Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Kuytudan Çıkmak: İskele Kenti Halkı’nda sınıf, siyaset ve gerçekçilik

Romanın sonunda yürüyenleri görürüz. Yolun nereye çıkacağı bilinmez. Ama artık İskele’de kıyı, kazı alanı ve zeytinlikler üzerinde hak iddia eden sermayenin karşısında birlikte hareket etmeyi öğrenen insanlar da vardır. İskele Kenti Halkı 31 Mayıs 2013’te bu eşiğe dayanır; bugüne kalan soru hâlâ aynıdır: bu karşılaşma nasıl kalıcı bir siyasal kuvvete dönüşebilir?

Kaya Tokmakçıoğlu

Yayın Tarihi: 15.09.2026 , 00:20

Kapitalist bir düzen toprağa tapuyla, kıyıya imar planıyla, üniversiteye bütçe kararıyla yerleşir; fakat egemenliği bunların toplamına sığmaz. İnsanların neyi doğal, neyi mümkün, neyi kaçınılmaz saydığını da biçimlendirir. Bir devlet üniversitesinin yürüttüğü kazının ödeneksiz kalması olağanlaşır, sermayenin “sponsorluğu” çözüm gibi görünür, kıyıların marinaya açılması kalkınma diye sunulur; ülkenin gidişatından rahatsız olan insanlar da başka bir ülkede güvenli bir hayat aramayı daha gerçekçi sayabilir.

Bekâm Örün’ün İskele Kenti Halkı, 2010 referandumundan 2013’ün eşiğine uzanan Türkiye’ye İzmir ve Urla’dan bu ilişkilerin içinden bakar. Kazı alanını üniversiteye, kıyı talanını sermaye birikimine, Cumhuriyetçi aydının sıkışmasını liberal “demokratikleşme” yıllarının siyasal iklimine, özel hayattaki arayışları memleketten uzaklaşma arzusuna bağlarken, birbirinden ayrı görünen hayatları aynı tarihsel bütün içinde kurmaya çalışır.

Böylesine açık bir siyasal ufka sahip bir romanda asıl mesele, bu doğruların nasıl romana dönüştüğü sorusunda düğümlenir. Örün’ün siyasal kavrayışı karakterlere, mekâna ve anlatıcıya hangi dolayımlardan geçerek yerleşiyor? Karakterler dönemin tipik çelişkilerini kendi hayatlarında yoğunlaştırabiliyor mu? Romanın gücü de sınırları da burada aranabilir.

Toprağın altındaki toplum

Romanın merkezindeki arkeoloji, olay örgüsünü taşıyan bir meslek olmaktan çıkarak anlatının gerçeklikle kurduğu ilişkinin biçimine dönüşür. Toprak kaldırıldıkça tarihsel katmanlar açığa çıkar; güncel Türkiye’nin yüzeyindeki görünüşler de benzer biçimde aralanır.

Hikâyeyi harekete geçiren ilk çatışma, akademide giderek sıradanlaşan bir kaynak sorunuyla başlar: kazının kamu ödeneği kesilir. Atıf Hoca ekibi dağıtmamak için özel sermayeye başvurur, FETSAN kazıya sponsor olur. İlk anda bilimsel faaliyetin devamını sağlayacak pragmatik bir çözüm gibi duran bu ilişki, çevredeki arazilerin toplanmasına, sit kararlarına, imar beklentilerine ve devletin karar mekanizmalarına kadar uzanır. Üniversitenin bütçe sorunu ile kıyı balıkçısının kayığı, akademisyenin iş güvencesi ile küçük üreticinin tarlası aynı sermaye birikim sürecinin farklı yüzleri olarak birbirine bağlanır.

Romanın gerçekçiliği de bu bağlantıda derinleşir. Arkeolojik buluntu tek başına konuşmaz; hangi tabakada bulunduğu ve çevresindeki maddi izlerle ilişkisi kurulmadan yorumlanamaz. Toplumsal gerçeklik için de aynı şey geçerlidir. Fettah’ı görgüsüzlüğüyle, Selva’yı aşkıyla, Atıf Hoca’yı Cumhuriyetçiliğiyle sınırlamak bütünü parçalar. Örün, kişisel görünen çatışmaların altından mülkiyeti, sınıfı ve siyaseti çıkarabildiği ölçüde tarihsel gerçekçiliğe yaklaşır.

