Sayfa yolu
İnsanların Türküleri | Erivan'dan yayılan Kürtçe ezgiler
Yayın Tarihi: 21.06.2026 , 14:52
1917 yılının soğuk Kasım günlerinde yeni bir hayat kurulurken, Kafkasya’da yaşayan Kürt emekçiler de yepyeni bir hayata merhaba diyordu.
Her şeyi emekçilerin eşit ve özgür olduğu bu dünya belirliyordu. Yeni bir hayatın kuruluşu bütün imgelere sirayet etmişti. Kürtçe çıkan yeni gazetenin adı Reya Teze, yani Yeni Yol iken, Anadolu topraklarında Kuvayı Milliyeciler arasında elden ele dolaşan gazetenin adı Yeni Yaşam oluyordu.
Topraktan çiçeğe, yağmurdan buluta, atın çiğnediği yerden kuşun uçtuğu göğe kadar her şeyde yeni bir yaşamın filizleri canlanıyordu.
İşte sosyalist dünyanın payına düşen, ana dilinde eğitim ve kendi dilinde, annesine seslenir gibi seslendiği bir yaşam olmuştu. Koskoca Sovyet coğrafyasında türküler yeniden derleniyor, öyküler yeniden anlatılıyor, masalların sonunda kazanan iyiler gerçek olmuş koca bir dünyayı yönetiyordu.
Derler ya hani “72 millet” diye... İşte Türkünden Kürdüne, Rusundan Kazağına, Ukraynalısından Gürcüsüne, Adıgesinden Kabardeyine, Dağıstanlısına 72 millet aynı sofrada aynı ekmeği bölüşüp yeni hayata tutunuyordu.
Alın terinin düştüğü toprak da demiri eriten ateş de milletindi artık.
Takvimler 1955 yılını gösterdiğinde radyo frekanslarından bir ses yükselmeye başlamıştı. O hani şimdilerde müzelik olan ama bir zamanlar evlerin gözdesi sayılan, televizyonlardan önce hayatın en önemli parçalarından biri olan, içinden şarkılar yükselen sihirli kutular...
“İşçi sınıfının büyülü kutusu” dedikleri şey, Sovyet toplumunda hemen hemen her evdeydi.
Bir sabah radyolarını açan Sovyet halkının kulaklarına bir ses fısıldıyordu:
"Guhdarên eziz dengê radyoya Erivanê, klamê cimeta Kurdan!"
(Aziz dinleyiciler Erivan'ın sesi radyosundan Kürt toplumunun şarkıları!)
İşte tam o an, o saniye zaman durmuştu sanki.
Öte taraftan patronların egemen olduğu Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de Kürtler için “Var mıydı, yok muydu? Kuyruklu muydu, kuyruksuz muydu? Dağ Türkü müydü, kara basarken kart kurttan mı geliyordu adı? Şaki miydi, eşkıya mıydı?” tartışmaları sürerken; Sovyetler Birliği’nde durmuş bir saati ileri ittiren işçi sınıfı bir yolunu bulmuş, Kürt emekçiler için çıkan gazetelerin, açılan okulların ve Kürtçe basılan fizik, matematik, hukuk ve tıp kitaplarının yanına bir de radyo istasyonu eklemişti.
İşte Yusuf Şaylan ile bu hafta Erivan Radyosu’ndan yükselen Kürtçe ezgilerin dününü, bugününü ve emekçilerin kardeşliği için taşıdığı kıymeti konuşacağız.
Yusuf Şaylan, Kırıkkale ve Keskin türkülerine, Kırşehir ve Nevşehir töresine hâkim olduğu kadar, garip bir şekilde Kürtçe ezgiler konusunda da güçlü bir hafızaya sahip. Gülerek soruyorum kendisine:
Nereden geliyor bu Kürtçe türküler merakı?
O da gülerek yanıtlıyor:
Komünistim ben, insan kardeşinin türküsünü bilmez mi?
