Sayfa yolu
İskele Kenti’nden memlekete bir itiraz: Bekâm Örün ile edebiyatın görevi üzerine
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yayın Tarihi: 12.08.2026 , 01:42 Güncelleme Tarihi: 12.08.2026 , 01:46
Bekâm Örün ilk romanı İskele Kenti Halkı ile İzmir’in sokaklarından bugünün Türkiye’sine uzanan bir pencere aralıyor.
Bize bu pencereden başımızı uzattık, karakterlerin çelişkilerinden kentin tarihsel reflekslerine, güncel siyasetin yarattığı tahribattan aydınların sorumluluklarına kadar pek çok başlığı bizzat yazarına sorduk.
Bekâm, romanındaki karakterlerin arka planını anlatırken yaratım sürecindeki tuzaklara dikkat çekiyor. Tunç karakteri için "Hayata aynı taraftan baktığınız için, ister istemez diğer karakterlere oranla daha fazla empati kurma ihtimaliniz var. Bu yüzden galiba en fazla Tunç’a mesafelenerek yazdım" diyor. İzmir'in dokusunu masaya yatırırken kentin siyasi kimliğini net bir şekilde özetliyor: "İzmir çok dillendirildiği gibi muhalif bir kent asla değil. İzmir cumhuriyetçi bir kent."
Bekâm merhaba, yeni çıkan romanını konuşmadan önce daha önce yazdığın “Kurucu Gerçekçilik” ile kısaca ne demek istediğini açar mısın?
Merhaba, Tunç. “Kurucu Gerçekçilik” derken aslında bir biçimden bahsetmiyorum. Toplumcu gerçekçiliğe bir alternatif ya da yeni bir toplumcu gerçekçilik hareketi değil kurucu gerçekçilik kavramı önermemdeki kasıt. Bir defa gerçekçilik, gerçekçiliktir. Zaten içeriğinde doğalında var olan bir “toplumcu” ekine ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Fakat geçtiğimiz yüzyılda bu tartışmalar çok yapıldı ve bana kalırsa geride kaldı. Bu tartışmalara saplanıp kalırsak zaman kaybederiz. İleri bakmamız gerekiyor, mirasımızı yerli yerinde konumlandırmak, buradan sürekli geçmişin mirasını yiyecek şekilde değil, bugünkü üretimlerimize ilham olacak şekilde enerji çıkarmamız gerekiyor. Üretmekten, yazmaktan başka hiçbir şansımız yok. Bu, aynı zamanda yaşadığımız topluma gerçekçi ve devrimci bir müdahale. Devrimci bir müdahalede bulunuyorsanız yalnız olamazsınız. Aydın tavrı yalnızlığı zaman zaman içerse de, örgütlü olmak açısından aydın yalnız olamaz. Bizim yeni bir örgütlü edebiyat hareketine ihtiyacımız var. Bu birikimimiz var. Son yıllarda mısır patlağı gibi tek tek; ama aynı sesle patlıyor edebiyatımız. Yeşeriyor. Üniversite öğrencilerinin ellerinde, çürümenin pespaye yazarlarının kitaplarını görmek üzüyor beni. Sadece dün değil, bugün de bu pespayelikle karşılaştırılamayacak kadar nitelikli bir edebiyat üretiminin üzerinde duruyoruz. Üretmeye başladık, üretiyoruz. Mesele, her alanda savunduğumuz gibi, örgütlü bir edebiyat hareketini, tekil çabalar olmaktan çıkarıp bir hareket olarak ete kemiğe büründürmek. Kısacası buradaki “kurucu” vurgusu bir edebi tarz ya da biçim vurgusu değil. Edebiyat üreticilerinin bu ülkenin eşitlikçi, özgürlükçü bir düzenin kuruculuğunu taşıma iddiası. İsimler, kavramlar tartışılır, tartışmalıyız. İlgililerine açık bir çağrı yapmış olayım buradan. Ancak öz itibarı ile potansiyelin çok ötesine geçmiş bu üretkenliği örgütlü kılmak, gencecik insanlarımızı edebiyat diye sunulan pespayelikten kurtarmak gerekiyor. Bu iddiayı taşımak zorundayız. Görünür olmak zorundayız. Bu, bizim devrimci görevimiz.
Biliyorsun ben dahil birçok kişi “komünistler de hiçbir şeyi beğenmezler” ya da “önerdikleri her yazar/yönetmen eskide kalanlar” diye düşünüyor, doğru mu? Ne dersin?
Kısmen hak vermek zorundayım bu söyleme. Sadece Türkiye’de değil, dünyada işçi sınıfı kırk yılı aşkın süredir toplumsal yaşama ağırlığını koyamıyor, komünist hareket korkunç bir dağılmadan sonra toparlanma evresinde. Bunun kültür - sanat üretimine etkisi olmaması beklenemez. Zamana, en azından bugün bildiğimiz fizik kuralları içerisinde müdahale şansımız yok. 20. yüzyılın pek çoğu komünist sanatçılar elinden çıkmış büyük edebiyat, müzik, sanat yapıtlarıyla aramızdaki mesafe zaman geçtikçe açılıyor. Cebimiz çok dolu, bu bizim şansımız; ancak cepten yemeye bir yere kadar devam edebilirsiniz. Bizim bıraktığımız boşluğa tabiri caizse iltihap doldu hep. Hakkımızı teslim etmek gerek: Çoğunlukla diri bir ideolojik mücadele verdik bu alanda. Eleştirdik, kavga ettik. İltihabı olabildiğince kazımaya gayret ettik, panzehir olduk. Fakat yetmez. Bugünün iltihabıyla kavga ederken, geçmişte hattımızın verdiği büyük başyapıtların yanına, bugünden de eserler koyabilmeliyiz toplumun önüne. Neredeyse yüz yıl sonra bugün artık örneğin Orhan Kemal’in işçileri, yoksulları yok bugün toplumda. Öykülerinin anlatılmasını bekleyen bambaşka şartlarda işçi ve emekçiler, beyaz yakalılar, göçmenler, yoksullar var. Sevgili Murat Akgöz Canavar’da bu mirasın öykülerini günümüze taşıdı örneğin. Daha çok yazması, yazmamız, üretmemiz; büyük bir yoksullukla, baskıyla kıvranan emekçi halkımıza kendi hikayelerini anlatmamız; anlatmakla da kalmayıp onlara taşımamız gerekiyor.
Beğenmeme konusuna gelince; doğru, sanat diye önümüze konanı çoğunlukla beğenmiyoruz. Bu bir müşkülpesentlik değil. Kişisel bir beğeni meselesi hiç değil. İnsanlık adına beğenmiyoruz bu pespayeliği. İnsanlık, sanat alanında zirveyi hem burjuva aydınlanmacılığında hem komünistlerin elinde gördü. Şu anda zirveden yüz metrelerce aşağılarda seyrediyoruz. Geçici bir dönem. Beğenmeme halinden bir görev çıkarıyoruz: İçermek, zirveyi mislince aşmak görevimiz.
“Örgütsüz sanatçılar” ile kastettiğin ne? Bir düşünceye bağlı olmak ya da bir ideolojiye inanmak örgütlü olmak anlamına gelmez mi?
Büyük anlatılar anlatmak, insanlığın ortak hikâyesini yansıtmak peşindeyiz, bu doğru. Ancak kahramanlar çağında değiliz artık. Bu dönem kapandı ve bu sanat alanı için de geçerli. Günümüzün çok hızlı, çok katmanlı ve bununla birlikte atomize edilmiş gerçekliğinde, nesnelliği doğru bir biçimde kavramak ve ona müdahale kanallarının içinde kendini konumlandırmak, ne kadar deha sanatçı olursa olsun, tek bir kişinin altından kalkabileceği türden bir iş değil. Ne kadar iyi niyetli olursanız olun, bir yerden sonra ister istemez zigzaglar çiziyorsunuz. Bu mesele bir kolektif akıl meselesi. Üstelik kolektif akla olan ihtiyaç her geçen gün artıyor. Bu çağdayız. Örneğin dünyaca ünlü piyanistimizin icracılığının yanında, nasıl dahi bir besteci olduğuna dair kimse kuşku duyamaz. Peki kendisinin aydın tavrı için zigzagsız, tutarsız diyebilir miyiz? Diyemeyiz diye düşünüyorum. Bu tek tek sanatçıların kişisel zaaflarından asla kaynaklanmıyor. Örgütsüz olmaktan kaynaklanıyor. Sanatçıların beslendiği sacayağı kaynaklar var. Örgütlü kolektif akıl kanalınız kupkuruysa bunu başka kanalları güçlendirerek ikame etme şansınız bugün sıfır.
