Küresel aşı eşitsizliği, aşı tekelleri ve ABD’nin 'şirinliği' - 3

Küresel aşı eşitsizliği aşıları istifleyen zengin ülkelerin inisiyatifine bırakılmışken emperyalist ABD’nin fikri mülkiyet hakkında yaptığı açıklama eşitsizliğin giderilmesi için ‘’umut’’ olabilir mi?

Kurtuluş Ovalı

İlk bölümünde aşı eşitsizliğinden bahsedilen bu yazı dizisinin ikinci bölümünde fikri mülkiyet ile ilgili ilaç tekellerinin açıklamalarına ve karlarını nasıl sağladıklarına değinilmişti. Bu bölümde ise ABD’nin fikri mülkiyet ile ilgili açıklamasına bilim insanlarının tepkileri ve ABD’nin bu açıklamayı yapmasındaki amacın ne olabileceği konusuna odaklanılacaktır.

ABD’nin fikri mülkiyet ile ilgili açıklamasını mutlulukla karşılayan bilim insanları olduğu gibi, kararsız kalan veya bu açıklamaya şüpheci bakanlar da olmuştur1. Sevinenlere en güzel cevabı Dr. Erhan Nalçacı bir röportajında vermiştir; "Amerika’nın hiçbir açıklaması sevindirici olamaz. Ona sevinen tarihten habersiz demektir."

Patent ile ilgili açıklamalara şüpheyle yaklaşanların tezlerine ise sıra ile değinmek gerekmektedir. 

a) Aşı üretmek kompleks bir şey, patentler kaldırılsa bile üretmek bir iki yılı alabilir

ABD’nin yaptığı açıklama sonrasında aşının patentini elinde bulunduran bilim insanları da dahil olmak üzere bazı bilim insanları üretim sürecinin birbirinden zor ve karmaşık adımlar içerdiği, deneyimli personel, özel tesis ve hammaddeye erişim gerektirdiğini neden göstererek patentlerin kaldırılmasının kötü bir fikir olduğunu belirttiler. Uluslararası İlaç Üreticileri ve Dernekleri Federasyonu başkanı BBC’ye verdiği röportajda "Patentler kaldırılsa bile, tüm aşı bileşenlerini güvence altına almak, fabrikalar kurmak, insanları eğitmek ve ilgili yasaları çıkarmak - hepsi aşı teslimi için gereklidir - bir yıldan fazla sürebilir." dedi. Tıp tarihine bakıldığında benzeri saçma açıklamaları gördüğümüzü, bu saçma açıklamaların neredeyse hepsinin yanlış ve yalan çıktığını söyleyebiliriz. Bu tarihi saçmalıklar Dr. Gökçe Başbuğ tarafından kaleme alınan "Asıl mesele tam da patent" başlıklı bir yazı dizisinin ikinci kısmında çok güzel bir şekilde detaylandırılmıştır2. Bu nedenle burada tekrara düşmemek için bunlara değinilmeyecektir. 

Ancak üretim süreci ile ilgili söylenen yanlışların ve yalanların ortaya konma gereksinimi vardır. Pfizer sözcüsü The New York Times'a verdiği demeçte, Biontech aşısının 19 ülkeden 86 tedarikçiden 280 bileşene sahip olduğunu ve bunu işle(t)mek için karmaşık özel tesisler ve eğitimli personel gerekli olduğunu söylemiştir3. Ancak Marburg'da yer alan Novartis’in eski fabrikasının BioNTech tarafından satın alındığı ve fabrikanın dönüşümünün de rekor sürede gerçekleştiği bilinmektedir. Beş aydan kısa bir süre sonra üretimin orada da başlayabileceği belirtilmiştir4

BioNTech, Merck, Novartis ve Sanofi gibi diğer ilaç şirketleriyle lisanslama ve üretim ortaklıkları kurarak tedariği şimdiden artırabildiğini söylemiştir5. Bu yöntemler ile, yani karı paylaşarak ve kısa sürede atıl fabrikaları üretim yapacak hale getirerek, Pfizer / BioNTech yılın başında, 2021 için planlanan küresel teslimat hacmini önemli ölçüde revize etmişlerdir; yılın başlangıcında 1,3 milyar dozdan 2 milyara ve daha sonra maksimum 2,5 milyar doza6.

Ayrıca Moderna'nın İsviçreli ortağı Lonza, daha önce hiç aşı üretmeden bu ‘’zorlu’’ üretimi üstlendi ve nispeten kısa sürede mRNA aşısının üretimine geçmesi mümkün oldu7.