Notlarını seriyor masaya. Bir sürü eski kitap, Kürtçeyle ilgili dergi ve makale var. Neredeyse hepsi yayımlandıkları dönemin yasaklı çalışmaları.
Toplumsal Kurtuluş’tan Özgürlük Yolu’na, Gelenek’ten TKP broşürlerine kadar bir sürü şeyi dizerken, Kürt yazarların çalışmalarını da aktarıyor bir yandan.
“Eee böyle işte. Nâzım’ın dediği gibi: Biz bıraktığın gibiyiz. Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta. Hadi başlayalım” diyor.
Başlıyoruz.
Kayıtta Celil ailesinden Camila Cemil. Erivan Radyosu için kayıtlar derlenirken, 1955.
'Köhne düzen perişanlıktı, Lenin ayaklandı ve biz kurtulduk'
"Ben çok gençken, 16-17 yaşlarındayken Diyarbakır'da kaldım. Diyarbakır'da kaldığım süre içinde ilk Kürtçe türküleri orada duydum. O dönemde Kürtçe özellikle yasaklıydı. Birlikte çalıştığımız Kürt işçi arkadaşlarım gizli gizli dinlerdi. Ben de o zaman Kürtçe türküleri duyduğumda çok heyecanlandım ve çok duygulandım. Dili anlamıyor olmama rağmen müziğin evrenselliğinin yanı sıra Kürt dilinin insan yüreğine dokunan bir ezgi biçimi vardı; bundan çok etkilenmiştim."
Gözlüklerini burnundan indiren Yusuf Şaylan, Kürtçe ezgilerin kasetlerden kasetlere aktarıldığı, elden ele dolaştırıldığı, yasaklandığı dönemleri anlatıyor. Köy düğünlerinin adeta miting havasına dönüştüğü yıllarda türkülerin aynı zamanda bir kültürün bazen tek aktarıcısı olduğuna değiniyor.
Tabii aradan yıllar geçti. Kürtlere ve Kürtçeye ilişkin düşüncelerim gelişti. İran'da, Irak'ta, Suriye'de, Ermenistan'da Erivan Radyosunda ve diğer ülkelerin radyolarında Kürtçe müzikler çalındığını duyuyordum. Dili çok anlamadığım için önceleri onlara çok zaman ayırıp dinlememiştim. Ancak daha sonra Kürt müziğine, kültürüne ve edebiyatına ilişkin düşüncelerim daha da gelişti. İlk olarak Aram Tigran'ı dinlemiştim. Aram Tigran'ın Erivan Radyosunda çıktığını duydum ve izledim. O dönemde televizyonlar kurulmaya başlamıştı, oralarda gördüm.
Erivan Radyosu’nda yükselen Kürtçe ezgilerin özel bir önemi vardı. Kürtçe ezgiler ilk kez yasal anlamda özgürce ve sosyalist bir devletin güvencesiyle kayda alınıyordu. Bu bağlamda, dengbêjlerden, yani Kürt aşıklık geleneğinin hafızasından sonra en büyük hafızalardan birinin Erivan Radyosu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Kürtçe ezgiler çalıyor, yeni mesajlar veriyordu. Bugün kulaklarımızın aşina olduğu birçok şey orada kayda alınıyordu.
Sovyetler Birliği’nde dengbêjlik geleneği yeniden perçinleniyor, yeni biçimler ediniyordu.
Bunlardan biri de Susika Simo’ydu. Vaktiyle Moskova’da, Kızıl Meydan’da da şarkılar söyleyen bu Kürt kadın dengbêjin “Lenin rabû em rizgar bûn” türküsüyle radyodan bir ses yükseliyordu. Radyo frekanslarında yayılan bu ses sınırları aşıyor; Kars’tan, Ardahan’dan, Ağrı’dan, Erzurum’dan Türkiye’deki Kürtlerin evlerine, çorak damlı köylerin sarı sıcak pencerelerine giriyordu.
“Köhne zaman perişanlıktı,
Lenin ayaklandı ve biz kurtulduk.”
Yılmaz Güney filmindeki bir sahne, radyo frekansındaki tek kayıttan gelen ağıt
"Sosyalizmin, insanlığın ortak değeri olan her şeyin bir zenginlik olarak görüldüğü bir sistem. Başka ülkelerde yasaklanan dil ve edebiyatın Sovyetler Birliği'nde Kürtler için önünün açılması çok sevindiriciydi.
2020 yılında soL Haber'de görmüştüm sizin çalışmanızı.
Sekiz şarkının o eski radyo kaydından alınarak klasik müzikle yeniden yorumlandığından bahsediyordu. Erivan Radyosunun o sekiz Kürtçe eserini ve klasik müzik yorumunu severek dinlemiştim.
Orada Sovyetlerin kuruluşuna etkisi ve katkısı olan Sovyet liderlerine yönelik övgüler ve güzellemeler de vardı. Bunlar da güzel şeylerdir. İnsanlık adına iyi ve güzel şeyler yapan insanların övülmeyi hak ettiğini düşünüyorum.
Kürt sanatçılar ve müzisyenler de bunu değerlendirmiş. Lenin'e ve Stalin'e yönelik hoş övgüler vardı. Erivan Radyosundaki parçalarda daha çok Lenin'le ilgili eserler vardı ama bildiğim kadarıyla Şair Cegerxwîn'in Stalin'in ellinci doğum yılına ilişkin yazdığı ve Şivan'dan dinlediğim 'Bijî Stalin' diye bir parça da vardı. Bunların Stalin'e bir övgü olduğunu biliyordum. Bunlar duyduğumda çok mutlu olduğum ve sevindiğim eserlerdi."
Yusuf Şaylan bu sözlerle anlatıyor Erivan Radyosu’ndan yükselenleri.
"Kürt dilinin uzun süre değişik coğrafyalarda yasaklanmasına karşı Kürt ozanlarının ve özellikle annelerin, ana dilin yaşatılması konusunda çok değerli ve önemli bir rolü olduğunu düşünürüm.
Yasaklanan ülkelerde bu dilin yaşamaya devam etmesini biraz ozanlara, biraz da annelerin çabalarına ve mücadelelerine borçluyuz.
O yüzden anadil meselesinin çok önemli bir konu olduğunu düşünüyorum.
Bütün halkların ve bütün dillerin çok güzel müzikleri, türküleri vardır. Bunlar inkar edilmeyip önleri açıldığında büyük bir zenginlik.
Hep düşünürüm; keşke Türkiye'de yaşayan Kürt dili ve kültürü, ülkeyi yönetenler tarafından inkar edilmeseydi ve daha erken zamanlarda önü açılsaydı da hepimizin zevkle, keyifle dinlediği bir dil, edebiyat ve türkü kültürü olsaydı."
Evet, söz konusu sosyalizm olunca sanırım herkesin ilk düşündüğü şey “Keşke bizim de olsa” duygusu ve onun için verilen mücadele oluyor.
"Bazen türkülerin bir vatanı var mıdır diye düşündüğüm olmuştur. Türkülerin mutlaka çıktığı bir kaynak, bir vatanı vardır. Her dönemde söylenen kalıcı türkülerin yanında, güncel veya kısa ömürlü türküler de bulunur. Ancak bazı türküler, o dil yaşadığı sürece söylenecek ve nesilden nesile aktarılacaktır. Bunların hepsinin çok önemli olduğunu düşünüyorum."
Yusuf Şaylan’ın gözleri uzağa dalıyor.
