Sayfa yolu
Mekke'de yeni ittifak, Pakistan'da bilindik kriz: Askeri anlaşma Pakistan'ın hangi sorununa çare olacak?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Ezgi Bayram
Yayın Tarihi: 12.08.2026 , 00:58
Mekke'de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan "birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır" diyerek yeni bir anlaşmaya imza attı.
Anlaşma, yalnızca üç ülke arasındaki askeri işbirliğini değil, emperyalist rekabetin derinleştiği bir dönemde bölgede savaş planlarının da yeniden şekillendiğini gösteriyor. NATO'nun genişleyen askeri stratejisi, Avrupa'da hız kazanan silahlanma programları ve Ortadoğu'da kurulan yeni ittifaklar, kapitalist krizin uluslararası siyasette yarattığı yeni saflaşmaların farklı görünümleri olarak öne çıkıyor.
"Barış", "istikrar" ve "ortak güvenlik" söylemiyle meşrulaştırılan Mekke Anlaşması da bu tablodan bağımsız değil. Ekonomik krizlerin derinleştiği, sermaye birikim süreçlerinin tıkandığı koşullarda devletler yalnızca ekonomik programlarını değil, güvenlik siyasetlerini de yeniden yapılandırıyor. Bu nedenle anlaşma, yalnızca bir dış politika tercihi olarak değil, bölgesel güç dengeleri içinde sermaye düzenini güvence altına almaya dönük bir girişim olarak da okunabilir.
Bu çerçevede Pakistan dikkat çekici bir örnek sunuyor. İslamabad yönetimi bir yandan Türkiye ve Suudi Arabistan ile yeni bir anlaşmanın parçası olurken, diğer yandan IMF programlarının yarattığı yoksullaşma, Belucistan'daki çatışmalar ve Pakistan yönetimindeki Keşmir'de yükselen temsil ve özerklik talepleriyle karşı karşıya. Ülkedeki sol çevreler ise bu gelişmeleri birbirinden bağımsız başlıklar olarak değil, aynı siyasal-ekonomik yapının farklı tezahürleri olarak değerlendiriyor.
Pakistan'da içeride nasıl bir tablo var?
Krizin kökleri, ülkenin emperyalist sistem içerisindeki bağımlı kapitalist gelişimine dayanıyor. 1947'de Britanya sömürgeciliğinin bölgeden çekilişiyle kurulan Pakistan, bağımsızlığını kazanmasına rağmen ekonomik ve siyasal bağımlılık ilişkilerinden kurtulamadı. Devlet aygıtı büyük toprak sahipleri, sermaye çevreleri ve ordunun oluşturduğu egemen blok etrafında şekillenirken, emekçi sınıfların siyasal temsili sistematik biçimde bastırıldı.
Soğuk Savaş boyunca Pakistan, ABD emperyalizminin Güney Asya'daki temel müttefiklerinden biri olarak konumlandırıldı. Ülkeye aktarılan askeri yardımlar ve krediler, bir yandan ordunun siyasal ağırlığını artırırken diğer yandan ekonomiyi dış sermayeye ve uluslararası finans kuruluşlarına daha bağımlı hale getirdi. 1980'lerden itibaren IMF ve Dünya Bankası programları doğrultusunda uygulanan neoliberal yeniden yapılanma, özelleştirmeleri hızlandırdı. Sendikal haklar geriletildi, kamu hizmetleri tasfiye edildi ve emekçilerin yaşam koşulları ağırlaştı. Buna karşılık egemen sınıflar ve askeri bürokrasi ekonomik ve siyasal ayrıcalıklarını korudu.
Son yirmi yılda Pakistan'ın dış politikada yaşadığı makas değişimi, ABD ile kurduğu yakın ilişkilerin yanına Çin'i de eklemesiyle şekillendi. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ve Gwadar Limanı gibi büyük altyapı projeleriyle Çin'in ülkedeki ekonomik etkisi hızla arttı. Ancak bu durum Pakistan'ın emperyalist sisteme bağımlılığını ortadan kaldırmadı. Pakistan yönetimi, ABD'den uzaklaşırken bu kez Çin'le daha yakın ekonomik ilişkiler kurarak yeni bir denge arayışına girdi. Bugün IMF programları, dış borç, yüksek enflasyon ve işsizlik sürerken ülke ekonomisi hâlâ dış sermayeye bağımlı durumda. Bu nedenle yaşanan makas değişimi, bağımsız bir ekonomik yolun değil, emperyalist güçler arasındaki dengelerin değişmesinin bir sonucu olarak görülüyor.
Bugün bu yapısal kriz en görünür biçimde Keşmir ve Belucistan'da ortaya çıkıyor. Bir yanda Hindistan'la onlarca yıldır çözülemeyen Keşmir sorunu yeniden bölgesel gerilimin merkezine yerleşirken, diğer yanda doğal kaynaklar bakımından zengin Belucistan'da ekonomik eşitsizlik, merkezi yönetimin politikaları ve ayrılıkçı hareketler arasındaki çatışmalar sürüyor. Pakistan'daki sol çevreler ise her iki başlığın da yalnızca "güvenlik sorunu" olarak ele alınmasına karşı çıkıyor.
Keşmir ve Belucistan neden yeniden gündemde?
Keşmir sorunu, 1947'de Britanya Hindistanı'nın bölünmesinden bu yana Hindistan ile Pakistan arasında çözülemeyen temel anlaşmazlıklardan biri olmayı sürdürüyor. Her iki ülkenin de hak iddia ettiği bölge, onlarca yıldır askeri gerilimlerin ve sınır çatışmalarının odağında yer alırken, son dönemde Hindistan ile Pakistan arasında yeniden tırmanan gerilim Keşmir'i bir kez daha bölgesel siyasetin merkezine taşıdı. Pakistan'da ise Hindistan ile yaşanan her kriz, milliyetçi söylemin ve güvenlik politikalarının güçlenmesine neden olurken, bölgedeki iç sorunlar da yeniden görünür hale geldi.
