Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Nâzım’ın İzmir günleri ya da Nâzım İzmir'den hiç ayrıldı mı?

Nâzım’ın 101 yıl önce baktığı açıdan İzmir’e göz attığımızda, kapkara yangın alanı yerine yemyeşil Kültürpark’ı, Cumhuriyet’in ve sosyalizmin mirasını görüyoruz. Talan etmek üzere göz dikenlere inat, hâlâ yerli yerinde duruyor. Zenginler semtinin panjurları sımsıkı kapalı, kasvetli, ruhsuz evleri yerine ise bugün bu evlerden onlarca metre daha yüksek beton kuleler, İzmir’in böğrüne saplanmış bir hançer gibi yükseliyor. Pek çoğu, Nâzım sergisiyle aynı logoyu paylaşıyor. Kapkara gövdeleri, kapkara camları; aynı ruhsuzluk, aynı kasvetle.

Bekâm Örün

Yayın Tarihi: 03.09.2026 , 00:01

"Yüreğim tıpkı o takip edildiğimi sandığım akşamki gibi kötü, alçak, hızlı atıyor. Gazeteler, İstanbul'da, Ankara'da komünistlerin yakalandığını, İstiklal Mahkemesi'nde yargılanacaklarını, ele geçmeyenlerin de şiddetle arandığını yazıyordu. Ele geçmeyenler arasında ben de varım.”

Nâzım otobiyografik romanı “Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim”de böyle diyor. Yıl 1925. Nâzım İzmir’de.

Yalnız İzmir’e gelmeden önce uzun bir parantez açarak bir yıl kadar öncesine gidelim. Takrir-i Sükûn’a giden ve komünistlere 1925’te vurulan darbenin köşe taşlarına, genel vaziyete bakalım.

1924 - 1925 aralığı

1924’ün Ağustos’undayız. Cumhuriyet henüz bir yaşını bile doldurmamış. Yeni yeni emeklemeye başlayan Cumhuriyet, önemli bir adım atıyor. Türkiye İş Bankası* kuruluyor. Sermaye birikimi gerekiyor. Ankara’nın sınıfsal tercihini yansıtması bakımından sembolik bir adımdır. Sonradan toprak zenginleri tarafından kurulacak Demokrat Parti’nin kurucu genel başkanı ve devamında DP yanlısı cumhurbaşkanı olacak eski İttihatçı Celal Bayar, Kuvayi Milliye’nin Galip Hoca’sı, bankanın kurucusu oluyor.* 

1924 Ağustos’unda, aynı anda, başka bir şey daha oluyor. Amele Teali Cemiyeti (ATC) kuruluyor. Bir sendikal birlik. Matbaa işçileri, denizyolu işçileri, madenciler, tütün işçileri, demiryolu işçileri gibi farklı işkollarından oluşuyor. Hem TKP’nin yayın organı Orak Çekiç’e hem de Şişmanov’a göre, yaklaşık otuz bin üyesi olan ve otuz kadar işçi cemiyetinden oluşan, TKP’nin içinde belirgin rol oynadığı bir sınıf örgütü. 1924’te Meclis’te hazırlanmakta olan; ancak 1936’da yasalaşabilecek olan İş Kanunu için yasa teklifi hazırlayabilecek kadar donanımlı, örgütlü ve ciddi bir yapıdan bahsediyoruz. 

İstanbul’da belirginleşen; fakat İstanbul’la sınırlı kalmayan bir işçi hareketliliğinden söz edebiliriz. Protestolar ve irili ufaklı grevler, ağırlıklı olarak tramvay ve şimendifer (demiryolu) işçileri arasında görülüyor. 1924’ün Kasım’ında bunların en büyüğü olan Şark Şimendiferleri işçilerinin grevi, işten atılan iki işçi kardeşlerinin işe iadesi, yüzde yirmi zam ve çalışma saatlerinin düşürülmesi talebiyle patlak veriyor ve kısmi bir kazanımla sonuçlanıyor. Grevin patlak vermesinden günler önce TKP İstanbul Bürosu Sekreteri imzalı, 1 Kasım 1924 tarihli ve TKP MK’ya hitaben gönderilen mektupta şöyle yazılıyor: “En çok başarıyı Şark şimendifercileri arasında kazanıyoruz. 4 üyelik bir hücre Yedikule onarım atölyesinde gerçek bir yükseliş gösteriyor”i. TKP örgütlü olduğu işçi havzalarında sonuç alıyor.