Üretmeyi düşünenlerin kafalarındaki bazı sorulara kısmen dokunduktan sonra ilk romanın üzerine konuşalım. İlk kez okuduğum bir romanın ana karakterlerinden biriyle adaşız, hem de partili. Şaka bir yana partili olmak, sevdalanmak, mücadele etmek, müdahale etmek üzerine buralı ve bugüne dair roman. Direkt sorayım partili bir ana karakter seçmen söylemek istediklerini kolaylaştırdı mı?
İki ana karakterden birinin partili olmasının öznel tercih boyutu bir yana, nesnel yanı önemli bana kalırsa. Hep söylüyoruz, Türkiye’de kültür sanat alanından komünistleri çıkarırsanız geriye bir şey kalmaz, diye. Bunu şöyle de söyleyebiliriz: Cumhuriyet tarihinden komünistleri, TKP’yi de çıkaramazsınız. 1920’de, Kurtuluş Savaşı dönemi için de aynı derecede geçerli bu, 2026’da NATO’ya meydan okuyan en önemli güçken de, İskele Kenti Halkı’nın başladığı 2010 yılı için de. Hatırlayalım; solun Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında “sonuna kadar gidilsin” diye AKP’nin arkasında sıraya girdiği hareket 12 Eylül Referandumu’nda “yetmez ama evet”e evrildi, CHP önce kara çarşafa altı ok taktı, sonra kamuda türbana yeşil ışık yaktı. Dostlar alışverişte görsün diye “hayır” dendi. DEM’in öncülü parti garip bir “boykot” kararıyla AKP ve Cemaat’in “evet”ine can suyu verdi. Oysa tüm bunlara rağmen cumhuriyet tarihinin en önemli simgesel kırılmalarından birinde halkın yarısı “hayır” dedi.
Bu yüzden örgütlü komünistlerin, neden “hayır” dediklerini toplumun önüne ayrıntılı şekilde koyan ve bunu büyük bir özveriyle örgütleyen yegâne güç olan devrimcilerin, TKP’nin üzerinden atlayarak 2010’u anlatamazsınız. Anlatmaya kalkarsanız yapıtınızın ortasında kocaman bir gerçekçilik deliğiyle baş başa kalırsınız. Boşluğu doldurmaya kalkar, dolduramazsınız. Böylelikle en fazla aksakallı, huysuz, sürekli geçmişi yad eden, örgütsüz bir eski solcunun ağzından aforizmalar saçan romanlar, öyküler çıkar ortaya. Örnekleri var. Bu, gerçekçilik değil. Gerçekliğin yamultulması.
Adaşın Tunç’a gelecek olursak. Hayır, işimi zorlaştırdı bile diyebilirim. Hayata aynı taraftan baktığınız için, ister istemez diğer karakterlere oranla daha fazla empati kurma ihtimaliniz var. Yazarken bu olasılığı daha en baştan bertaraf etmeye, bu tuzağa düşmemeye gayret ettim. Bu yüzden galiba en fazla Tunç’a mesafelenerek yazdım. Üstelik roman, dönemin toplumsal ve siyasal gelişmelerinin ön planda olduğu bir roman. Tunç bu noktalarda çelişkisiz gibi görünüyor. Sadece Tunç değil, diğer partili karakterler de öyle görünüyor. Fakat şunu ayırmak gerekiyor: Bu, onların kişisel çelişkisizliği değil. Örgütlü bireyler olarak, örgütlerinin doğru bir hat tutturmasının (ya da tutturmamasının) tezahürü. Bazı alanlarda da olsa, bir şeyleri daha baştan “çözmüş” karakterler yazmak, büyük bir risk tercihi aslında. Öyle bir bıçak sırtı ki, bir tip yerine, dozu fazla kaçırsanız, tanrı gibi davranan, idealize bir karikatürle kalabilirsiniz elinizde. Bir roman karakteri çelişkisiz, çatışmasız olamaz. Tunç da çelişkisiz değil. Bu açıdan, diğer ana karakter olan Selva’dan ya da Atıf Hoca’dan daha fazla zorladı beni; çünkü diğer çelişkileri yanında dönemsel ideolojik çatışmaları, açmazları çok net onların.