Aslında istenildiği zaman ne kadar hızlı bir dönüşüm ve teknoloji transferi (know-how) ile üretim dozlarının neredeyse iki katına çıktığı görülmektedir. Kar amacı gütmeyen küresel bir kuruluş olan Management Sciences for Health’in direktörü olan Javier Guzman, bazı orta gelirli ülkelerin aşı yapma yeteneklerine sahip olduğunu ve bazılarının zaten COVID-19 aşılarını ürettiğini söylemiştir. AstraZeneca tarafından Hintli ve Brezilyalı üreticilerle yapılan gönüllü lisans anlaşmalarına atıfta bulumuştur8.

b) Üretim kalitesi düşer

Uluslararası İlaç Üreticileri ve Dernekleri Federasyonu başkanı BBC'de katıldığı bir programda teknoloji transferinin uygulanmaması gerektiğini ve bunun yapılması durumunda şu anda gördüğümüz aşıların kalitesi ve güvenliğinden ödün verileceğini ve sonuçların yıkıcı olacağını belirtti. Fikrî mülkiyetin kimde olduğu ile üretimin kalitesi arasında bir ilişki olduğuna dair kanıt bulunmadığı ülkemizde yayımlanan iki farklı yazı ile geçtiğimiz günlerde ortaya kondu9.  

Kaldı ki, şu an aşıyı üreten firmaların da kalite konusunda benzer sorunlar yaşadıkları da bilinmektedir. 

Örneğin, Sinovac çalışmasının ilk fazındaki antikor yanıtı ile ikinci fazındaki antikor yanıtları çok farklı olunca araştırmacılar bunun nedenini sorgulamışlar ve de İsveç’ten gelen, aşı üretim kapasitesini artırmak için kullanılan, bir biyoreaktörün hücre kültürünü optimize ettiğini ve bunun, beklenmedik bir şekilde, aşı partilerinde iki kat artmış virüs diken proteinine, yani antijenik özellikte iki kat artışa sebep olduğunu, saptamışlardı10.

BioNTech ile Avrupa İlaç Kurumu arasında açığa çıkan yazışmalarda ticarî amaçla üretilen aşıların kalitesinin gereken düzeyde olmadığı, bu aşılardaki RNA düzeyinin klinik çalışmalarda kullanılan aşılardan daha düşük olduğu ve bu nedenle Avrupa İlaç Kurumu’nun bu sorunların giderilmesi için gerekli adımların atılmasını talep ettiği açığa çıktı11.

Nisan ayı başında "ABD’de Kapitalist üretim kaosu: 15 milyon aşı dozu mahvoldu" başlıklı bir haber yayınlandı12. Taşeron gibi kullanılan bir üretim merkezinde 15 milyon aşı dozunun mahvolmasına neden olan spesifik sorun, bir yüklenicinin aynı tesiste iki farklı aşıyı işlemesinin sonucuydu. Bir aşının bileşenleri, diğerinin bileşenleriyle karıştırıldı ve 15 milyon doz aşı çöpe gitti. 

Gördüğünüz üzere ABD’nin fikri mülkiyet hakkındaki açıklamasından sonra hem ilaç tekellerinin  / şirketlerin hem de bazı bilim insanlarının açıklamaları yanlışlar ve farklı yönlendirmeler ile doludur. 

Peki ABD’nin bu adımını nasıl okumak lazım?

Öncelikle yapılan açıklamanın içeriğine bakalım; "Yönetim, fikri mülkiyet korumalarına şiddetle inanıyor, ancak bu salgını sona erdirme hizmetinde, COVID-19 aşıları için bu korumalardan feragat etmeyi destekliyor."

Bu açıklamada yer alan "fikri mülkiyet korumalarına şiddetle inanıyor" bölümü bile aslında ABD’nin görüşünü ortaya koymaktadır. Özel mülkiyetin temel olduğu bir ülkede de her türlü mülkiyet güvence altındadır. Yaptığı açıklamada da bundan hiç vazgeçilmediği söylenmektedir. Sonuçta günümüzde devlet dediğimiz örgütün tek tek şirketlerin çıkarından çok genel olarak tekel sermayenin ve kendi çıkarlarını gözetmektedir. Bu nedenle ABD gibi bir devletin her hareketini dikkatli okumamız gerekmektedir.

Öncelikle Beyaz Saray'dan gelen destek, bir feragatnamenin kabul edileceğinin garantisi olmadığı bilinmelidir. AB bu yolda durmaktadır ve uluslararası fikri mülkiyet kurallarındaki değişiklikler oybirliğiyle mutabakata varılmasını gerektiriyor. ABD yaptığı açıklamada Dünya Ticaret Örgütü'nün konuyla ilgili müzakerelerine katılacağını, ancak "kurumun fikir birliğine dayalı yapısı ve ilgili konuların karmaşıklığı göz önüne alındığında zaman alacağını" söylemiştir.

DTÖ'deki 164 ülkeden yüzünün lehte olduğu söylenmektedir ve bu nedenle ABD önerinin AB, İngiltere ve İsviçre tarafından kabul görmeyeceğini düşünmüş olabilir. AB’de sağlanan ek koruma sertifikaları ile, bir patentin sona ermesinden sonraki 15 yıl boyunca, Avrupa'da jenerik ilaçların pazarlanmasının orijinal ilaç üreticileri tarafından önlemesine izin verilmektedir13. Yani bir ilaç için toplam izin verilen pazar münhasırlık süresi 15 yıldır. Bu da DTÖ’nün patent için izin verdiği 20 yıla eklenince süreyi 35 yıla çıkarmaktadır. Bir ilaç için böyle bir karar alan AB’nin fikri mülkiyet haklarının kaldırılmasının önünde duracağı açıktır. 