Aklımıza Yılmaz Güney’in Yol filmi geliyor. O filmin bir sahnesinde Urfa’da Kürtçe bir ağıt yükselir. Sahnede beliren “Kürdistan” yazısı, Türk sinemasında Kürtlerin görünürlüğü açısından bir başlangıç kabul edilir. Yılmaz Güney’in Yol filminde, Urfa sahnesinde Kürdistan başlar. Askeri baskın sırasında çalan ağıt, yalnızca Sovyetlerde kaydedilen bir ağıttır.
Dengbêj Fatma İsa’nın “Dê Mıho” adlı bu kaydı, Erivan Radyosu’ndaki tek kayıt olarak biliniyor. Yılmaz Güney’in o kaydı alıp filmin içine yerleştirmesi, bir yandan Sovyetlerin Kürt kültüründe bıraktığı izin ne kadar belirgin olduğunu, diğer yandan da Yılmaz Güney’in Sovyet Kürtlerine dair perspektifindeki dikkati gösteriyor.
Kürt sinemasında yurtsuzluk, sınır ve ölüm imgeleriyle tariflenen sahnelerde kaçakçı bir Kürdün evinin basılması ve cezaevinden gelenin aile ziyareti vardır. Filmin bu anları Türkiye’de sansürlenir, yıllar sonra Avrupa gösterimlerinde ortaya çıkar. Arkada ise Erivan Radyosu’nda kaydedilen dengbêj Fatma İsa’nın sesi duyulur.
'Yarin boyu kırmızı gül dalı, ovaları yaylaları süsler'
Nâzım Hikmet “İnsanların türküleri kendilerinden güzel” derken şiirinde, “Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin” diyor bir yerinde.
Yusuf Şaylan da türküleri anlatırken buraya dikkat çekiyor.
"Türküler; insanların yaşadıkları dünyayla, coğrafyayla ve toplumla olan ilişkilerinin, acılarının, mutluluklarının ve yaşadıkları bütün olayların aslında tarihi bir tutanağı gibi. Bu durum çok değerlidir. Bunların gelecek kuşaklar tarafından bilinmesi, anlatılması ve anlaşılması büyük önem taşır. Bu yüzden ben sevdiğim insanlara türkü tadında günler dilemeyi çok severim.
Günaydın sözcüğü yerine türkü tadında günler, türkü tadında sohbetler dilemek isterim.
İnsanlığın bir gün hayatı türkü tadında yaşayacağını umut ediyorum. İnsanlar türküler tadında yaşamalı, türküler kadar uzun ömürlü ve mutlu olmalı diye düşünüyorum."
Ve bir de not ediyor:
O türküyü kendi dilinde dinlemek başka bir duygu.
Erivan Radyosu’nda kayda alınan Kürtçe ezgilerin birçoğunu aslında biliyoruz. Farklı sanatçıların seslerinden aşina olduğumuz bu kayıtlar zamanla dilden dile, kuşaktan kuşağa aktarılıyor.
1955’te önce haftada sadece iki saatle başlayan Kürtçe programlar, önce haftada iki güne, sonra her güne çıkıyor. Zaman içinde öyle bir hal alıyor ki Türkiye’deki birçok insan Erivan Radyosu’nu Kürtçe yayın yapan bir radyo kanalı zannetmeye başlıyor. Oysa Ermenistan’ın başkentindeki bu radyo, Kürtçeye de yer veren bir radyo istasyonu.
Bu etki zamanla TRT’yi, Bağdat Radyosu’nu ve Tahran Radyosu’nu da sarıyor. Kürtçe her yerde duyulmaya başlıyor.
Topraklarımız bu açıdan bakınca çok bereketli. Türkçe, Kürtçe, Arapça, Ermenice, Rumca, Adıgece, Kabardeyce, söyleyeni kalmadıysa da Abhazca ve daha nice türkü, kendi dilinde ayakları yere basan bir ağaca benziyor.
Kürt şair Ehmedê Xanî’nin dediği gibi:
Ağaç kökünde, insan dilinde yeşeriyor.
Haftaya başka bir öyküde buluşmak üzere vedalaşıyoruz.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.