Sayfa yolu
Kemal Okuyan: Erdoğan yeniden aday olamayabilir
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 28.07.2026 , 01:52
Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan, Sözcü TV Youtube kanalında gazeteci İpek Özbey’in sunduğu "Nasıl Olacak?" programında siyasal ve toplumsal gelişmelerle ekonominin durumuna ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.
Gazeteci İpek Özbey’in, Haluk Levent ve "Ahbap" üzerinden yaptığı "kahraman bağımlılığı" eleştirisini hatırlatması üzerine Kemal Okuyan, toplumun neden sürekli bir kurtarıcı aradığı yönündeki soruyu şu sözlerle yanıtladı:
"Örgütsüz toplumlar daha fazla bireylere bel bağlıyorlar; çünkü örgütlü toplum birlikte hareket etmenin ne kadar kuvvet getirdiğini ve sonuç alıcı olduğunu bilir. Ama biz örgütsüz bir toplumuz, kısa aralıklar dışında örgütlü hareket etmeyi pek sevmiyoruz ve bu yüzden bireysel çabalar öne çıkıyor. Medya da böyle, siyaset de böyle, spor da böyle. Şunun herkesin farkına varması lazım futbolda hep kahramanlar üzerine yatırımlar yapıldı, Dünya Kupası vardı. Voleybol takımımızı tebrik edeyim buradan. Bir takım oyunu ama. Hayatın her alanında öne çıkan kişilerin olması doğaldır ama insanların kahramanlaştırılması, aslında altından kalkamayacağı roller üstlenmeye başlaması ve giderek o role inanmaya başlaması son derece tehlikelidir. Ben Haluk Levent vakasının aslında burada Haluk Levent’i de baştan çıkardığını düşünüyorum. Ne kadar suçludur değildir, önemli olan şu: Niye insanlar bir kişiye bu kadar bel bağlıyorlar, kahramanlaştırıyorlar, kutsallaştırıyorlar? Bunun üstesinden gelmemiz lazım. Beni en fazla ilgilendiren tabii siyasette işlerin böyle gitmesi.
‘Bu toplumun daha kolektif mekanizmalara ihtiyacı var’
Bir insan hangi alanda olursa olsun, kolay yönlendirilebilir, kolay satın alınabilir, kolay tuzağa düşürülebilir. Hele hele bugünkü dünya ve Türkiye’ye baktığımız zaman bunlar yaşanıyor. Çok fazla mekanizma var bir kişiyi kontrol altına almak için.
Bugün dünyada veya Türkiye’de yaşayan bir kişinin açıksız olması mümkün değil. Bu açıkların bir bölümü suç da değil. Ama öyle bir linç kültürü var ki ve öyle bir biçimde mercek altına alınıyorsunuz ki belki intihara sürüklenenler var. Bir kişiyseniz korumasızsınız. Bir partiyi ya da kolektif yapıyı, mesela kurumsallaşmış bir medya yapısını, tek gazetecinin kahramanlığına bel bağlamayan bir yapıyı çökertmek kolay değildir. Satın almak da kolay değildir. Bunları önemsemek gerekir. Bu toplumun daha kolektif mekanizmalara ihtiyacı var. Kolektif çabalara ihtiyacı var.
Deprem yardımlarından gidelim. Devlet kurumlarına bakalım hiçbir şey değişmiyor orada da, kolektif değiller. Kolektif yapılar, örneğin bir yardım ya da dayanışma kampanyası yürüten bir ekip olduğunda o ekibin tamamının çürümesi bir kişinin çürümesinden daha zordur. Birbirlerini denetlerler. Ama tek kişinin elinde toplanan yetki ve para, her zaman suistimallere ve yolsuzluklara davetiye çıkarır."
‘Bu türden siyasetçileri para çok kolay yönetir’
Okuyan bu durumun mevcut siyasal sistemdeki yansımaları ve toplumdaki karşılığı üzerineyse şunları söyledi:
"Başkanlık sistemi toplumların çıkarına tamamen aykırı bir sistemdir. Meclis diye güzel bir kavram var. Meclis, insanların ortak iradelerini temsil eden, farklı görüşlerin tartışıldığı bir yetkili organ. Orada herkesin eşit olması gerekir. Ancak bizdeki siyasi partilerde de böyle bir algı yok. Lider kültü var. Bazen bize de soruluyor, ‘sen eleştiriyorsun lider kültünü ama sizde de sen çıkıyorsun ön plana, Genel Sekreterin sözü ağırlık taşıyor.’ Ben kendi rolümün biraz daha önemli olduğunu biliyorum ama bu sorumluluk bana verildi. Ben bu sorumluluğu kendi başıma kullanamam. Bu partinin programı var, ilkeleri var, yetkili kurulları var.