9 Kasım’da TKP MK’ya hitaben yazılan bir mektup daha var. TKP İzmir Sendika Bürosu Sekreteri L.H. imzalı. Mektup şöyle başlıyor: “İzmir Türkiye’nin İstanbul’dan sonraki en büyük işçi merkezidir. İzmir’de işçi sayısı 40.000’i bulmakta; ancak bu yığın son zamanlara kadar hareketsiz ve şekilsiz kalmaktaydı.” İlk çalışmaların, Aydınlık gazetesinin işçiler arasında dağıtılmaya başlandığı 1922’ye dayandığı, çalışmanın sınırlı etkileri olsa ve birkaç işyerinde ses getiren grevlerden söz edilebilse de İzmir’deki sınıf hareketinin dağınık olduğu tespit ediliyor. Şöyle devam ediyor: “O zamandan beri teşkilât işlerinde pek ilerleme olmuyor. Ama sınıf bilinci yükselmiş durumda. Şimdi iki hücremiz var. Biri İzmir ve Kasaba demiryolu işçileri arasından 5 kişilik bir hücre, diğeri de makinist atölyelerinde çalışan işçiler arasından.” 

Ve İzmir örgütü, MK’dan iki talepte bulunuyor. Örgütçü bir kadro ve haftalık bir gazete. (Aydınlık 1924’te aylık yayın yapmaktadır.)

“Merkez Komitesine şunu soruyoruz: Bizim teşkilât işlerimize ivme ve güç katacak yoldaşın gönderilmesi için neler yapıldı. Bu yoldaş maaşlı olmalı ve kendisini tamamıyla bu işe verebilmeli.

Biz burada 150 adet kadar Aydınlık dağıtıyoruz. Ama bize göre haftalık bir gazete işçi yığınlarını daha iyi etkileyecek ve daha çok okur bulacak.”

Bu mektupta yazılanların altını çizip akılda tutmakta fayda var. Aşağıda buraya yine döneceğiz.

1924’ün Kasım’ında çok önemli bir şey daha oluyor: 17’sinde, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) kuruluyor. Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar gibi Mustafa Kemal’e kişisel olarak yakın ve CHP’nin ağır topları diyebileceğimiz isimler yeni partinin kurucuları arasında yer alıyor. Parti mülk sahibi sınıfların ve özellikle taşra eşrafının ve ithalat-ihracatla uğraşan ticaret burjuvazisinin temsilciliğini yapmakla uyumlu olarak liberal ekonomiyi ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesini savunuyor; programında "fırkamız itikad-ı diniyeye ve fıkriyeye hürmetkardır", dine ve inançlara saygılıdır, yazıyor. O sırada hükümetin başında olan İsmet Paşa ise merkeziyetçi. Bu türden denemeleri erken bulmak bir yana, genç Cumhuriyet’i korumak için muhalefete karşı sert ve gerektiğinde olağanüstü tedbirlere başvuran çizgiyi savunuyor. İşçi sınıfının henüz cılız olan hareketliliği de başlıca tehditlerden biri olarak görülüyor. İsmet Paşa’nın TCF’ye müsamahası yok. Sert tedbirci İsmet Paşa hükümeti, TCF kurulduktan dört gün sonra istifa ediyor. Mustafa Kemal Paşa, yerine Ali Fethi Bey’i (Okyar) hükümeti kurmakla görevlendiriyor. Ali Fethi Bey, İsmet Paşa’ya kıyasla daha ılımlı, uzlaşmacı ve parlamenter muhalefete tahammüllü bir isim. Nitekim yeni hükümet Terakkiperverlerin de desteğini ve güvenoyunu alıyor. 188 mebusun tamamı lehte oy kullanıyor. 

İzmir 1936 Genel Manzara

1924, iki sınıfın birbirine yoklama çektiği bu hamlelerle kapanıyor. İşçi sınıfının ve komünistlerin hareket alanı ve örgütlülüğü 1922 - 1925 arasında gözle görülür bir biçimde büyüyor. 

TKP MK’sına İzmir örgütünün yanı sıra, ülkenin diğer vilayetlerinden de benzer “haftalık işçi gazetesi” talebi gelince, daha çok aydınlara hitap eden Aydınlık’ın yanına, haftalık Orak Çekiç gazetesi ekleniyor: “Haftalık amele ve köylü gazetesi” sloganıyla. İlk sayısı 21 Ocak 1925’te yayımlanıyor. Nâzım da gazetenin yazar kadrosunda.

Üç hafta sonra, 15 Şubat 1925’te ise TKP Akaretler Kongresi olarak da anılan üçüncü kongresini, içlerinde Nâzım’ın da bulunduğu yirmi bir delege ile topluyor. Kongre’nin temel amacı, üç yıllık toparlanma döneminin ardından parti çalışmasının inşa edildiği sürecin  devamını sağlayarak farklı komünist odakların birleşmesi, merkezi kurulların oluşturulması ve TKP’nin örgütsel olarak yeniden düzenlenmesi.

