinden asla ayırt edilemeyecek bağlamlar. Gerçekten bugün Türkiye'de tarikatlar eliyle ülke çok ciddi bir karanlığa hapsedilmeye çalışıyor. Ve bu karanlıkta kadına yer yok.

Bu gördüğümüz tarikatçı örneği çok küçük bir örnek. Belki de basına yansımayan neler var bu şekilde. Zaten tarikatların yoğun olduğu bölgelere gittiğinizde, sokakta gezdiğinizde anlıyorsunuz kadınların ne yaşadığını. Bunu Türkiye toplumunun bütününe maletmeye çalışıyorlar. Dinci gericiliği cumhuriyete karşı bir savaş ilanı olarak kullanıyorlar. Sonuçta Türkiye'de 1923'te kadınların mücadeleler sonucu kazanmış olduğu bütün ilerici noktalara bir saldırıyı temsil ediyor.

Bu tarikatlar holdingler aslında, çok ciddi bir para ilişkisinin döndüğü yerler. Biz bunun karşısında cumhuriyetin ilkelerini, cumhuriyetin değerlerini, Türkiye'de var olan bu toplumsal direnci güçlendirmek konusunda bir mücadele örmeye çalışıyoruz. Türkiye'de kadın cinayetlerinin çok önemli nedenlerinden bir tanesi bu dinci gericilik ve tarikatlardır. Dolayısıyla ilk mücadele edeceğimiz, öncelikli mücadele alanlarımızdan bir tanesi.

-25 Kasım planınız nedir? Ne yapacaksınız KDK olarak?

25 Kasım sürecini 4 Ekim’de Ayşenur ve İkbal’in öldürülmesinin birinci yılında yaptığımız eylemle başlattık. 25 Kasım Kadına Şiddet ile Mücadele Günü olduğu için bizim işaret ettiğimiz o bütünlüklü çerçeveyi Türkiye'de gündem haline getireceğimiz bir mücadele planını içeriyor. 8 Mart'a da böyle bakıyoruz.

Planlamamız bu, bir sürekliliğin ifadesi olacak bizim açımızdan. 25 Kasım'ı daha fazla kadının bir araya geldiği, mücadeleyi ve kavgayı doğru bir yöne taşıdığı bir gün olarak ele alacağız. Şiddet gören, öldürülen kadınları tek başına anmak, hayıflanmak değil de hesap sormaya davet ettiğimiz bir çerçevemiz var.

‘Başladık, devam edeceğiz, daha fazla güçlendireceğiz’

-Neredeyse bir yıl oldu, KDK Kurultayı'ndan sonra bir söyleşi yapmıştık sizinle. Hem kurultayı konuşmuştuk hem de biraz işte KDK'nın takvimi ne olacak, neyi amaçlıyor, ne hedefliyoruzu anlatmıştınız bize. Hangi hedeflerine ulaştı? Nedir bir yılın bilançosu?

Daha alınacak çok yolumuz var. Tablo böyle acıyken çok da iyi bir değerlendirme yapmak mümkün değil zaten. KDK'nın çok daha fazla yoksul kadınla temas etmesini konuşmuştuk. KDK burada mutlak olarak yol aldı. Semt evlerinde çok daha fazla kadınla bir aradayız.

Kadınların çaresizliğine ve umutsuzluğuna bir güvence noktasını hedeflemiştik. Burada da yol aldık. Kadınların siyasetle olan ilişkisinde çok fazla eğitim yaptık. Bunu başarmaya çalıştık.

Yine önemli hedeflerimizden biri çok sayıda genç kadına ulaşmaktı. Üniversitelerde kadın arkadaşlarımız, genç kadınlar çok daha fazla kadınla yan yana geldi. Her açıdan hukuki mücadeleyi öne koyacaktık, KDK’lar çok fazla dava üstlendi.

Ve en önemli başlıklardan biri, belki de daha yolun çok başındayız ama çok önemsediğimiz bir başlık. Kadınların iş yerlerinde bir araya gelmesi. Bizim buralarda temas alanlarımızı, ağlarımızı, iletişim kanallarımızı genişletmek en önemli hedeflerimizden biriydi. Dediğim gibi çok yolun başındayız ama burada da bir yol almaya çalışıyoruz. Bu hedeflerimiz kesintiye uğrayacak şeyler değil, çok bütünlüklü başlıklar.

Başladık, devam edeceğiz. Daha fazla güçlendireceğiz. Şimdi biz bunu gerçekten sosyalizm mücadelesine taşımak üzere bir hedef koyacağız. Her kadın sosyalizmle tanıştırmalı ve  gerçek bir eşitlikçi düzeni, o kurtuluşun gerçekliğini anlatmaya ihtiyacımız var.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.