FETSAN’ın yok edemediği mağarayı kendi projesine katması bu hareketin en çarpıcı anlarından biridir. Arkeologların korumak için ortaya çıkardığı tarih, lüks konutun “arkeolojik peyzaj”ına ve satış değerini yükselten bir hikâyeye dönüşür. Tunç’un “Elimizle mağarayı bulduk, konsept verdik adamlara” diye öfkelenmesi de buradan doğar: sermaye toprağı satın almakla yetinmez, anlamı da metalaştırır; ortadan kaldıramadığı tarihi de satış değerinin bir parçası haline getirir.

 

Kazan-kazanın öteki tarafı

Romanın sınıfsal çatışması Fettah’ta en çıplak biçimini alır. Kişisel hoyratlıkla sınıfsal akıl iç içe geçer. İktidarla kurduğu ilişkiler ve parayla önündeki her engeli aşabileceğine duyduğu güven de bu birlikteliği görünür kılar. Fettah’ın tipikliği de burada yatar: arazinin değerini önceden koklar, siyasal kararın yönünü bilir, üniversitenin kaynak sıkıntısını yatırıma açılan kapıya çevirir.

Ne var ki bu açıklık karakteri yer yer daraltır. Selva ya da Atıf Hoca’nın iç çelişkileri katmanlanırken Fettah zaman zaman grotesk bir kötü figürüne yaklaşır. Romanın sınıf ilişkisini en iyi kurduğu anlar, onun kişisel kötülüğünü büyüttüğü yerlerden çok arkasında işleyen mekanizmayı görünür kıldığı sahnelerdir.

Doğan aynı mekanizmanın başka bir dilini konuşur. Kariyer günleri, staj, network, girişimcilik ve “kazan-kazan” onun dünyasının sıradan kelimeleridir. Kendi yükselişini sınıfsal bir ilişkinin sonucu değil, kişisel başarının karşılığı sayar; 2010 referandumunu da “demokratikleşme”, Avrupa Birliği ve askeri vesayetin geriletilmesi üzerinden okur. Kendisini iktidar blokunun parçası saymadan dönüşümün taşıyıcılarından biri haline gelir.

İdeoloji burada bilinçli bir aldatmacadan daha karmaşık bir biçimde işler. Doğan sermayenin çıkarlarını makullük, modernlik ve kişisel ilerleme dili içinde doğal kabul eder. Fettah’ın buyruğunu Doğan’ın normalliği tamamlar. Biri ne istediğini saklamaz; öteki o isteğin herkes için makul bir dünyanın parçasıymış gibi duyulmasını sağlar.

Bilimin dayandığı yer

Atıf Hoca’nın odasındaki Ekrem Akurgal fotoğrafı, Afet İnan ve Atatürk portresi karakterin tarihsel yerini uzun açıklamalardan daha iyi anlatır. Örün, onun bilime, kamusallığa, arkeolojik mirasa ve Cumhuriyet’e bağlılığını ciddiye alır. Cumhuriyet’in ilerici birikimi ile bu birikimin burjuva düzeni içindeki maddi sınırı aynı karakterde yan yana gelir.

Atıf’ın sınırı, savunduğu değerleri taşıyacak gücü devletin ve kurumların içinde hazır sanmasında belirir. Tunç’un sponsorluk itirazına “Git, başka yerde yap komünistliğini” diye çıkışması, bilim ile sınıf mücadelesi arasına çektiği çizgiyi açığa vurur. Oysa roman ilerledikçe çizginin öteki tarafı içeri sızar: kamusal kaynaklar kesilir, sermaye üniversiteye girer, bilimsel kararlar baskılanır; mağaranın bulunması sit alanını korumaya yetse bile acele kamulaştırma ve trampa başka bir kapı açar.

Atıf’ın kırılması, hukuka duyduğu güvenin sarsılmasından daha derine uzanır. Yasaların ve idari mekanizmaların sermaye lehine de işleyebildiğini, bilimsel hakikatin kendi başına maddi bir güç oluşturmadığını görür. Tunç’un “Sorunu sermayede görmediler ki, çareyi halkta arasınlar” cümlesi bu sınırı keskinleştirir. Roman Atıf’ı bu hükmün içinde bırakmaz; onu hareket ettirir.