Kongre’nin toplanmasından iki gün önceyse 13 Şubat’ta Cumhuriyet’e karşı ilk ciddi isyan patlak veriyor: Şeyh Sait ayaklanması. İngiliz emperyalizminin parmağı olduğundan kuşku duymadığımız bu şeriatçı ayaklanma karşısında TKP çok net bir biçimde Cumhuriyet’ten yana tavır alıyor. Orak Çekiç gazetesi “Yobazların Sarıkları Yobaz Zümresine Kefen Olmalı! Yobazlarıyle, Ağalarıyle, Şeyhleriyle, Halifeleriyle, Sultanlariyle Birlikte Kahrolsun Derebeylik! İrtica ve Derebeyliğe Karşı Mücadele İçin: Köylüler (Köy Meclisleri), Ameleler (Sendikalar) Etrafında Teşkilâtlanmalıdırlar” manşetiyle çıkıyor. Başyazıda İngiliz emperyalizminin parmağı olduğuna işaret ediliyor ve azınlıkların kullanılmasının eski bir İngiliz oyunu olduğu hatırlatılıyor. Başyazı, Türkiye’nin siyasi bağımsızlığını kazandıktan sonra ekonomik ve toplumsal bir devrim yoluna girdiğini, iki senedir de bu yolda büyük adımlarla ilerlendiğini yazdıktan sonra hükümeti uyarıyor: 

“Mutlaka Doğu’da toprak meselesi çözümlenmelidir; çünkü, arazi ve meralar parçalanmadıkça, Şark vilâyetlerimizde intizamın iadesine imkân yoktur.”

Hükümet isyan karşısında derhal aşar vergisini kaldırma adımını atıyor. Doğu illerinde sıkıyönetim ilân ediliyor. Ilımlı ve uzlaşmacı Fethi Bey’e hükümet kurdurma zemini birkaç ay içerisinde ortadan kalkıyor. Fethi Bey’in tedrici önlemleri yeterli gelmiyor. İstifa kaçınılmazdır; başbakanlık, bir kez daha merkeziyetçi ve sert tedbirler yanlısı İsmet Paşa’ya geçiyor. Görevi devraldıktan bir gün sonra Takrir-i Sükûn, yani “huzurun sağlanması” yasası meclisten geçiyor. Üç maddeden oluşan yasa, “gericilik ile isyana ve ülkenin toplumsal düzenine, huzuruna, emniyet ve güvenliğini bozmaya yönelik tüm örgütlenme, kışkırtma, özendirme, girişim ve yayıncılık faaliyetlerine karşı hükümeti, Cumhurbaşkanı’nın onayıyla veya kendi başına yasaklamaya” yetkili kılıyor. Bu eylemlerde bulunanlar ise Ankara ve Diyarbakır’da kurulan İstiklal Mahkemeleri’ne sevk ediliyor. 

TKP Fethi Bey kabinesinin düşmesini de memnuniyetle karşılıyor. Orak Çekiç şöyle yazıyor: 

“...bu kabine devrimde bir duraksamayı temsil etmekteydi; halbuki yapılması gereken, ayaklanmayı adi bir haydutluk vakası olarak görmek değil, derebeyliği tasfiye etmektir.”

Nâzım da Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim’de şöyle diyor:

“Kürt isyanı patlak verince, ‘Bu öyle basit bir eşkiya hareketi değildir,’ diye bir biz yazdık. ‘Kürt beylerinin, şeyhlerinin toprağını Kürt köylüsüne hemen dağıtmalı,’ dedik. ‘Bu işte İngilizlerin, halifecilerin parmağı varsa, bu parmak kökünden ancak böyle kesilir,’ dedik.  ‘Kürt halkıyla Türk halkının arasına kan girmemeli,’ dedik. Dedik oğlu dedik. Dedik de ne oldu?”

“Ne oldu”nun cevabı şöyle: Tüm bu desteğe rağmen Takrir-i Sükûn, belki de ilk olarak solu, TKP’yi vurdu. Şeyh Sait henüz ele geçmeden önce, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na yakın gazetelerle birlikte Aydınlık ve Orak Çekiç; yasanın çıkmasından üç gün sonra, 7 Mart’ta kapatıldı. TCF ise daha Haziran’da kapatılacak. Dolayısıyla Takrir-i Sükûn’un önce sola vurduğu tezi tutarsız değildir. Parti Tarihi’nin 1. cildinden devam edelim:

“Baskıcı önlemler sağ ile sınırlı kalmadı. TKP hükümetin gericilere karşı aldığı önlemleri desteklediğini açıklamasına karşın yasaklamalardan payını aldı. Bu taktiğin bir gelenek olduğu hatırlanmalıdır. Benzeri her durumda siyasi iktidar, otoritesini tartışmalı kılabilecek bütün unsurları hedef tahtasına koymuştur.