Bugün Türkiye’deki siyasi partilere baktığımızda lider konumuna gelen kişiye korkunç bir güç verilmiş ve işin ilginci halkımız da buna alıştırılmış ve o gücü bizzat kendisi veriyor. Sokakta yürürken adım atamayan, insanların fotoğraf çektirmek için kuyruğa girdiği, ‘öl de öleyim’ türünden bir duygu aktardığı bir siyasetçi yanlış yapar, kendi gerçekliğinden kopmaya başlar. Şu anda Türkiye’de siyaset alanındaki kahramanları 5 dakika konuşturamazsınız. Daha fazlası yoktur. Çünkü onları da geriye çeken bir iklim var.
İnsanların dünyayı takip etmesi lazım, başkalarını dinlemesi lazım. Kendinizi geliştirmek istiyorsanız dinlemek zorundasınız, okumak zorundasınız. Siyasi parti yöneticilerine bakıyorum sürekli fotoğraf veriyorlar ama ne zaman çalışıyorlar; konuşmalarını da belli ki danışmanlar hazırlıyor, buradan bir şey çıkmaz. Bu türden siyasetçileri para çok kolay yönetir. Şu anda dünyada ve Türkiye’de kimler yararlanıyor bugünkü sistemden: büyük holdingler, çok uluslu tekeller. Bunlar için bugünkü kahramanları manipüle etmek çok kolay. Ama programa dayalı kolektif bir partiyi yönetmek zordur. Daha zahmetlidir."
‘Toplumun hayata bakışında kırılma noktası 12 Eylül’
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan gelinen durumda özellikle 12 Eylül’ün ciddi etkileri olduğunu belirtti:
"Bu sistem bunu üretiyor. Bu sistemi değiştirme iradesi olmayınca bunun parçası haline geliyorsunuz ve dikkat ettiyseniz Türkiye’de de artık bir siyasetçi tipolojisi var. Davranışlar değişiyor, mesela her yere 7-8 kişilik koruma ordusuyla gitme hastalığı. Yalnız başına olduğunda zayıf olacağına dair bir şey var, çok kötü bir görüntü bu.
Ama toplum da bunu yapmayanları ciddiye almamaya başladı. Bir alışkanlık, bunu kırmak zorundayız. Önünde sonunda siyaset toplumsal dinamikleri yönetmekle ilgili bir uğraş, meslek değil. Türkiye’de toplumun hayata bakışında kırılma noktası 12 Eylül 80 darbesidir. Onun öncesinde mesela işçi olmak çok gurur vericiydi. 12 Eylül’den sonra işçi olmaktan utanır hale geldi insanlar. 12 Eylül ile Turgut Özal’ın birlikte ele alınması gerekiyor. Ciddi bir tahribat yarattı o dönem. Dolayısıyla değişim AKP ile başlamadı. Zaten o ara; darbe, Özal, Tansu Çiller olmasaydı AKP iktidara gelemezdi. Toplumsal doku alıştırıldı. Bunu değiştirmek için paranın egemenliğini, saltanatını sorgulamak zorundayız. Çünkü para artık tek itibar kaynağı. Siyasetçiye de bu gözle bakılıyor.
Bunu kırmak için çaba harcamak gerekiyor. Akıntıya teslim olduğunuz zaman her alanda aslında küçük başarılar elde edersiniz ama o başarıların bu ülke açısından, halkımız açısından, bu toplum açısından ne faydası var?"