AKP Türkiyesi’nin zenginleri bütün görgüsüzlükleri ile romanında var. Sinsi, sonradan görme, talancı tipler… Memleket ile ilgi roman yazmak demek güncel konuları deşifre etmek mi demek?
Bence değil. Güncel dediğimiz, çok karmaşık bir yığın. Güncelin yakıcılığı ve baskısı içerisinde, ne kadar yetkin olursa olsun, yazarın güncelin bütünlüğünü tüm ilişki ağlarıyla kavramak, onu damıtmak çok da kolay değil. Geçici olan ile kalıcı olanı ayırmak için biraz zamanın damıtıcılığına güvenmek, döneme biraz mesafelenerek bakmak gerekiyor. Hayatın bu kadar hızlı aktığı bir dönemde çok uzun bir zamandan bahsetmiyorum; ancak yine de suyun durulması, dibinin seçilebilmesi gerekiyor. Günceli deşifre edeyim derken bitmek bilmeyen önemli ya da önemsiz olaylar, kişiler, ayrıntılar listesi yaparsınız yoksa. Ortaya hikayesi olmayan bir veri yığını koyarsınız. Belki kalıcı olmayan ayrıntılara boğulmuş yapıtınız güncel olarak, en fazla bir belgesel olarak ilgi de çeker; ancak birkaç yıl sonra eskiyip gider. Yalçın Küçük “her soyutlama bir seçme işidir, her yaratıcı bir seçicidir” diyor edebiyatçı ve yapıtı için. Neyi anlatmayı seçtiğiniz çok önemli. Anlattığınızı ne zaman anlatmayı tercih ettiğiniz de çok önemli. Bu seçimi yaparken de zamanın damıtıcılığı en işlevsel araçlardan biri. Söz gelimi, bizim AKP iktidarıyla geçen yirmi dört yıldan damıttığımız; gericilik, piyasacılık ve işbirlikçilik. Tüm bu görgüsüzlükler, zenginlikler bunu anlatmaya yarıyorsa, bir roman yüz yıl sonra okunduğunda da bu köşe taşlarını anlatarak okuyucuya kavratıyorsa kıymetli. Örneğin cumhuriyet romanları yüz yıl sonra bile bize vatanı satanı da, gericiyi de, emperyalist işgali de; buna karşılık tüm devrimci yönelimleri, sınıfsal tercihleri ve açmazlarıyla birlikte bunlara direnenleri de, kendi bakış açısından, neredeyse mükemmel bir şekilde açıklayabiliyor. Kuruluşu ve bugün yaşadığımız karşı devrim sürecini anlayabilmemiz için Cumhuriyet romanlarını; Yakup Kadri’yi, Reşat Nuri’yi, Halide Edip’i, Mithat Cemal Kuntay’ı daha fazla okumak ve anlamak gerekiyor.
İzmir’de yaşıyorsun ve İzmir’i iyi tanıyorsun, hikâye boyunca okuyucuyu kentin sokaklarında gezdiriyorsun. Kente olan sevgini hissediyor okuyucu. Memleket sevgisi güzel bir duygu. İzmir için hayat yavaş akar derler doğru mu, gerçekten acelemiz yok mu?