TKP’nin 1 Mayıs bildirisi müdahale için fırsat sayıldı. Aydınlık, Orak Çekiç ve Bursa’da çıkan Yoldaş kapatıldı. Dergilerin sorumlu ve yazarları dahil 38 komünist tutuklandı, bir dizi üye ve yönetici kaçak durumuna düştü. Tutuklananlar arasında Sadrettin Celâl, Şevket Süreyya, Vasıf (Eczacı), Hikmet Kıvılcımlı, kaçağa düşenler arasında Şefik Hüsnü, Hasan Âli (Ediz) ve Nâzım Hikmet vardı. Adı geçen bu son üç kişi yurtdışına çıktılar. TKP’liler 7 ile 15 yıl arasında değişen cezalara çarptırıldılar. Şefik Hüsnü’nün cezası 15 yıl kürekti. Türkiye Komünist Partisi mutlak bir illegaliteye itilmiş oluyordu. 1922’den 1925’e kadar süren toparlanma çabaları yeni bir darbeyle kadük olmuştu. (...) Türkiye burjuvazisi söz konusu çelişkiyi bütün yakıcılığıyla yaşadı. Bu süreçte feodalizme ve emperyalizme en karşıt konumda olduğu, Sovyet dostluğuna en fazla yanaştığı, hatta en çok devrimci ve sola açık pozisyon aldığı anlarda, burjuvazinin iktidardaki temsilcisi, solunu baskı altına almıştır. İktidarın “sola” eğilim göstermesi ile komünist solun önünü kapatması birbirinden ayrılmaz tutumlardır. TKP temel problematiğini çözmeye, sağlıklı sınıf politikaları üretmeye çalışırken bu ilişkiyi doğru kuramamış, bu temelde hatalar sık sık tekrarlanmıştır.”

Nâzım İzmir’e geçmeden önce ülkenin “vaziyet-i umumi”si budur. TKP illegal ilân edilmiş ve Nâzım kaçak duruma düşmüştür. Artık bu uzun parantezi kapatabiliriz.

İzmir Fuarı Sovyet Pavyonu - 1961

İzmir’e doğru

Yukarıda Parti Tarihi’nden yaptığım alıntıya bir ek gerekiyor. On beş yıl ceza alan Nâzım, 1925’in Ağustos ayının son günlerinde Parti’nin kararıyla yurtdışına çıkacak, bu doğru. Ancak öncesi var. Komünistlere yönelik tutuklamalar 30 Mart’ta Askeri Tıp Akademisi öğrencileriyle başlıyor. Mayıs’ın ilk haftasında Aydınlık dergisi kütüphanesi (kitabevi) mühürleniyor. Parti yöneticilerine ve yayın organlarının idarecilerine yönelik asıl büyük gözaltı ve tevkifat dalgası tam olarak 11 Mayıs 1925 tarihinde başlıyor. Nâzım’ın İstanbul'da açık çalışma yapabildiği son dönemin ise  Mart - Nisan 1925 olduğunu biliyoruz. Nâzım İstanbul’dan Nisan’da ayrılıyor. Bu aydan Moskova’ya geçeceği Ağustos sonuna kadar olan yaklaşık dört ayı ise Nâzım İzmir’de geçirecek.

Nâzım’ın İzmir günleri genel olarak şairin ölmeden bir yıl önce yazdığı otobiyografik romanı “Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim”den biliniyor. Nâzım bu romanda Ahmet olarak yer alıyor. Romanda İzmir’e neden geldiğine ilişkin bazı yanıtlar bulunsa da bunlar oldukça sınırlı. Bu yüzden Nâzım’ın İzmir günlerini sadece roman üzerinden okumak, ne kadar otobiyografik olursa olsun, sonuçta bir kurgu eserinden söz ettiğimizi göz önünde bulundurursak, oldukça az bir bilgiyle bizi baş başa bırakıyor. Üstelik romanın yazıldığı 1962 yılıyla İzmir günlerinin arasında neredeyse kırk yıl var. Bu romanı anı olarak ele alacaksak bile zamanın hafıza üzerindeki aşındırıcı etkisini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. 

Peki ne var elimizde? TÜSTAV ve Erden Akbulut’un ilk yayımlamasının üzerinden neredeyse yirmi beş yıl geçmiş olmasına rağmen üzerinde hakkınca durulmamış belgeler var. Nâzım’ın elinden çıkmış mektuplar bunlar.