‘AKP’nin her şeyin üstünde bir güç olarak 25 yıldır iktidarını sürdürdüğü iddiası doğru değil’
Okuyan, solun neden seçim başarısı elde edemediği yönündeki soruya verdiği yanıtta Türkiye'deki yoksulluğun nedenleri ve çözüm yollarına işaret ederek gerçek refahın ancak sermaye sınıfının elindeki zenginliğe el konularak sağlanabileceğini belirtti:
"İnsanlar günlük yaşıyorlar şu anda Türkiye’de. Aslında yaşamıyorlar, bu yaşamak değil. Günü kurtarmak üzerine bir yaşamda hızlı çözüm beklentisi var. Sol bir sistem değişikliğini önerir. Bu zahmetli ve zaman alıcı bir proje olarak insanların kafasına yatıyor. Yarın baskısı üzerinden yeni felaketler ekleniyor sürekli. Kolaycı çözümler, yalnızca yaşam koşullarıyla ilgili değil. ‘AKP gitsin de ne olursa olsun’ da benzer bir şey. Bu yaklaşımla gitmiyor. Nedeni çok basit. Bu sistemin şimdilik AKP’ye ihtiyacı var. Ama bu sistem AKP’den vazgeçip başka bir kart açtığında aynı sorunları yaşamaya devam edeceğiz.
Türkiye’nin kaymağını yiyen bir yüzde 1 var ve o yüzde 1’in tamamen aşağı ittiği bir yüzde 60 var ve giderek yoksullaşıyor. Burada çok büyük bir adaletsizlik var. Ve şöyle açıklayamazsınız: ‘Onlar daha iyi eğitim almışlar, daha çalışkanlar.’ Böyle bir şey var mı? Oradaki insanlar yoksul olmayı nasıl hak ediyorlar? Bunun bir açıklaması yok. Bu sistem sürdüğü sürece kendisine uygun siyasi iktidarlar ve siyasi partiler arayacaktır. AKP’nin 25 yıllık başarı öyküsü bu sistemin ihtiyaçlarına yanıt vermekle ilgilidir. Bu karıştırılıyor, Erdoğan, tek adam rejimi deniyor. AKP’nin her şeyin üstünde bir güç olarak 25 yıldır iktidarını sürdürdüğü iddiası doğru değil.
Kahramanların dışında bu toplumun kendi iradesini eline alması gerekiyor. Türkiye tarihinde bunun gerçekleştiği örnekler var ama az. Gezi Direnişi’nin üzerinden kaç yıl geçti, geride kalıyor. Gezi öncesinde 15-16 Haziran 1970 tarihine gidiyorduk. Bu toplumun belli patlamalarla değil artık daha fazla örgütlü hareket etmesi, hakkını araması gerekiyor. Madenci hakkını aradığı zaman bu toplum seviyor onları ama yine kahramanlaştırıyor ve kendisi dışarıdan izliyor. Biraz sen de kahraman ol ya da hep beraber kahraman olalım. Yeni kahramanlar yaratmakla uğraşmayalım da hep beraber örgütlü olalım.
Korku var, ama korku tek başına açıklamaz. Bizim ülkemizde insanların çok daha cesur olduğu alanlar var. Örneğin bu kadar çok suç oranları artıyor ama bugünkü sisteme meydan okuma, hesap sorma benzer bir oranda artmıyor. Suç oranları artan kesimlerin bir bölümü çok yoksul. Yoksul insanları oraya ittiriyorlar. Mesele sadece korku değil. Daha çok sonuç alıcı olmayacağına dair bir inanç yerleştirildiği ve bunun üzerinden devam edildiğini düşünüyorum. Sonuç alıcı olacağını bilseler insanlar daha cesur davranır. Şu anda bir beyin yıkama var. Kolaycı çözümler, kısa vadeli çözümler. Dün ‘Erdoğan gitsin, Kılıçdaroğlu gelsin’ deniyordu bugün başka bir şey olacaktır."
‘1919-20’de daha umutlu değildi ortalık’
Ülke için umutlu olduğunu söyleyen Kemal Okuyan, şöyle devam etti:
“Türkiye toplumu tarihten beri dikkatle izlendiğinde, en durgun olduğu anlarda içindeki canlıyı gösteren; en umutsuz anlarda insanın yaşadığını gösteren bir ülke ve hep en karanlık noktalarda ışık çıkarmış bir ülke. 1919-20’de insanlık açısından da dünya açısından da Anadolu açısından da daha umutlu değildi ortalık. Kurtuluş Savaşı’nın insan kaynakları son derece sınırlıydı. O zaman da vazediliyordu ‘siz hayalcisiniz, sırtınızı büyük güçlere yaslamadan bu işler olur mu’ diye. Şimdi herkes o dönemi saygıyla yad ediyor. Peki niye aynı cesaret yok?”