Buradaki tartışma günümüze de uzanır. Cumhuriyet’in laiklik, bilim, kamuculuk ve yurttaşlık birikimini kurumların dayanıklılığına, hukukun kendiliğinden işleyişine ya da doğru kadroların geri dönüşüne bağlamak, bu değerlerin toplumsal taşıyıcısını belirsiz bırakır. Romanın Atıf’a açtığı yol ise başka yere çıkar: Cumhuriyet’in ilerici mirasını yaşatacak olan da onu bugünün sınıf mücadelesine bağlayacak toplumsal kuvvettir.

Tunç tam bu noktada önem kazanır. Romandaki ağırlığı, birçok şeyi başkalarından önce görmesinden çok, gördüklerine siyasal olarak müdahale etmesinden gelir. Üniversiteyi balıkçı mahallesine, Seçkin’in işyerindeki deneyimini Parti’yle kurduğu ilişkiye, Atıf Hoca’nın Cumhuriyetçiliğini emekçilerin mücadelesine bağlar. Kahvehane sohbetleri, Parti gazetesi, ev toplantıları ve grev ziyaretleri romanın örgüt fikrini gündelik hayatın içine yerleştirir. Parti, siyasal bilince ulaşmış insanların toplandığı bir adres olmanın ötesinde, kopuk deneyimlerin ortak bir siyasal doğrultuda birbirine bağlandığı zemine dönüşür.

Tunç’un siyasal berraklığı özel hayatında aynı kolaylıkla işlemez. Selva ve Deniz karşısında bocalarken, toplumsal değişimi düşünürken başvurduğu emek, dönüşüm ve hareket kavramlarını duygusal ilişkilerine taşımakta zorlanır. Bu çatlak onu propagandif bir “doğru bilinç” figürüne dönüşmekten korur. Buna karşılık “durmak”, “yürümek”, “dönüşmek” gibi motifler fazla açıklandığında, karakterlerin davranışında kurulmuş bağın altı ikinci kez çizilir.

Bilmekle yapmak arasında

Öte yandan Selva’nın sıkışması başka türlü kurulur. Laikliğin aşınmasını gören Selva, ülkenin gidişatından rahatsız olur, Tunç’un bazı sözlerinde giderek daha fazla haklılık payı bulur. Olup biteni kavrar; fakat bildikleri siyasal bir iradeye dönüşmez.

Roman boyunca dolaşan “kuytu” imgesi Selva’nın hayatında özel bir anlam kazanır. Kendini tarihin sert rüzgârından koruyacak güvenli bir yer bulmaya çalışır. Daha iyi iş, daha yüksek gelir, mortgage ve düzenli hayat vaat eden Kanada, bu arayışın somut biçimidir. Çareyi ortak bir dönüşümde değil, toplumsal çözülmenin dışında kalabileceği kişisel bir alanda arar.

Selva’nın küçük burjuva bilinci tam burada görünür. Toplumsal çözülmeyi teşhis edebilir; fakat onu değiştirecek kolektif hareketle arasına mesafe koyar. Kanada’yı ahlaki bir “kaçış” diye mahkûm etmek yerine, toplumsal bir sorunun kişisel kurtuluş stratejisine nasıl tercüme edildiğine bakmak daha anlamlıdır. Romanın Selva üzerinden yakaladığı bu gerilim, bugün çok daha geniş bir toplumsal deneyim olarak karşımıza çıkar. “Burayı değiştirmek” ile “buradan çıkmak” arasındaki gerilim de eğitimli emekçiler ve gençler için gündelik hayatın temel sorularından biri haline gelir.

Aynı evden çıkan Seçkin’in yolu ise başka türlü açılır. İşsiz ve dağınıkken Doğan’ın yardımıyla FETSAN’a girer. Sermayenin nasıl hareket ettiğini önce teoriden değil, işin içinden görür: arazi listeleri, yerel bağlantılar, Doğan’ın patron karşısındaki konumu gündelik deneyiminin parçasıdır. Bu deneyim Tunç’la kurduğu ilişkiyle buluşunca siyasallaşır. FETSAN’ın ilgilendiği tarlaların listesini Tunç’a taşıması, Seçkin’in taraf olmaya başladığı eşiklerden biridir.