İskele Kenti Halkı’nın özellikle İstanbullu okurlarından, “İzmir’i çok ayrıntılı yazmışsın; ama İzmir’e o kadar hakim olmadığımız için kafamızda tam oturmadı” serzenişini duyuyorum. “Kitabın arkasına harita koysaymışsın” diyen bile oldu. Gerçek şu ki, Türkiye’de okuyucu İstanbul’da, nadiren de olsa Ankara’da geçen romanlara çok alışkın. Hatta İstanbul ve Ankara’da yaşamayan okuyucular da bu kentlerde geçen romanları yadırgamıyorlar. Farkında değiller ki biz İzmirliler de o romanları okurken harita ihtiyacı duyabiliriz. Ama buna itirazım var. Edebiyat çoğunlukla da hayal etmek çünkü. Biraz hazıra alışmış galiba okuyucu. Tembelliğe yakın bir alışkanlık bu. Biraz da bunu kırmak istedim aslında. Öte yandan da kendi kentinizde romanlar okumak gerçekten farklı hissettiriyor, hele romanlarda mekân olarak pek az kullanılan İzmir’den bahsediyorsak. Samim Kocagöz’ün “İzmir’in İçinden”ini okurken fark etmiştim sizi yaşadığınız kentin sokaklarında gezdiren romanların konforunun ve keyfinin başka olduğunu. Galiba da ilk o zaman doğup büyüdüğüm kenti anlatma isteği duydum. İzmir, Ege Bölgesi çok önemli bir kent. Felsefenin, bilimin doğduğu, bir zamanlar dünyanın merkezinin olduğu bir bölgeden bahsediyoruz. İstanbul o zamanlar ufacık bir balıkçı köyü. İzmir ve çevresi dünü ve bugünüyle daha fazla anlatılmayı hak ediyor.
Sorunun ikinci kısmına gelecek olursak. Ben belirleyici olanın hız değil kararlılık ve inat olduğunu düşünüyorum. Her kentin tarihten devraldığı, coğrafi özellikleriyle de harman olan kendine özgü bir yaşam hızı var. İzmir bu açıdan tipik bir Akdeniz kenti. Yunanistan’dan ya da İtalya’dan daha yavaş akmıyor İzmir’de de yaşam.
Karşılaştırma yapmanın belki sınırları var; ama hayatın İzmir’den çok daha yavaş aktığı adalar, Yunanistan Komünist Partisi’nin Yunanistan’da en çok örgütlü olduğu ve en çok karşılık bulduğu bölge. Mesele gerçekten kök salma ve bunda kararlılıkla inat etmede gibi geliyor bana. Bunu başarmamız gerekiyor.
Bununla birlikte İzmir halkının Türkiye ortalamasının üzerinde bir “bilip de eylememe” ruh halinde olduğunu da belirtmek gerekiyor. Cumhuriyet tarihi boyunca hep kurucu parti CHP’nin karşısında Serbest Fırka’yı, Demokrat Parti’yi, ANAP’ı, DYP’yi ve hatta Genç Parti’yi destekleyen bir kentten söz ediyoruz. Fakat mesele cumhuriyet değerlerine gelip dayandığında İzmir’de bir kırılma yaşandı. O hat kırıldı, İzmir aynı hatta devam etseydi, teveccüh AKP’ye gösterilmeliydi. Oysa seçmen AKP’den CHP’ye kaydı. İzmir çok dillendirildiği gibi muhalif bir kent asla değil. İzmir cumhuriyetçi bir kent. Burada destek CHP’ye değil, cumhuriyet değerlerine. Bunu görmek lazım. Bu çok önemli bir potansiyele işaret etmekle birlikte İzmir halkının bir bölümü, farkında olduğu gerçekliğe müdahale etmek yerine durmayı tercih ediyor. Birinin çıkıp onları kurtaracağını sanıyor, kurtarıcı bekliyor. En fazla kendini kurtarmaya bakıyor. Bu bir yanılsama kuşkusuz. Hayatın yavaş akması ayrı, durmak apayrı. İzmir halkı, aynı Türkiye’nin başka bölgelerinde olduğu gibi, duruyor. Selva bu açıdan romanın ana karakteri bana kalırsa. Selvalarımız çok. Bununla birlikte İzmir’de de Türkiye’de de Nevinlerimiz, Alilerimiz, Seçkinlerimiz de azımsanacak sayıda değil.