‘Bu sistemi tehdit eden tek ideoloji komünizm’
Okuyan, gazeteci İpek Özbey’in ABD Başkanı Trump’ın sözlerini hatırlatarak anti-komünizmin yükselişe geçtiği bir dünyada TKP’nin nasıl konumlandığına dair sorusuna şu yanıtı verdi:
"Söylenmeyecek bir şey söyleyeceğim ama bir kere gurur verici. Dünyada bu kadar bitti denilip hâlâ bu kadar uğraşılan başka bir siyaset var mı? Yalnızca Trump uğraşmıyor ki. Erdoğan da sıkışınca arada ‘bunlar komünist’ diyor. Yıllar önce ‘demiryolları komünist’ denildi. Ne güzel, demiryollarından daha iyi bir ulaşım yöntemi var mı hâlâ?
Toplumsal adaletsizlik siyaset alanından bürokrasiye çok geniş bir kesimin nemalandığı bir sistem. O kadar basit ki 10 yaşında bir çocuğa ‘sen başka birinin sırtından hayatını sürdürmek ister misin’ diye sorsanız hayır der. Bunu insan olana sorsanız hayır der. Bu dünyada böyle bir sistem var, Trump da o sistemin tepe noktasında duruyor. Bu sistemi tehdit eden tek ideoloji komünizm. Çünkü diğerleri bu sistemin içerisinde bir arayış içerisinde hep. ‘Komünizm mi kaldı’ sorusuna peki geriye kalan ne, geriye kalandan mutlu musunuz sorusunu sormamız gerekiyor. Gelecek güvencesi mi kaldı, refah mı kaldı, barış mı var, fırsat eşitliği mi var? Bugünkü dünyayı nereden savunabileceğiz biz? Bu soruyu sorduğumuz zaman buna yanıt verebilecek kimseyi görmüyorum ben. Herkes şikayetçi ve şikayet ettiğiniz aslında uluslararası alana egemen olmuş bir toplumsal sistem ve komünizm bu sistemin karşısındaki tek ideoloji. O yüzden de korkuyorlar. Bu ideolojinin aslında şu anda çok hızlı yaygınlaşması mümkün. Yeterince hızlı yaygınlaşmıyor ve bunun temelinde de bu sistemle halkın arasına giren bir ideoloji var. O da sosyal demokrasi.
‘Sermaye elinde biriken zenginliğe el koymazsanız, halka refahı veremezsiniz’
Sosyal demokrasinin sistem içi rolü ve toplum üzerindeki etkisine işaret ederek şunları söyledi:
"Sosyal demokrasi, günü kurtarmak üzerine, küçük rötuşlarla iyileşmenin mümkün olduğu inancını yayıyor. Bütün dünyada böyle. İşleri kötü sosyal demokratların. Sosyal demokratlar kötüdür demem; sosyal demokrasiyi destekleyenler, gönül verenler bizim insanımız ve anlıyoruz onları. Çok ağır bir baskı var insanların üzerinde ve bir çözüm arayışı içerisinde sosyal demokrasi çıkıyor karşılarına. İngiltere’de ne değişiyor; İşçi Partisi gidiyor, geliyor. İngiliz halkının hayatında ne değişiyor? Amerika’da Demokratlar gidiyor Cumhuriyetçiler geliyor. Trump Obama’yla karşılaştırıldığında çok özel bir vaka ama özü aynı. Sosyal demokrat iktidarlar dünyada hep büyük hayal kırıklıkları yaratıp daha sağcı hatta faşist iktidarlara yol vermişler. Çünkü sözlerini tutamamışlar.
Adalet diyorlar, bölüşümde iyileştirme diyorlar, biz iddia ediyoruz ki bugünkü toplumsal sistemde hiçbir şeyi iyileştiremezler. Bunu denerlerse enflasyon patlar. Zaten sosyal demokrat partilerin iktidara geldiği birçok ülkede enflasyon patladığı için sağ tekrar gelmiştir. Eğer siz ülkenin bütün kaynaklarına el koymuş olan sermaye sınıfının elinde biriken zenginliğe el koymazsanız, bu halka sözünü ettiğiniz refahı veremezsiniz. Bu açık bir gerçek. Sosyal demokrasi bütün Avrupa’daki örneklerde sağa zemin hazırladı hep ve hiçbir şey değişmedi. O yüzden ben de derim ki sosyal demokrasi mi kaldı?