Pakistan'daki solcu yazarlara göre ise Keşmir meselesi yalnızca iki devlet arasındaki egemenlik mücadelesi olarak okunamaz. Pakistan Monthly Review'de yayımlanan değerlendirmelerde, Pakistan yönetimindeki Azad Keşmir'in uzun yıllardır merkezi yönetimin siyasal müdahalelerine maruz kaldığı, seçim süreçlerinin İslamabad'ın etkisi altında şekillendiği ve bölgenin "özerk" statüsünün büyük ölçüde kağıt üzerinde kaldığı savunuluyor. Aynı değerlendirmelerde, Pakistan'ın derinleşen ekonomik krizi karşısında merkezi yönetimin bölgenin doğal kaynakları ve enerji üretimi üzerindeki denetimini artırdığına dikkat çekiliyor. Ülkenin önemli hidroelektrik üretim merkezlerinden biri olmasına rağmen Azad Keşmir'de yaşayanlar, üretilen elektriğin büyük bölümünün ülkenin diğer bölgelerine aktarılmasına karşın yüksek faturalar ve sık elektrik kesintileriyle karşı karşıya kalıyor. Yazarlara göre bu tablo, Keşmir sorununu yalnızca ulusal kimlik ya da güvenlik ekseninde değil, sınıfsal eşitsizlikler ve kaynakların paylaşımı açısından da değerlendirmeyi gerekli kılıyor.
Bu yaklaşım son yıllarda bölgede yükselen halk hareketlerinde de karşılığını buldu. 2024 yılında Azad Keşmir'de elektrik zamlarına, hayat pahalılığına ve bölgenin kaynaklarının kullanımına karşı başlayan kitlesel protestolar kısa sürede siyasal taleplerle birleşti. Halk, ucuz elektrik ve temel gıda fiyatlarının düşürülmesinin yanı sıra bölgenin kaynakları üzerinde daha fazla söz hakkı talep etti. Dergiye göre, bu protestolar yalnızca ekonomik sıkıntılara karşı gelişen bir tepki olarak değil, merkezi yönetimin müdahalelerine ve kaynakların adaletsiz paylaşımına karşı büyüyen bir halk hareketi olarak değerlendirilmeli. Bu nedenle Pakistan'daki sol çevrelere göre Keşmir'deki mücadele, ulusal sorunun yanı sıra emekçilerin yaşam koşulları ve sınıfsal eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı bir mücadele niteliği taşıyor.
Belucistan ise doğal gaz, bakır ve altın gibi zengin yeraltı kaynaklarına sahip olmasına rağmen Pakistan'ın en yoksul bölgelerinden biri olmayı sürdürüyor. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun en önemli noktalarından biri olan Gwadar Limanı'nın da bu bölgede bulunması, Belucistan'ın stratejik önemini daha da artırıyor. Ancak bölge halkı uzun yıllardır doğal kaynaklardan adil pay alamadığını, siyasal karar alma süreçlerinden dışlandığını ve merkezi yönetimin artan askeri varlığıyla karşı karşıya kaldığını dile getiriyor. Aynı değerlendirmeye göre Belucistan'daki çatışmalar yalnızca ayrılıkçılık ekseninde okunamaz. Uzun yıllar boyunca bölgedeki temel talepler özerkliğin güçlendirilmesi, kaynak gelirlerinin adil paylaşılması ve demokratik temsilin sağlanması etrafında şekillendi. Buna karşın devletin güvenlikçi politikaları, zorla kaybetmeler, baskılar ve askeri operasyonlar gerilimi azaltmak yerine daha da derinleştirdi.
Bu bakış açısını paylaşan Pakistan'daki sol çevrelere göre Keşmir hem de Belucistan'da yaşananlar yalnızca bir güvenlik sorunu değil. Milliyetçi gerilimler ve askeri çatışmalar, ülkenin derinleşen ekonomik krizini, IMF politikalarının yarattığı yoksullaşmayı ve emekçilerin gündelik sorunlarını geri plana iterken, kalıcı çözüm ise daha fazla askerileşmeden geçmediği aşikar.
Pakistan'da asıl gündem ne?
Pakistan Monthly Review'de yayımlanan değerlendirmelerde Pakistan'ın karşı karşıya olduğu temel sorunların yeni askeri ittifaklardan çok, ekonomik bağımlılık, IMF programlarının yarattığı yoksullaşma, emekçilerin kötüleşen yaşam koşulları ve Keşmir ile Belucistan'da derinleşen demokratik temsil sorunları olduğu vurgulanıyor. Dergide, güvenlik eksenli politikaların bu yapısal sorunları çözmek yerine çoğu zaman görünmez kıldığı, devletin ise toplumsal taleplere ağırlıklı olarak güvenlikçi yöntemlerle yanıt verdiği savunuluyor.
Bu çerçevede Mekke Anlaşması da Pakistan'ın karşı karşıya olduğu ekonomik ve toplumsal krizlere bir çözüm sunmaktan ziyade, ülkenin güvenlik eksenli dış politika yönelimlerinin yeni bir halkası olarak değerlendirilebilir. Ancak ülkenin mevcut hali kalıcı çözümün yeni askeri bloklarda değil, emekçilerin örgütlenmesinden geçtiğini ortaya koyuyor.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.