İki kardeşin farklı yönlere gitmesi romanı indirgemeci bir sınıf determinizminden uzak tutar. Maddi deneyim kendi başına bilinç üretmez; onu daha geniş bir bütün içine yerleştirecek ilişki, süreklilik ve örgüt gerekir. Selva çok şey bilir ama bilgisini kendi hayatının sınırları içinde tutar; Seçkin daha az şey bilerek başlar, yaşadıklarını başkalarının deneyimleriyle ilişkilendirdikçe değişir. Bilinç ile praksis arasındaki gerilim en canlı karşılığını burada bulur.

Aynı kayıkta

Örün, Ali ile Nevin’i baştan “doğruyu bilen halk”ın temsilcileri olarak çizmez. Balıkçılığın güvencesizliği, borcun baskısı, çocukların ihtiyaçları, geçim telaşı ve toprağın elden çıkışı hayatlarını sınıfsal olarak belirler; fakat bu ortak deneyim kendiliğinden ortak bir siyasal yönelim üretmez.

Balıkçı barınağının boşaltılacağı haberi kahveye ulaştığında öfke yükselir. Bir süre herkes konuşur, itiraz eder, ne yapılacağını tartışır. Ardından çay gelir, futbol ve gündelik sohbet geri döner. Öfkenin dağılması bir karakter zayıflığı değil, kendiliğindenliğin sınırıdır. Sınıfsal çıkarın açık olması, o çıkarın siyasal programa ve örgütlü harekete dönüşeceği anlamına gelmez.

Ali ile Tunç’un kayıkta Klazomenai’nin adını konuştuğu sahne bu yüzden merkezi bir yer tutar. Tunç “İskele kenti halkı” deyince Ali güler: “Ama ‘halk’ı gitmiş, ‘İskele’si kalmış.” Ardından Tunç’un aklından geçen “Aynı kayıkta” sözü, mevcut bir siyasal gerçekliği tarif etmekten çok kurulması gereken bağı adlandırır.

Romanın başlığındaki “halk” da böylece sosyolojik bir kategori olmaktan çıkar. Aynı yerde yaşayan ya da aynı iktidardan yakınan insanların toplamı değildir. Ortak maddi çıkarlarının farkına varan, birbirinin mücadelesini kendi mücadelesi haline getiren ve birlikte hareket etmeye başlayanların aldığı siyasal addır.

Finalde anlatının dili bu dönüşümü izler. Denizden gelen balıkçılarla karadaki kalabalık birleşirken isimler art arda sıralanır. Sıralama Atıf Hoca’da kesilir; ardından bütün bu tekillikler yeni bir adla anılır: “İskele kenti halkı.” Tekil adlar kaybolmaz; aralarında kurulan bağ toplamlarını aşan kolektif bir özne yaratır. Örün halkı hazır bekleyen sosyolojik bir çoğunluk olarak değil, mücadele içinde biçimlenen siyasal bir birlik olarak gösterir.

31 Mayıs: Kapının iki yanı

Roman 2010 referandumunun gölgesinde açılır; metnin takvimi finalde 31 Mayıs 2013’e ulaşır. Bu tarih elbette Gezi’ye açılır; ama roman bu ilişkiyi bir göndermenin ötesine taşır. Roman, Gezi’yi mümkün kılan toplumsal zemini küçük bir coğrafyada yoğunlaştırırken, kentsel ranta, kamusal alanın sermayeye devrine, devlet zorunun sermaye birikiminin hizmetine koşulmasına ve farklı kesimlerin kendi ayrı sorunları içinden aynı iktidar ilişkisiyle karşı karşıya gelmesine odaklanır.

Finalde önce iki ayrı grup görürüz: karada bekleyenler ve kuytuda saklanan balıkçılar. Motor sesleri yükselir, kayıklar görünür, polis iki grubun arasında kalınca kapı açılır. Romanın başından beri ayrı kanallarda ilerleyen hayatlar aynı hareketin içinde birleşir. Ardından kepçelerin zeytinliklere gittiği haberi gelir. Birleşme bir sonuca değil, yeni bir çatışmaya açılır.