Ben iddia ediyorum ki en temel hırsızlık, emek hırsızlığıdır; çünkü bu kadar insanın yoksulluğu üzerinden elde edilmiş devasa bir servetten söz ediyoruz. Binlerce gayrimenkule sahip spekülatörlerin olduğu, madenlerin ve fabrikaların şahısların elinde toplandığı bir düzende milyonların kirada sürünmesinin hiçbir mantığı yoktur. Türkiye aslında üreten ve çok kısa sürede toparlanabilecek zengin bir ülkedir ancak bu kaynaklara halk adına el konulması şarttır; aksi takdirde saray harcamalarından yapılacak tasarruf gibi küçük hamleler 85 milyonluk bir ülkenin sorunlarını çözmeye yetmez."
‘İnsanlar baskı altına alındılar 'bu seçimde kurtulacağız' diye’
TKP Genel Sekreteri Okuyan, Türkiye’de de sosyal demokrasinin yakın tarihteki sicilini hatırlattı:
“15 Temmuz’da söylenmesi gereken şuydu: 15 Temmuz’da darbe girişimine karşı durmak gerekiyordu. Çok uğursuz ve kanlı bir darbe girişimiydi. Ama o darbe girişiminin sorumlusu olan iktidardan hesap sormak yerine Yenikapı ruhu diye bir ruhla altın tepside hediye sundular. Gezi direnişinden sonra Ekmeleddin İhsanoğlu gibi bir adayı çıkararak ayağa kalkmış bir halkı iktidarsızlaştırma operasyonu büyük ayıptır ve bilerek yapılmıştır. Altılı masa süreci de halkı sağa ve AKP Türkiye’sine alıştırma operasyonuydu. Bunlar olmadan AKP bu ülkeyi yönetemezdi bu kadar uzun süre. Çok ciddi bir tepki vardı, hâlâ var o tepki ama geriye çekildi. Kendisini desteklemiyor sokakta artık. Çünkü insanlar bıktılar. Her seçimde bu halkın önüne çıkıp ‘son seçimi bu Türkiye’nin, bu nedenle oyunuzu kullanırken dikkatli kullanın’ denildi 20 yıldır. İnsanlar baskı altına alındılar ‘bu seçimde kurtulacağız’ diye.
‘İddia ediyorum, açsınlar dava; en temel hırsızlık budur’
Okuyan, toplumsal sorunlara ilişkin kalıcı bir çözümün ancak sermaye sınıfının zenginliğine dokunmaktan geçtiğini ifade etti:
“Bu şekilde halkı korkutarak iktidara gelseniz ne olacak? Sadece seçime endekslenen bir halk kaderini eline alamaz. Hatta sandığı da koruyamaz. Türkiye’de siyaset 5 yılda bir mi yapılacak? Yargı siyasallaştı diyoruz. Yargı seçim sandığını bekliyor mu? Her gün yeni bir operasyonla uyanıyoruz. Siyaset çünkü bu. Dolayısıyla halkın da siyaseti oy vermekten ibaret bir işlem olarak görmekten vazgeçmesi lazım. Sadece seçime odaklanmış çözümlerden uzak durmak gerekiyor.
Ne belli dünyada ve bizim bölgemizde? Bir buçuk yıl o kadar uzun bir süre ki. Ayrıca bu bir buçuk yıl içinde yoksul insanlar ne yiyecekler, ne içecekler? Tek bir yerde kaynak var: Türkiye’nin bütün zenginliklerine el koymuş büyük tekellerde. Oraya dokunmazsanız kaynak yaratamazsınız. Bir hırsızlık var ortada. Yüzde 1’in elinde biriken zenginliği hayal dahi edemez Türkiye toplumu. Çok büyük bir eşitsizlik ortaya çıkmış durumda ve Türkiye’de de hırsızlık suç. Ben iddia ediyorum, açsınlar dava; en temel hırsızlık budur. Hırsızlar, emek hırsızı. Çünkü bu kadar insanın yoksulluğu üzerinden elde edilmiş bir servetten bahsediyoruz. Burayı sorguladığımızda şurayı çok rahat görürüz: Türkiye çok zengin bir ülke, çok kısa bir sürede toparlanabilecek bir ülke ama bu kaynaklara halk için el konulması lazım. İnsanların kişisel zenginlikleriyle bizim ne işimiz olur? Biz herkesin ev sahibi olması için uğraşıyoruz zaten. Haluk Levent vakasında bir patronun evlerinin toplam karşılığını hesaplayamadılar. Bir insanın elinde bu kadar gayrimenkul nasıl birikebilir. Bu kadar insan kirada sürünüyor, evsiz. Bunda bir mantık yok. Binlerce, on binlerce gayrimenkule sahip insanlar var. Fabrikalar, madenler, deniz kıyıları, tarımsal alanların belli şahısların elinde toplanması bizim itiraz ettiğimiz şey.”
‘Erdoğan bir dizi nedenle yeniden aday olmayabilir, olamayabilir’
CHP’deki ayrışma, seçim gündemi ve Erdoğan sonrası döneme ilişkin tartışmaları değerlendiren Okuyan önümüzdeki dönemin sanıldığından daha karmaşık geçeceğini ifade etti:
"Aslında Yeni CHP kavramının 15 yıllık bir öyküsü var; Baykal bile benzer şeyler söylüyordu, daha sonra Kılıçdaroğlu operasyonuyla beraber yeni bir söylem, hatta geçmiş hatalardan arınma, özürler dilendi ve yeni kadrolarla takviye edildi; sağdan transferler yapıldı. O süreç zaten Yeni CHP diye adlandırılmıştı. CHP o değişimi zaten yaşayarak geldi ve bugün Kılıçdaroğlu'ndan ayrışan kadroların neredeyse tamamı o sürecin kahramanları; yani Kılıçdaroğlu ile beraber yürüdüler. O yüzden de bu ayrışmada 'biz şurayı temsil ediyoruz' gibi iddialar şu anda seçmene hitap eden iddialar. Kadro yapılarına baktığınız zaman, örneğin Kılıçdaroğlu daha CHP’nin köklerine daha fazla sahip çıkacak’ gibi şeyler söyleniyor. Ben bunları gereksiz tartışmalar olarak görüyorum. Çünkü aynı yerden çıktılar, aynı süreçleri beraber yaşadılar. Ama bu Yeni Parti’nin yeni bir oluşum olmayacağı anlamına gelmiyor.
‘Yargıyı istedikleri gibi kullanıyorlar, Erdoğan yeniden aday olur, bu CHP’yi seçimde yakalarlarsa yeniden seçilir’ deniliyor ama şunu unutuyor herkes; ya da gündemden düştü. Erdoğan yeniden aday olmayabilir, olamayabilir. Daha bir buçuk yıl var. Bir dizi nedenle. Erdoğan’ın aday olmadığı bir AKP’nin yeni bir aday yaratabilme yeteneği giderek zayıflıyor çünkü yeni bir adayın AKP açısından topluma sunulması için Erdoğan’ın aday olması gerekir. Erdoğan birisine işaret etmeden AKP’de şu anda sürmekte olan kavga daha sertleşir. Siyasette boşluk olmaz. Türkiye önemli bir ülke. 25 yıl önce AKP’yi iktidara getiren güçler başka bir alternatife yönelebilirler.
Herkesin kafasında İmamoğlu bu dönemde bitti yargısı var. Bende de var. Ama bu dönem ne olacağını bilemeyiz. Eğer 2027 sonu 2028 başı gibi olacaksa seçimler gerçekten de çok uzun bir süre bu. Yeni Parti’nin nereye yerleşeceğinde şu anda ilan edilen yönetime hiç bakmamak lazım. O milletvekillerinden oluşan bir şey. Asıl birkaç ay sonra şekillenecektir. Ben Yeni Parti isminin CHP’den farklı bir iddia taşıyacağını düşünüyorum. CHP çok köklü bir parti ve bir çizgiyi temsil etti hep ve o kulvarda kurulan partiler; DSP, SODEP, SHP sosyal demokrasiye oynadılar. Demokratik sola oynadılar, CHP’nin yerleştiği zemine hitap ettiler.
Yeni Parti ad olarak bir kere başka bir şey. ‘Yeni parti kurmak lazım’ tercihiyle bir parti adı alınmaz. Biraz bakmak gerekiyor. AKP’nin şu anda eli çok rahat gibi gözükse dahi ben çok zorlanacağını düşünüyorum. Umut yaratma açısından söylemiyorum. AKP gitsin ne olursa olsun diyen birisi değilim ama AKP güçlü olduğu bir dönemde aslında çok zayıf ve kırılgan bir döneme giriyor bunu unutmamak gerekiyor. O yüzden de bu Yeni Parti biraz da dünya ve Türkiye’de AKP’nin şu anda arkasında duran kesimlerin desteğini alıp almamakla ilgili bir yeniden yapılanma yaşayacaktır. İlgiyle takip edilmesi gereken ve çok kesin öngörülerde bulunulmaması gereken bir döneme giriyoruz. Çok karmaşık bir süreç. Dünyada da öyle. Yanıbaşımızda savaşlar var. Savaşlar oyun bozar hep ve yeni dengeler kurarlar hep. Bilmiyoruz; İran meselesi nereye gidiyor, Ukrayna meselesi nereye gidiyor tahmin yürütebiliriz ancak çok kaotik bir süreç. O yüzden de Türkiye’de siyasi dengelerin bir anda değişmesi mümkün.
‘Etnisiteler üzerinden bir ittifak Türkiye Cumhuriyeti’ne nokta koymaktır’
Kemal Okuyan, meclise getirilmesi beklenen çerçeve yasa, dış politika ve Türkiye’nin güvenliği üzerine de değerlendirmelerde bulundu. Okuyan, NATO’nun bir güvenlik değil, tehdit unsuru olduğunu dile getirdi. Çerçeve yasanın Türkiye’de siyasi denklemi değiştirebileceğini belirten TKP Genel Sekreteri şöyle devam etti:
"Türkiye’de eskisi kadar tartışılmayan bir parti DEM ama tabanını koruyor hâlâ; yani anketlere baktığımız zaman, sahada da baktığımız zaman belki heyecansız bir bekleme içerisinde DEM tabanı ama DEM diye bir olgu var. Şimdi bir çözüm çıkar mı bu süreçten; hayır, AKP hiçbir şeyi çözemez, bu çok net. Ama bu çözüm sürecinin bağlandığı başka olgular var; yeni anayasa. Yeni anayasanın da işte aslında, ne dediler onlar, 'biz yüz yıllık parantezi kapatacağız', aslında kendi parantezlerini açma girişimi olacak yeni anayasa; 'sivil anayasa' diyorlar onlar.
Şimdi bu açıdan önemli, orada şöyle yaklaşmak gerekiyor; neyi murat ediyorlar? İlk bu yeni çözüm süreci ortaya çıktığında defalarca söyledik, bizi; kim kimle görüşmüş, kime af çıkmış ilgilendirmiyor. Asıl mesele şu; ne yapılmak isteniyor, nasıl bir Türkiye? Mesela zaman zaman şöyle şeyler duyuyoruz; Türk-Kürt ittifakı, hatta Türk-Kürt-Arap ittifakını da duyduk. Etnisiteler üzerinden bir ittifak bayağı ciddi bir iddiadır ve aslında Türkiye Cumhuriyeti’ne nokta koymaktır. Osmanlı övgüleriyle birleştirdiğimiz zaman, Bahçeli’nin bir ara bu sürecin başında çok sık tekrar ettiği, sonra vazgeçtiği ‘iki yüz yıllık uyku’ gibi kavramlar, ‘yeniden ayağa kalkma’; yeni bir kuruculuk tarif etmeye çalışıyorlar ve bu kuruculukta da bazı özneler ileri çekiliyor: Erdoğan, Bahçeli, Öcalan. Bu yeni kurucu dönemin önderleri olarak ya da ileri çıkan kişileri olarak bunlar tarif ediliyor.