Nâzım Moskova’ya varır varmaz Berlin’e geçmiş olan Parti’nin genel sekreteri Şefik Hüsnü’ye mektup gönderiyor. İzmir’e dair olanlar üç adettirler ve son mektup 14 Eylül tarihini taşıyor. Mektuplarda Şefik Hüsnü’ye son derece samimi bir dille, “Doktor kardeş” diye hitap ediyor. Son mektup “İzmir'deki Faaliyete Dair” başlığıyla Nâzım’ın İzmir’deki parti çalışmalarına ilişkin Parti’ye sunduğu çok ayrıntılı bir raporu içeriyor. 

Ayrıntılarına gireceğiz; ancak sonda söylemek gerekeni baştan, kestirmeden söyleyelim. Mektuplardan çıkan en açık sonuç, Nâzım’ın ne kadar adanmış bir komünist, ne kadar değerli bir parti kadrosu ve ne kadar yetkin bir örgütçü olduğudur.

Nâzım İzmir’e Parti kararıyla ve Parti’nin görevlendirmesiyle gönderiliyor. İki görevle: 

Bir: Parti’nin İzmir’de daha yaygın örgütlenmesi.
İki: Gizli yayıncılık yapılması ve bunun için gizli bir matbaa kurulması.

Şimdi yukarıda “altını çizip akılda tutmakta fayda var” dediğimiz, TKP İzmir İl Sekreteri’nin, Parti’nin Merkez Komitesi’nden taleplerini hatırlayalım: Bir: Kendisini bu işe tamamıyla verebilecek, örgütlenmeye ivme ve güç katacak bir yoldaşın gönderilmesi ve iki:  haftalık bir işçi gazetesi. Gerçi Orak Çekiç’in yayımlanmasıyla birlikte bu gazete talebi o dönem için karşılanmıştı; fakat her iki yayının da hükümetçe kapatılmasından sonra yeni bir yayın organı daha da acil bir ihtiyaç haline geliyor.

Nâzım’ın İzmir’e tevkifatlar başlamadan önce, muhtemelen Nisan’ın ortalarına doğru geldiğini anlıyoruz. Buradan sonrasını mektuplardan tırnak içinde; fakat gerektiğinde çağdaş Türkçeye çevirerek aktaracağım. Mektupların tamamı Erden Akbulut ve Mete Tunçay’ın ortak çalışmasının ikinci cildinde mevcut. Nâzım’ın İzmir raporuna göre Parti’nin ona ilk talimatı, “kendi geçimimi sağlamak için bir iş bulmak”tır. Bunun için İzmir’de tek tanıdığı Rahmi Bey’e başvurur. Rahmi Bey, annesinin teyzesinin kızı Nimet Hanım’ın eşi; dolayısıyla Nâzım’ın eniştesidir. Romanda adı Şükrü olarak geçen Rahmi Bey ile Nâzım 1923 kışında Moskova'da karşılaşmış, eniştesi orada tutuklandığında Nâzım onun için Çeka'ya kefil olup serbest kalmasını sağlamıştır. Enişte eski bir İttihatçıdır ve bu sebeple sürekli gözetim altında olduğu zannındadır ya da en azından Nâzım’a böyle söyler. Ona iş bulamayacağını ve evinde kalmasının doğru olmayacağını söyleyerek Nâzım’ı başından savar.

Raporun devamı şöyle:

“…parti faaliyetine hemen başladım. İlk adım olarak üç kişilik bir parti il komitesi meydana getirdim. (...) İl komitesi etrafında fabrika hücreleri oluşturmaya başladık. Birinci fabrika hücresi İzmir-Kasaba şimendifer (demiryolu) işçileri arasında açıldı. (...) İkinci fabrika hücresini Aydın demiryolu işçileri arasında kurmaya çalıştık (...) Açılacak olan fabrika hücrelerinden başka, çeşitli yerlerde çalışan arkadaşlardan oluşan bir hücre daha meydana getirmek üzereydik. (...) Haftada iki kere ayrı ayrı hücre toplantılarından başka bütün hücrelerin genel toplantısını yapıyor ve gündelik siyasi, iktisadi meselelerin çözümünden sonra küçük, halka yönelik siyasi kurslar yapıyorduk. İzmir-Kasaba (Turgutlu) Demiryolları Birliği’nde gizli bir komünist fraksiyonu olarak çalışan hücremiz ilk adımlarından itibaren verimli sonuçlar vermeye başladı. (...) işçilerdeki kendiliğinden hareketin güçlenmesinden dolayı birlik açıldığının birinci ayında iki yüz işçiyi toplamayı başardı. İşlerin bu şekilde gelişmesi bizleri son derece memnun ediyor ve eksik olan teknik tarafımızın tamamlanmasına sevk ediyordu. Bunun için her şeyden önce gayet uygun bir yerde, ancak komite üyelerinin bildiği bir yeraltı mahzeni (matbaa) meydana getirdik. Ve burada il komitemizin gizli yayınların basılmasını sağlamak, önemli ve yakılması mümkün olmayan belgelerini vesaireyi iyi biçimde koruyacak olan araçları toplamaya başladık.”  