Tam burada romanın 2013’e ilişkin iyimserliği ile bugünden görülen tarihsel sorun arasındaki mesafe belirginleşir. Ortak bir saldırı farklı toplumsal kesimleri hızla yan yana getirebilir. Gezi, bunun Türkiye ölçeğindeki en güçlü örneklerinden biriydi. Fakat yan yana gelmek ile kalıcı bir siyasal kuvvet yaratmak aynı şey değildir. Kendiliğinden öfke ile örgütlü özne arasındaki mesafe, yalnız İskele’nin kahvehanesinde değil, Türkiye’nin yakın tarihinde de önümüzde durur.

Bu mesafeyi kapatacak şey öfkenin büyüklüğü değildir. Laiklikten yoksulluğa, barınmadan kamusal alanların yağmasına uzanan farklı sorunlarla karşılaşan insanlar, aynı düzenin sonuçlarını farklı biçimlerde yaşayabilir. Ayrı yaşanan deneyimlerin ortak nedenlerini gösterecek, aralarındaki bağı süreklileştirecek ve geçici karşılaşmayı ortak bir doğrultuya çevirecek örgütlü bir müdahale gerekir.

İskele Kenti Halkı’nın Parti’ye verdiği işlev burada önem kazanır. Parti kalabalığın yerine geçmez, balıkçıların öfkesini dışarıdan icat etmez; Atıf Hoca’nın Cumhuriyetçiliğini ya da Seçkin’in işyerinde yaşadıklarını yok saymaz. Bunların birbirine değebileceği siyasal zemini kurmaya çalışır. Tunç’un kahveye gitmesi, ilişki kurduğu insanlara gazete ulaştırması, aynı insanlarla yeniden konuşması, grevle kazı alanı arasında bağ kurması bu yüzden tali ayrıntılar sayılamaz. Örgüt, farklı deneyimlerin ortak bir dile ve sürekliliğe kavuşmasını sağlayan dolayım olarak belirir.

Roman bugüne en kuvvetli bağını da burada kurar. Son on yılı aşkın sürede Türkiye’de hoşnutsuzluk ve itiraz farklı alanlarda birikti. Ekonomik yıkım, barınma sorunu, kamusal alanların yağması, laiklik ve Cumhuriyet kazanımlarına dönük saldırılar, gençlerin gelecek kaygısı ve ülkeden gitme isteği ayrı kanallarda büyüdü. Eksik kalan itirazın kendisi değil, bu deneyimleri aynı siyasal bütünün parçaları olarak birbirine bağlayacak örgütlü sürekliliktir.

Romanın iyimserliği bu nedenle tarihin kendiliğinden doğru yönde akacağına duyulan güvene yaslanmaz. FETSAN yenilmez, devletin sınıfsal niteliği değişmez, kepçelerin duracağı bile kesinleşmez. İnsanlar zeytinliklere doğru yürümeye başlar; önlerinde sıcak, taşlı bir yol uzanır. Zaferden önce kazanılan şey, birbirinden ayrı hayatların aynı mücadele içinde ortak kuvvetlerini görmeye başlamasıdır.

Kuytudan çıkan sadece balıkçı kayıkları değildir. Roman boyunca ayrı ayrı izlediğimiz Atıf Hoca, Selva, Ali ve Seçkin’in hayatları da birbirine değdikçe başka anlamlar kazanır. Hepsi aynı yere varmaz; Selva başka bir yol seçer. Roman hazır bir birlik varsaymaz.

Romanın sonunda yürüyenleri görürüz. Yolun nereye çıkacağı bilinmez. Ama artık İskele’de kıyı, kazı alanı ve zeytinlikler üzerinde hak iddia eden sermayenin karşısında birlikte hareket etmeyi öğrenen insanlar da vardır. İskele Kenti Halkı 31 Mayıs 2013’te bu eşiğe dayanır; bugüne kalan soru hâlâ aynıdır: bu karşılaşma nasıl kalıcı bir siyasal kuvvete dönüşebilir?


soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.




 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.