Sayfa yolu
İnsanların Türküleri | Kısa çöpün hak arayışı: Âşıklık geleneğinin boyun eğmeyen tarihi
Yayın Tarihi: 14.06.2026 , 10:47 Güncelleme Tarihi: 14.06.2026 , 17:53
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
Türküler ve âşıklık geleneği deyince bazı imgeler öne çıkıyor. Bunlardan ilki, ozanlık ya da bir başka ifadeyle âşıklık geleneğinin boyun eğmez karakteri. Türküler de onları dilden dile taşıyan ozanlar da boyun eğmeyenlerin tarafında duruyor. O yüzdendir ki tarih boyunca sarayların, saltanatların yanında yer alan sözler ne kalıcı olabilmiş ne de halk nezdinde karşılık bulmuş. Bu nedenle en başa, boyun eğmeyen geleneği koyuyoruz.
İkinci imge, yoksulluk ve kalenderlikle kurulan ilişki. Ozanlar tarih boyunca yoksulluğu hem onurlu bir yerden ele almış, ondan gocunmamış hem de yoksulluğa karşı mücadele etmiştir. Türkülerde bir yandan “minnet eylemem” sözü öne çıkar, diğer yandan “kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak” denir. Ne zenginliğe özenilir ne de yoksulluk sineye çekilir.
Son imge ise ozanların hareket hâlindeki varlıklar olmasıdır. Ya kendileri ya da türküleri diyar diyar gezmiştir.
Bu hafta İnsanların Türküleri’nde ozanlık geleneğinin tarihten bugüne uzanan serüvenini, türkülerdeki karşılıklarını ve günümüzdeki izlerini konuşuyoruz. Yusuf Şaylan’la söyleştiğimiz bu haftaki bölümün bir de konuğu var: Kenan Şahbudak.
Kenan Şahbudak; hem araştıran hem söyleyen hem de korolar yöneten, bu alandaki emeği on yılları aşan bir sanatçı. Aynı zamanda merkezi Ankara’da bulunan Ozan-Der’in başkanı. Ozan-Der de Anadolu’daki ozanlık geleneğine dair araştırmalar yapan, bu alanda üretenleri bir araya getiren, yaşayan ozanlar için çalışmalar yürüten ve türkülere ilgi duyanlarla korolar kuran bir dernek.
Faaliyet alanında ellinci yılını geride bırakan dernek, 1974’te Ankara’da kuruluyor. Emekçi halk için söylenen türküleri araştıran, derleyen ve yeniden söyleyen derneğin mekânında bir araya geliyoruz. Bir yanda taze çaylar, diğer yanda yan odadan gelen koro sesleri eşliğinde sohbetimize başlıyoruz. Ozanlık geleneğinin dününü ve bugününü ozanlarla konuşuyoruz.
'Buldun mu paylaşacaksın'
Anadolu’da ozanlık ve âşıklık geleneğinin çok farklı biçimleri var. Tasavvuftan lirik örneklere, destanlardan epik anlatılara kadar birçok tür bu alanda farklı biçimlerde ortaya çıkmış ve dünden bugüne ulaşmıştır.
Rivayet odur ki bir öyküde Yunus Emre’ye gelen dervişe, onu yaşama bağlayan şeyin ne olduğu sorulur. Derviş, “Bulmayınca sabretmek, bulunca şükretmek” deyince bir diğeri, “Onu Horasan’ın köpekleri de yapıyor; aslolan bulunca paylaşmaktır” diye yanıt verir.
Bu ince çizgiden doğan bakış açısı, Şeyh Bedreddin’de “Yârin yanağından gayrı her şeyde hep beraber” sözleriyle tekrar eder. Ozanlar da bu fikri türkülerinde tekrar edip durdular.
Söz, buradan doğan ve günümüze ulaşan izlere gelince Kenan Şahbudak ve Yusuf Şaylan anlatmaya başlıyor.
Ozanlık geleneği ve günümüzdeki yansımaları
Sohbetimiz derinleştikçe Kenan Şahbudak konuyu tarihsel köklerine doğru çekerek şu değerlendirmeyi yapıyor:
"Biraz daha geriye gitmemiz gerekiyor. Çünkü aksi hâlde mesele kısır kalır. Alevi-Bektaşi geleneğinde bir tekke âşıklık kültürü var. Tekkede yetişen âşıklar bir nevi eğitim görmüşler. Bunu medrese eğitimi gibi düşünebiliriz ama burada tekke diyoruz. Medrese daha geniş anlamlı bir eğitim alanıyken, tekke biraz daha yöresel, yerel ve daraltılmış bir alan.