Orak Çekiç Sayı 7 - Eski Türkçe Yazı - Şimendifer Ameleleri

Bu esnada tutuklamalar başlıyor. Mayıs ortaları olmalı. İlk anda göreceli bir çözülme olsa da “İzmir - Kasaba birliğindeki nüfuzumuz kuvvetlenmekte devam ediyordu.” Baskı arttıkça Parti merkeziyle, İstanbul’la bağlantı kurmak zorlaşıyor. 

Maddi vaziyet itibarıyla çok müşkil bir mevkiye düşmüştük. Açlık baş göstermişti. Evden para isteyemiyordum. Çünkü mektupla iletişim imkânı yoktu. Annemi, babamı tevkif edip müdiriyete götürmüşler, evi gözetim altına almışlardı. (...) Her türlü güçlüğe rağmen parti görevimizi bir dakika bile ihmal etmiyorduk. Her fırsattan yararlanarak işçiler arasında örgütlenme ve propaganda işlerine devam ediyorduk. Örneğin uçak bağışı meselesinde, hâkim olduğumuz birlik aracılığıyla sabotaj yaptık. Birliğe kooperatif açtırmaya uğraştık. Zaman geçtikçe Parti merkeziyle olan iletişim tamamen kopuyor. Çalışmalar durma noktasına geliyor. “Merkezle irtibatın kaybolması bir günde yapılacak işlerin bir haftada, on beş günde yapılmasını icap ettiriyordu. (...) Ne olursa olsun İstanbul’la temas kurmak gerekiyordu ve bu teması benden başka kimsenin kurması mümkün değildi. (...) Kılık değiştirerek, yani saçımı ve sakalımı siyaha boyayarak İstanbul’a hareket ettim. İstanbul’a birçok maceradan sonra vardım ve şehre ayak basar basmaz aldığım ilk gazeteden on beş yıl hapse mahkûm edildiğimizi öğrendim. Birçok büyük güçlükten sonra Sabri yoldaşla temas kurabildim ve hızla Moskova’ya hareket etmem gerektiğini öğrendim. 

Şefik Hüsnü 22 Ağustos’ta Petrof’a “İzmir’de saklanan Nâzım Hikmet’i kaçırtmak için bir yol bulunması emrini vermek üzere bir telgraf gönderilmesi”ni yazsa da, Nâzım bu karardan habersiz, Parti merkeziyle bağlantı kurmak ve yeniden İzmir’e, görevinin başına dönmek üzere İstanbul’a geçmiştir. Fakat İstanbul’da Moskova’ya geçmesi talimatını alır; İzmir’e bir daha dönmez. Moskova’ya geçer geçmez Şefik Hüsnü’ye yazdığı ilk mektupta “mahkemenin kararına kadar vazifemin başında idim” yazar. 

Nâzım son ana kadar görevinin başındadır.

Nâzım’ın İzmir günleri budur ve başından sonuna kadar TKP’nin ona verdiği görevlerin en zor şartlarda dahi yerine getirilmesinden ibarettir.

Yukarıdan Kültürpark ve İzmir…

Yokuşu inmeye başladı. İzmir'in bu zenginler semtinin kapalı pancurlarında, manolyalarında, kiremitlerinde çok sıcak gün ışığından başka kimseler yoktu, bir de karşılarda, aşağılarda İzmir koyu, geniş, durgun, kapalı. Bu koya neresinden girilir? Bu koyun neresinden çıkılır açık denize? Bu sulara 1919'da Yunan donanması demirledi. Yunan orduları bu kıyılardan bastı ayağını Anadolu toprağına İngilizin emriyle ve arpalar biçilip buğdaya başlanırken ve yine burdan 1922 sıcaklarında döküldüler denize, arkalarında yaktıkları şehri bırakarak. Yukarıdan böyle bakılınca, yangın yerleri, şehrin içinde öbek öbek ve karmakarışık boşluklardı. Ahmet, alevlerin arasından İzmir'e giren Türk atlısını gördü. Her nedense bir tek atlıyı, her nedense Adana köylüklerinden bir atlı. Niçin Adana köylüklerinden? Bir elinde al sancak, bir elinde yalın kılıç... 1922 sıcaklarında İzmir'e ilk giren Adanalı atlı şimdi, 1925'te nerelerdedir? Ne yapıyor? Hangi beyin çiftliğinde ırgat? Yarıcı? 

Nâzım 1925’te, onu geri çeviren eniştesinin yanından çıktığında, böyle bir İzmir manzarasıyla karşılaşıyor. Muhtemeldir ki Eşrefpaşa’dan Damlacık Yokuşu’nu kullanarak Konak’a doğru iniyor. İzmir, masaya yayılmış bir harita gibi önünde uzanıyor. 

Gördüğü yangın yerleri, kurtuluştan birkaç gün sonra başlayan ve İzmir’in çok büyük bir bölümünü kül eden İzmir Yangını’nın bakiyesi. Bu alanın önemli bir kısmında, yangından önce Rum ve Ermeni mahalleleri yer alıyordu. Yangından sonra buralar uzunca bir süre moloz yığını olarak kalacak, 1936’da ise 360.000 m2'lik alan üzerine Kültürpark, yani İzmir Fuarı’nın düzenlendiği park kurulacak.

31 Temmuz 1933, Yeni Asır

1920’lerden Kültürpark kurulana kadar alanın nasıl değerlendirileceğine uzun süre karar verilemiyor. Sonra bir gün, İzmir’in önemli yerel gazetelerinden Yeni Asır’da bir yazı çıkıyor. Suat (Yurtkoru) imzalı. Yazar Moskova’da Halkevi sporcularının karşılaşmalarına fahri başkan olarak katılıyor. Heyete Moskova gezdiriliyor. Gezinin duraklarından biri de Gorki Parkı. Yazar parktan çok etkileniyor ve hemen bir yazı kaleme alıyor. İlginçtir ki yazısında Gorki Parkı’ndan “Kültürpark” diye bahsediyor; belki bilmeden Kültürpark’ın isim babası oluyor.

Gezintiye evvela çok mühim bir terbiye ve sıhhat müessesesi olan Kültürpark'tan başladık. Bu muazzam parkın içinde çocuklar ve halk için muhtelif terbiye ve spor müesseseleri yapılmış. Parkın kenarından Moskova Nehri geçiyor. Nehrin üzerinde yüzme ve kürek talimleri için hususi yerler var. Buradaki müesseseleri ayrı ayrı yazmak çok uzun olacak. Hatırımda kalanların isimlerini zikredeyim: çocuk bahçeleri, çocuk mektepleri, Çarlık devrinin yıkılışını gösteren pavyon, tiyatrolar, sirkler, Sovyet sanayinin her sene ne kadar geliştiğini gösteren sergiler, paraşüt ile atlamayı talim eden kule, lokantalar...” 

Bununla da yetinmiyor Suat Bey. İzmir’e döndükten az sonra belediye meclis üyesi seçiliyor. Kültürpark fikrini belediye başkanı Behçet Uz’a açıyor; o da başbakan İsmet İnönü’ye. Olur alınınca Behçet Uz hemen Moskova’ya gidiyor ve bir buçuk ay kadar orada kalıyor. Genç burjuvazi, iktisadi kalkınmayı ve ticareti gözeterek Kültürpark’ın yanına panayırı ekliyor. Uz, Moskova Şehir Meclisi'ne bağlı Sovyet mimar ve şehir plancılarından oluşan bir heyetin çizdiği ilk taslak projeyi ve yerleşim planını koltuğunun altına sıkıştırıp İzmir’e dönüyor. Sovyet uzmanların hazırladığı bu taslak, daha sonra İzmir Belediyesi Fen İşleri birimi ve diğer Türk uzmanlar tarafından İzmir’in yerel şartlarına göre revize edilerek uygulanıyor. Kültürpark ile Gorki Parkı; paraşüt kulesi, dönmedolapları, geniş havuzları, havuzların içinde gezinen kayıklarıyla pek çok ortak özellik taşıyor.  İki devrim eseri. İki kardeş park. Ekim Devrimi’yle Cumhuriyet Devrimi gibi. 

İzmir Fuarı Sovyet Pavyonu - 1955

Takip edilmiştir; gözden kaçıranlara okumalarını öneriyorum: NHKM ve THTM Edebiyat İnisiyatifi konuya dair iki güzel açıklama yaptı. soL sayfalarında Folkart ile ilgili bir derleme haber de yapıldı.

Kültürpark’ın tarihinden bahsediyoruz. Bugünlerde Folkart’ın dokuzuncu kez ana sponsorluğunda açılacak, yine aynı inşaat şirketinin “Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim”den “esinlenerek” hazırladığı sergiye ev sahipliği yapacak İzmir Fuarı’ndan yani.