Sevdalanma meselesi bizim cenahta özellikle ’68 ve ‘78liler için çetrefilliydi biraz. Devrim için mücadele ederken gönül meseleleri ile ilgilenmeye vakit yok gibiydi. Utangaç ve beceriksiz idik biraz. Romanında “sevdalanma” meselesini, solcuların bu konuya yaklaşımını mizahi bir dille ele almışsın. Dürüstlük, sorumluluk, emek verme, özen… Bir ilişkinin köşe taşlarını tartışıyorsun uzun iç konuşmalar ile hepsi gözlem olamaz, değil mi?
Her dönemin kendine has açmazları, çetrefilleri var bu konuda galiba. Aşk, sevda, ilişkiler öyle ya da böyle hepimizin hayatlarında önemli bir yerde duruyor. Bu konular üzerine hepimiz düşünüyoruz, en azından kendi kafamızın içinde tartışıyoruz. İnsan olmanın bir gereği ve içinde birçok gerilimi barındıran, nihai bir çözüm ya da bir reçete de barındırmayan konular bunlar. Sadece bu konuda değil, yazarken kendi hayatımı yansıtmamaya, yaşadıklarımı ve gözlemlerimi ancak geneli ilgilendirecek şekle dönüştürerek yeniden kurmaya gayret ettim. Bir okur olarak filanca yazarın yaşadığı tekil deneyimler beni hiç ilgilendirmiyor. Bunlar bir dönemi, toplumun bir kısmını yansıtarak soyutlanabiliyorsa bir anlam taşıyor bana kalırsa. Dolayısıyla soruyu; evet, hepimiz kadar yaşamımdan ve hayır, tekil olarak benim yaşamımdan değil diye yanıt verebilirim sanırım.
Yalnız aşk alanına sadece Tunç üzerinden, sol üzerinden, örgütlü kuşakların açmazların bir okuma İskele Kenti Halkı için eksik kalır. Burada en az Tunç’a baktığımız kadar Selva’ya da, onun seçimlerine, attığı ya da atmadığı adımlara da odaklanmak gerekiyor. Selva ve benzerlerinin elinden, DNA’larına işleyen cumhuriyet kayıp gitmiş. Yaygın benzetmeyle, ev sahibiyken kapının önünde kalmışlar. Neyi kaybettiklerinin farkında olmalarına rağmen cumhuriyeti savunmak için asla kıllarını kıpırdatmayan toplumsal bir kesimden bahsediyoruz. Bir anda gelmedik bu noktaya. Cumhuriyet karşı devrimin eline sermaye tarafından biraz da bu tepkisizliğin sağladığı avantajlarla, adım adım teslim edildi. Selva cumhuriyete de aşka baktığı gibi bakıyor. Biliyor, eyleyemiyor. Adım atamıyor. Kendini dönüştürmek istemiyor. Sevdasına emek vermek istemiyor. Bundan ölesiye korkuyor ve kaçıyor. 19. yüzyıl romanlarında yazarlar çağın “gideni”ni öldürürler çoğunlukla. Ama intiharla, ama ince hastalıktan. Selva fiziksel olarak ölmüyor; fakat toplumsal olarak duran, tarihsel olarak ölüdür. Selva bunu yaşıyor. Bu, Selva'nın bireysel bir trajedisi değil. Ait olduğu sınıfın ve kuşağın trajedisi. DNA’lara işlemiş cumhuriyet değerlerinin bünyeye verdiği direnç olmasaydı, uçurumdan arka arkaya atlayan koyunlar gibi, kitlesel intihar diyebilirdik. Ne iyi ki aynı aileden, aynı şekilde büyümüş iki kardeşten bambaşka iki tavır gelişebiliyor. Gözümüz, emeğimiz ve umudumuz burada.
Akademi de masaya yatırılan kurumlardan biri. Sponsorluk, sermayenin girdiği her alanı teslim almak için kullandığı önemli bir silah. Kamusal alanların yağmalanmasına halkımız direnmeye çalışıyor, örgütlülüğün eksikliğini en çok böylesi zamanlarda hissediyoruz. Yağmanın “şimdilik” önüne geçildiği bir son umudumuzu korumak için senin tercihin galiba.