Milliyetçiliğin her türü tehlikelidir. Burada milliyetçi reflekslerle bir reaksiyon almak işe yaramaz; doğrultuya bakmak gerekiyor, yani sürecin ne anlama geldiğine. Niye Barrack, ABD elçisi Osmanlı’yı övdü, niye bölgesel tasarımlarında 'ulus devletler değil de imparatorluklar daha iyiydi' dedi? Bunlara yanıt verilmesi gerekiyor. Tepkisel yanıtlar olmaz. Arka planı şu; becerebilirlerse ABD ve İngiltere bu coğrafyada İsrail’i de içine alan ve özgürce sermaye hareketlerinin dolaştığı, Çin’e alternatif bir bölge yaratmaya çalışıyorlar. Türkiye de burada rol üstlenmeye çalışıyor. Aslında biz hep şunu söyledik; Türkiye, NATO ya da ABD himayesinde bir 'Yeni Osmanlı' hayaline girdi. Ama bu hayalin arka planında Türkiye’deki sermaye sınıfının bölgesel yatırımları var. Çünkü işte inşaat sektörü Suriye’ye gidiyor, Libya’ya gidiyor; tekstil sektörü ucuz işgücü buluyor. Gözünü diktiler belli bir coğrafyaya ve burada da ABD ile işbirliği halinde, onun izin verdiği ölçüde rol üstlenmeye çalışıyorlar. Bu yeni çözüm sürecine de bu gözle bakmak gerekiyor çünkü burada Kürt sorunu hem bir engel hem de bir olanak. Zaten Öcalan da onu söylüyor; 'bizi yanınıza alın biz sizi bölge gücü yapalım'. Bunu defalarca söyledi.
Şimdi bölge gücü olmak; çok kanlı hesaplaşmaların olduğu bir coğrafyada Türkiye’yi büyütmeye kalkmak, bayağı sınır anlamında bir şeyden de söz ediyorum, Türkiye’nin yani yaşadığımız ülkenin varlığının sorgulanmasıyla sonuçlanacak bir macera olur bu. Ayrıca biz nasıl kendi ülkemiz bölünmesin istiyoruz, işgal edilmesin istiyoruz; başka topraklar için de aynı şeyi savunmamız gerekiyor. Türkiye başka ülkelerin sınırlarına, iç işlerine müdahale etmemelidir; bu son derece tehlikelidir ve savaşlar doğurur.
Halkçı bir iktidar bu ülkenin güvenliğini sağlar. Halkına güvenmeyen, tam tersine halkından korkan bir iktidar bu ülkenin güvenliğini sağlayamaz. Zaten güvenliğimiz NATO’ya havale edilmiş durumda; biz de diyoruz ki NATO Türkiye’nin en büyük güvenlik sorunudur ve bir iç tehdittir. Darbeler yapar, cinayetler işler, siyasete müdahale eder. Kendileri söylüyorlardı 15 Temmuz’da ve doğruydu. Bir NATO parmağı vardı 15 Temmuz’da. Ne oldu şimdi? Yine ağırladık, bir güzel halkımızı hapsettik. O yüzden ‘içe kapanırsak ne oluruz', içe kapanmak değil aslında bizim önerdiğimiz şey. Dünyayla barış içerisinde ilişkiler kuran ama halkına güvenen, güvenliğini ve savunmasını kendi emekçi halkıyla sağlayan. Şu anda gençlerimiz bu ülkeden soğumuş durumda. Bu ülkeyi terk etmeye çalışıyorlar. Böyle güvenlik mi olur?”
‘Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının insanlığın başına gelen en büyük felaketlerden biri olduğunu görüyoruz’
Okuyan, son olarak Özbey’in ‘örnek vereceğiniz bir ülke var mı’ sorusunu şöyle yanıtladı:
“Vardı, ama şu anda ne yazık ki yıktılar. 91’de Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının insanlığın başına gelen en büyük felaketlerden biri olduğunu herhalde şu anda görüyoruz. Hani savaşlar bitecekti? Hani refah olacaktı? Hani diktatörlerden kurtulacaktık? Ne oldu? 91’den beri dünya orman kanunlarıyla yönetilen bir dünya oldu ve daha da kötüye gidiyoruz. Şunu gördük, bu kadarını biz de bilmiyorduk; demek ki Sovyetler Birliği’nin varlığı kapitalizmi çok dizginlemiş. Rakip bir toplumsal sistem, kendilerine çeki düzen vermişler. Şimdi o ihtiyaç kalmadı. Sovyetler Birliği varken Trump diye birisi iktidara gelemezdi, mümkün değil.”
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.