Nâzım’ın 101 yıl önce baktığı açıdan İzmir’e göz attığımızda, kapkara yangın alanı yerine yemyeşil Kültürpark’ı, Cumhuriyet’in ve sosyalizmin mirasını görüyoruz. Talan etmek üzere göz dikenlere inat, hâlâ yerli yerinde duruyor. Zenginler semtinin panjurları sımsıkı kapalı, kasvetli, ruhsuz evleri yerine ise bugün bu evlerden onlarca metre daha yüksek beton kuleler, İzmir’in böğrüne saplanmış bir hançer gibi yükseliyor. Pek çoğu, Nâzım sergisiyle aynı logoyu paylaşıyor. Kapkara gövdeleri, kapkara camları; aynı ruhsuzluk, aynı kasvetle. 

İddiaları büyük. “Bir bakıma İzmir’e geri dönüş hikâyesi”ymiş sergi. “Böylece hikâye, yüz yıl sonra başladığı yere geri dönmüş oluyor”muş. Öyle diyorlar.

Öncelikle Nâzım, kente geldiği 1925’ten beri İzmir’i hiç terk etmedi. Partisi’nin ve Nâzım’ın yoldaşlarının verdiği sosyalizm mücadelesi bu kenti hiç terk etmediyse, Nâzım da hiç terk etmemiş demektir. Bunu bir köşeye yazmalarını salık veririz.

Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim’in sermaye ağzında cıvıtılmış hikâyesini değil, Nâzım’ın İzmir günlerinin sahicisini anlattık yukarıda: komünist Nâzım’ın sermayeyi memleketten def etmek için bir Parti neferi olarak diğer yoldaşlarıyla nasıl canla başla çalıştığını… 

Nâzım’ı gerçekten “geri” döndürmek istiyorlarsa, restlerini görüyoruz. Biz Nâzım’ın yolundan gitmeye devam edeceğiz. Edeceğiz; çünkü Nâzım İzmir’e yukarıdan bakarken bir şey daha görüyor: 

İzmir'e ilk giren Adanalı atlı şimdi, 1925'te nerelerdedir? Ne yapıyor?”

Yanıtını da yine 1925’te Şefik Hüsnü’ye yolladığı mektupta kendisi veriyor:

Netice:

İzmir, coğrafi ve iktisadi durumu ve bunun sonucunda önemli bir işçi merkezi olması bakımından, partimizin en önemli faaliyet alanlarından biridir. İzmir işçileri, İstanbul işçilerine göre bilinç bakımından geri olmalarına rağmen yılgın değildir; kendiliğinden hareketi günden güne artmaktadır. Bu kendiliğinden harekete komünist bir yön vermek lazımdır. 

* Banka bir süre kendi yağında kavrulacak. On yıl kadar sonra ise o kadar güçlü hale gelecek ki, yeni yetme sanayicilerden oluşan genç burjuvaziyi çevresinde toplayacak. Bu zümre “İş Bankası çevresi” olarak anılacak. Kemalizme devletçi, planlamacı, halkçı; kendi deyimleriyle “üçüncü yol”cu bir yol çizmeye çalışan, bunun teorik altyapısını üretmeye soyunan, Yakup Kadri dışında TKP tövbekârlarından oluşan Kadro dergisi işte bu “özel teşebbüs”ü canhıraş savunan “İş Bankası çevresi” tarafından tasfiye edilecek. Yakup Kadri kendini Tiran’da sürgün bulacak. Ayrı bir yazı konusu; fakat 1924’te atılan adımın önemini anlatmak bakımından işlevli.


Kaynakça:

Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim, Nâzım Hikmet, Adam Yayınları, 1987

Parti Tarihi - Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluş Dinamikleri 1. Kitap, Yazılama Yayınevi, 2021

Komintern Belgelerinde Nâzım Hikmet, Erden Akbulut, TÜSTAV, 2002

İstanbul Komünist Grubu’ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi’ne 1919 - 1926 Cilt 2 ve Cilt 3, Erden Akbulut - Mete Tunçay, Sosyal Tarih Yayınları, 2013

Türkiye’de Sol Akımlar (1908 - 1925), Mete Tunçay, Bilgi Yayınevi, 1978
Türkiye İşçi Sınıfı Ve Mücadeleleri Tarihi, Tüm İktisatçılar Birliği Yayınları, 1976

Zoraki Diplomat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İnkılap Kitabevi, 1955
Türkiye Üzerine Tezler Cilt 1, Tekin Yayınevi, 1985

Yeni Asır Gazetesi, 31 Temmuz 1933


soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.