Ayrıca Pfizer / BioNTech ile son yaptığı sözleşmede 4.3 milyar doz aşının AB sınırları içerisinde ve de AB ülkelerinden alınan tedarikler ile yapılmasının kabul ettirilmesi de AB’nin engel olmasındaki bir neden olacaktır.

ABD, AB’nin kabul etmeyeceğini bile bile, Trump zamanında iyice zarar görmüş ülke itibarını toplamak ve bakın ben kabul ettim ancak onlar etmedi şeklinde bir duruma geçmek için bu açıklamayı yapmış olabilir. Kaldı ki şu an Çin ve Rusya ile yaşanan hegemonya krizi nedeniyle müttefiki olduğu, alış-veriş yaptığı ve de askeri anlaşmaları olan ülkelere ‘’şirin’’ gözükmeye çalışıyor olabilir. Çin ile yakınlaşan İran ile bile Viyana’da dirsek temasına girdikleri düşünüldüğünde bu şirinlik daha açık izlenmektedir.  

Ayrıca teklifin kabul görmesinin zaman alacağını ve kabul edilse bile düzenlemelerin yapılıp aşıların üretilebilir hale gelmesinin aylar alacağını, o zamana kadar aşı eşitsizliği yaşayan ülkelere bu üretim merkezlerinin kurulmasını beklemelerini önerebileceğini düşünüyor olabilir.

Bir diğer durumda aşılar için ek doz gereksinimidir. Her ne kadar şu an için bilinmese de son günlerde aşı üreticileri tarafından bu fikir dillendirilmektedir. Üretim bu kadar az düzeyde kalırsa kendi ülkesinde yapılacak ek dozlara kadar diğer ülkelerde aşılamanın bitmemiş olması nedeniyle kendi ülkesinde aşılamaya devam edemeyeceğini düşünüyor olabilir.

Çin ve Rusya’da üretilen aşılar ile ilgili sonuçların iyi çıkması ve DSÖ’nün bu aşılara da acil kullanım onayı vermesi/verebilmesi nedeniyle kendi ülkesinde üretilen aşıların gözden düşeceğini tahmin ediyor olabilir.

Sonuç olarak

Patentin kaldırılması mevcut çok taraflı ticaret sistemini kullanarak yasal kesinlik olasılığını bertaraf edebileceği için desteklenmelidir. Bu düşük ve orta gelirli ülkelerdeki kamu ve/veya özel kurumlarda dava açma veya kovuşturma tehdidi olmadan COVID-19 aşılarını üretme kapasitesini artırabilir.

Patentin kaldırılması için yürütülen ancak aşı gibi yaşamsal bir ürünün üretilmesi için gereken teknolojinin, halihazırdaki üretim kapasitesinin paylaşılması gerektiğini vurgulamayan ve de şimdiye kadar uygulanan politikalar nedeniyle dünyanın geri kalanında aşı üretim merkezlerinin atıl hale getirilmesinin nedenlerini sorgulamayan kampanyalar eksik kalacaktır. 

Bunun haricinde mevcut durumu sadece patente indirgemek sorunun gerçekliğini görmemizi engelleyecek bir perde olarak kalacaktır. Ulusal aşı üretimlerinin nasıl ve kimler tarafından bilerek engellendiği, aşı tekellerine terk edilen ülkelerde tekellerin karlarının ne kadar olduğu ve bilim emekçilerini sömüren bu düzen bütüncül şekilde sorgulanmalıdır. 

Bir diğer sorgulanması gereken şey üretim ilişkileri ve eşitsizliktir. Fikri mülkiyetin kaldırılması özel mülkiyetin kalması ve de üretim ve örgütlenme ilişkilerinin değişmemesi durumunda sadece pansuman çözümler sağlayacaktır. Aşı tedarikini hızla genişletmenin en iyi veya tek yolu patent gibi görülse de asıl sorun kapitalist dünya ve bunun sebep olduğu üretim şeklidir. Hem bu patent saçmalığına hem eşitsizliğe hem de üretim ilişkilerine, yani düzene, söz söylemek ve bir şeyler yapmak biz taraflı bilim insanlarına düşmektedir. 

Kapitalist toplumsal yapıda toplumun homojen olmaması toplumun üyelerinin çıkarlarının da ortak olmamasına sebep olmuştur. Çıkarların ortak olmamasının tek sebebi de sınıflı toplumdur. Toplumun bu sınıflı durumu sınıflar arası çıkar çakışma ve çatışmalarını oluşturduğundan bilim insanı olmak,  sınıfsız topluma ulaşana kadar, taraflı olmayı gerektirir. Bir tarafta patenti gizleyenler ve aşı üretimi yapan ülkeleri zamanında üretim yapamayacak hale getirenler ve böylece orta ve düşük gelirli ülkelerdeki milyonlarca insanın / emekçinin önlenebilir bir hastalıktan ölümüne sebep olanlar diğer tarafta önlenebilir bir hastalık nedeniyle bir kişinin bile ölmesini engelleyememesini kendisine zül sayan bizler. 

Tarafımızı seçmenin zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir.