Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

'Bul şu cesareti'

Bir silkinişe ihtiyacımız var. Birbirimizin elini tutmak, birbirimizin varlığı ile yalnızlığı aşmak ve mücadele etmek mecburiyetindeyiz. (...) Cesaretle yaşamımızı savunmak zorundayız.

Senem Doruk İnam

Yayın Tarihi: 02.10.2025 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 08.10.2025 , 16:49

Beyoğlu Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) hafta sonu “Yaşamı Kazanacağız” başlığıyla bir kadın konferansı gerçekleştirdi. Konferans başlamadan hemen önce çocuk korosu sahnedeydi. Çocuklar üzerinde korolarının ismi olan “Irkçılığa Karşı Kardeşlik Korosu” yazılı tişörtleriyle, salondaki izleyicilerin gözlerinin içine baka baka, büyük bir özgüvenle söylüyorlardı şarkılarını. Çocuklar yüzlerindeki gülümsemeyle bağıra bağıra şarkılarını söylerken çoğunluğunu kadınların oluşturduğu salonda neredeyse herkesin gözlerinde yaşlar vardı. O küçük bedenleriyle hepimize güç veren, gülümseten, mutlu hissettiren şey neden aynı zamanda gözlerimizi yaşartır? “Kadın duygusallığı işte” diyip geçenler olabilir  belki ama toplantının devamında söz alıp kürsüye çıkan, hayatlarını, yaşadıklar zorlukları ve taşıdıkları umudu birbiriyle paylaşan kadınlar bu soruya çok daha gerçek bir yanıt verdi.

Beyoğlu ışıl ışıl sokaklardan, pahalı kafe ve restaurantlardan, lüks otellerden, büyük sermayedarların finanse ettiği sanat merkezlerinden oluşmuyor, orada biz de varız diyordu kadınlar. Evet, o cazibe merkezi caddenin hemen arka sokağında yoksullukla, pahalılıkla, evsizlikle boğuşan, temel gıda maddelerine erişimi bile zor olan emekçiler yaşıyor. Önemli bir bölümü okuma-yazma bilmeyen kadınlar; tekstil, midyecilik gibi iş kollarında ücretsiz işgücü sağlıyor, merdiven altı atölyelerde sigortasız, güvencesiz ve çok düşük ücretlerle çalıştırılıyor... Bazısı ise eve kapatılmış, aşiret ve tarikat baskısıyla toplumsal yaşamdan tamamen izole edilmiş, tek işi çocuk ve yaşlı bakımı olarak tayin edilmiş olan kadınlar.  

Hepsinin en temel derdi yoksulluk. “İstanbul’un yükü ağır, her şey çok pahalı, gücümüz yetmiyor” diyorlar.

Kadın Dayanışma Komiteleri Beyoğlu Konferansı toplandı. Beyoğlu’nun emekçi mahallelerinden çok sayıda kadının katılımıyla gerçekleşen konferansta yeni mücadele yılı için önemli kararlar alındı.

Konferansa konuşmak, dertleşmek, birlikte neler yapacaklarını konuşmak için gelmişler. Aralarında biri, ismi Bahar, oturduğu yerden kalkıyor: “Ben eskiden çok çekinirdim, asla konuşmazdım, ama kendim için çıktım konuştum, artık korkmuyorum, utanmıyorum. Bugün buraya ilk defa gelenler var, arkadaşlarıma sesleniyorum, çıkın, konuşun, anlatın” diyor ve zorla bir arkadaşını kürsüye getiriyor “Adını soyadını bile söylesen yeter. Bul şu cesareti…

Bahar çok güzel söyledi, cesarete ihtiyacımız olan zor zamanlardan geçiyoruz.

Yazının başından beri anlattığımız bu hikaye İstanbul’da, Beyoğlu’nda geçiyor ama sadece bir örnek, belki de derdimizi anlatabilmek için bir kolaylaştırıcı. Çünkü bugün ülkemizin her yerinde azıyla, çoğuyla aynı şeyi yaşıyor emekçiler. Aynı cehennemi yaşıyor kadınlar.

Yoksulluk, ağır sömürü, haklarımızın bütününe saldırı ve ölüm. Böyle ifade ettiğimizde kulağa çok acımasız ve ağır geliyor. Ama evet öyle, tablo çok ağır. Haberlere göz gezdirmek için açıp baktığınız her yerde, bir kadının daha öldüğünü görüyorsunuz. İstisnasız her gün… Ve hep benzer içeriklere rastlıyoruz. “Boşanmak istediği eşi tarafından”, “ateşli silahla vurularak”, “sokak ortasında”, “koruma kararına rağmen”… 

Açıp bakın, son bir haftanın haberlerini tarayın, hep aynı içeriği göreceksiniz, yalnızca kadınların isimleri, yaşları, yaşadıkları yer farklı.

Peki kadınların bu kadar sık, bu kadar çok, bu kadar aynı gerekçelerle öldürülüyor olması rastlantı mı? Elbette hayır. Kâr hırsıyla işçinin yaşamını hiçe sayan sermayenin sorumlu olduğu iş cinayetleri gibi kadın cinayetleri de münferit olaylar değil.

Kapitalizm kadına yönelik şiddeti bir öfkeyle örgütlüyor, her geçen gün daha vahşice, her geçen gün daha acımasız. Türkiye’de iktidarın toplumu dönüştürmek için attığı adımlar, Cumhuriyet fikrine karşı açılmış savaş, toplumsal yaşamın dinselleşmesi, yargının işleyişi, her geçen gün daha da acımasız hale gelen sömürü çarkı kadın cinayetlerinden bağımsız ele alınamaz. Yoksulluk ve eşitsizlik yaygınlaşıp derinleştikçe kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin artması ve kadınların şiddete karşı daha korumasız kalması şaşırtıcı değil.

Kaldı ki her kadın cinayetinde sorumluluğun tek başına katile yüklenmesi de başka bir yanılsama. Evet katilleri bu düzen, bu iktidar yaratıyor. Fakat her kadının ölümünde katiller kadar devlet ve devletin yetkili kurulları da sorumlu.

Bu çok tekrar ettiğimiz, belki de birilerinin bizi papağanlıkla suçlayacağı bir şey. Fakat tekrar etmek zorundayız. Çünkü kadın cinayetlerinin önlenmesi ve engellenmesi için devletin yurttaşlarına karşı sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmemesinin payı çok büyük. Ve bu bile isteye iktidar tarafından üzeri örtülen, görmezden gelinen bir olgu.

Öldürülen her kadının ardından İçişleri Bakanı’nın çıkıp, katili yakaldık, gerekli yaptırımları uyguladık.” demesi ile yetinmek mümkün olabilir mi? Olamaz. Bu kadar çok kadın ölürken silahlanmayı kontrol edemeyen, koruma kararlarını işletemeyen, yurttaşlarının güvenliğini sağlayamayan Bakanlık ne işe yarar?

Kadınların ölmemesi için önlemler alınmalı, koruma kararı alan kadın gerçekten korunmalı, katiller ellerini kollarını sallayarak silah bulamamalı. 
Bunun sağlanmadığı her an ve her örnekte katiller gibi yetkili kişi ve kurumlar da yargılanmalı.

Buradan bir adım geri atamayız. Bu gereklilikler yerine getirilmediği her an İçişleri Bakanlığı’nın, Adalet Bakanlığı’nın suçluluklarını yüzlerine vurmak zorundayız. 
Yaşamdan koparılan her kadına borcumuz bu. 
Bugün yaşarken ölüm korkusu yaşayan her kadına sunmamız gereken çıkış yolu da bu.

Bir silkinişe ihtiyacımız var. Birbirimizin elini tutmak, birbirimizin varlığı ile yalnızlığı aşmak ve mücadele etmek mecburiyetindeyiz.

Bahar’ın dediği gibi cesaretle yaşamımızı savunmak zorundayız…

Yüzümüzde korkunun değil tebessümün olduğu günler için mücadeleyi büyütürken çocukların söyledikleri şarkı da belki bize bir umut ve cesaret verir.

“O kapkara bulutları
Dağıtıp atmalı
Herkesin yüzünde
Bir küçük tebessüm olmalı”

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.