Her alan gibi akademi de piyasaya terk edilen alanlardan biri. Topluma değil sermayeye hizmet eden bir düzen kuruldu. Akademi ile sermaye danışmanlık, bilirkişilik gibi mekanizmalarla, üstelik mantar gibi biten merdivenaltı özel üniversitelerle öyle bir sarmala sokuldu ki; bu ülkenin okuttuğu, bilim yapmak isteyen, ama fazla da etliye sütlüye karışmak istemeyen akademisyenler bir seçime itildi aslında. Üstelik artık alışılan o eski cumhuriyet yok; dolayısıyla yargı gibi, asker gibi düzen içi direnç odakların akademi alanını görece özerk tutan konforu da ortadan kalktı. Ya sermayenin hizmetinde olacaksınız ya bir şekilde üniversiteden dışlanacaksınız. Üçüncü bir yol da korunaklı alanlarınızdan çıkıp, değerlerini içselleştirdiğiniz, sizi yetiştiren cumhuriyetin, bir emekçi cumhuriyetine dönüşmesi için taşın altına elinizi koymak. Atıf Hoca da biraz bu çelişkiler içerisinde kıvranan bir karakter aslında. Ömrü boyunca sığındığı konfor alanı tarumar oldu çünkü.
Öte yandan ben bu romanı yazmaya başladığımda kurgu olarak “acaba fazla mı abarttım” dediğim noktalar, yazım süreci boyunca sürekli ve maalesef doğrulandı. O kadar ki, benim anlattığım talan ve yağma, gerçeği yanında ufacık kaldı. Romanın geçtiği Çeşme Yarımadası, Çeşme’siyle, Urla’sıyla, Karaburun’uyla kelimenin tam anlamıyla yağmalanıyor bugün. Her bakir koy otel ruhsatıyla yapılıp rezidansa dönüştürülen projelerle doldu. Yeni Çeşme Projesi diye dev bir garabet yarımadayı ahtapot gibi sarıyor. Kıyılar parsellenmiş durumda; halk, sahibi olduğu deniz kıyılarına sokulmuyor.
Fakat soruya hayır diye yanıt vermek durumundayım: Umudu korumak benim iradi tercihim değil. Böyle olsaydı okuyanları temelleri olmayan bir iyimserlikle kandırıyor olurdum. Umudu sürdüren halk, umudu korumak halkın tercihi. Yukarıda çizdiğim talan tablosu ne kadar gerçekse, o talanın karşısına dikilen halk da o kadar gerçek. Yeni Çeşme Projesi defalarca bu halk inadına takılarak rafa kalktı. Şimdi bir daha deniyorlar. Karadeniz’in köylerinde aynı direnci görüyoruz. En çok da Gezi’de görmedik mi? Topçu Kışlası yapılamadı. Onun yerine bugün Gezi Parkı hâlâ orada, dimdik duruyor. Yağmanın önüne bu halk geçti. O yüzden bu kesinlikle benim tercihim değil. Yağma ne kadar günümüzün gerçeğiyse, ona direnç de bir o kadar öyle.
Son olarak eklemek istediğin, benim sormayı atladığım bir şey varsa onları da konuşup tamamlayalım bu söyleşiyi…
Son olarak eğip bükmeden şunu söylemek istiyorum: Yaslandığım Gelenek hareketi olmasaydı muhtemelen ne ben yazmaya kalkardım ne de yazmaya kalksam da ortaya İskele Kenti Halkı çıkardı. Yazmanın hep bireysel bir uğraş olduğu söylenegelir. Belki kalem tutmak açısından son noktada bu doğru olabilir. Ancak ben İskele Kenti Halkı’nın ortak aklın bir ürünü olduğunu düşünüyorum. NHKM’de yaptığımız edebiyat atölyelerinden, bitmek bilmez sohbetlerimizden, örgütlü mücadelemizden damıtıldı. Ben sadece kaleme aldım. Zaten böyle bir dönemin içerisindeyiz. Örgütlü değilseniz piyasa tarafından kuşatılmış ve yalnızlaşmış durumdasınız. Ara bir katman kalmadı artık. Buradan özgür bir edebiyat çıkma olasılığı sıfır. Bu sebeple Gelenek’imize, NHKM’ye, doğrudan ya da dolaylı İskele Kenti Halkına katkı sunan herkese teşekkür borcum var.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.