Tabii o gelenek zaman içinde çok farklı biçimlerden geçerek günümüze uzanmış. Yüzyıllara yayılan bir süreçten bahsediyoruz. Günümüzde daha çağdaş, dünyaya insani gözle bakan, ilerici, sosyalist ve kapsamlı bir bakışa sahip ozanlara ve sanatçılara kadar geliyor bu süreç.
Mesela Dertli Divani, UNESCO tarafından yaşayan insan hazinesi ödülünü almış bir isim. Ancak bu konularda örneklerin geçmişe kıyasla azaldığını söyleyebilirim."
Ozanların üretim süreçlerinde yaşanan anlam kaybına da dikkat çeken Şahbudak, eserlerin içeriğinin bilinçli bir biçimde kavranması gerektiğini belirterek durumu şöyle eleştiriyor:
"Birincisi, ne söylediğini bilmeli. Çünkü ortada geçmişten gelen bir dil var; Arapça ve Farsçanın karıştığı bir dil bu. Bu anlamda çok ciddi sıkıntılar var. İnsanlar eserlerinde ‘ervah-ı ezel’den, ‘levh-i kalem’den söz ediyor ama bunların ne anlama geldiğini inanın bilmiyor.
Dinleyenleri bir kenara koyalım; ki asıl mesele orada şekilleniyor, dinleyenlerin bilmesi de çok önemli. Ama söyleyenlerin de bazen bilmediğine şahit oluyoruz. Vahdet-i vücut kavramını şiirinde kullanmış; fakat ‘Vahdet-i vücut ne anlama gelir?’ dediğinizde o birliğin cevabını bile veremiyor. Yani kültürel altyapısına sahip değil, sadece duyduğunu söylüyor. O nedenle bu tür söyleşiler, çalışmalar çok kıymetli."
Bu kültürel altyapının önemine dair araya giren Yusuf Şaylan, özellikle manilerin bu derinliği yansıtmadaki rolünü vurguluyor:
"Manilere de değinmek gerekiyor diye düşünüyorum. Örneğin Enver Gökçe’nin Kemaliye/Eğin türküleri ve manileri üzerine hazırladığı kitap çok kıymetlidir. O manilerde, bir dörtlükte bile muazzam şeyler anlatılır. İlhan Başgöz’ün yardımıyla yayımlanmış, öğrencilik yıllarında yazılmış çok değerli bir tez çalışmasıdır."
Kenan Şahbudak sözü yeniden alarak meselenin felsefi kökenlerine, Batınilik ve Zahirilik arasındaki ayrıma işaret ediyor:
"Evet, Alevi-Bektaşi tanımı üzerine bile tartışılabilir ama ortak kanaate göre Alevilik Kızılbaşlıktır. Ozanların yazdığı şeyler, geçmişten günümüze gelen o miras, tamamen Batınilik ve Hurufilikle ilgilidir. Hallac-ı Mansur’un ‘Enel Hak’, yani ‘Ben Hakk’ım’ demesi, bunun felsefi açılımı yapılmadan yok edilmiştir.
Batınilik iç anlama, Zahirilik ise dış anlama karşılık gelir. Birçok ozan, içle dışı şiirlerinde anlatmıştır. Çağdaş ozanlarımızdan Hüdayi, ‘Dışla, kabukla uğraşmam, bana iç lazım’ der. Âşık Daimi de ‘Kâinatın aynasıyım madem ki ben bir insanım, Hakk’ın varlık deryasıyım’ diyerek aynı felsefeyi yansıtır.
Önemli olan insanın özüdür. Dışta her şey görünebilir ama iç görünmez."
Bu öz ve biçim tartışmasının edebi değerine değinen Şaylan, gülümseyerek şu eklemeyi yapıyor:
Marksist argümanlarda da üstatlarımız, özle biçim aynı olsaydı bilime ihtiyaç kalmazdı derler. Kesinlikle o öz meselesi kıymetli. Türkülerdeki öz ve biçim tartışması da bu bağlamda çok değerli.
Ardından Şahbudak, geleneğin diğer büyük isimlerini anımsatarak örnekleri genişletiyor:
"Başından beri ozanlık geleneğinde anlatılmak istenen şey şudur: Görüntüye aldanmayın, aldatıcıdır; önemli olan işin özüdür. Edip Harabi’nin, Ömer Hayyam’ın bu konuda çok ciddi şiirleri vardır. Bunlar Alevi bir aileden doğmamış olmalarına rağmen bu felsefeyi taşırlar.
Dede Korkut gerçeği, Yunus Emre gerçeği vardır. Yunus Emre, ‘Bir ben vardır benden içeri’ diyerek esasında Batınilikten bahseder. Bu felsefe, Cumhuriyet dönemi âşıklarından Âşık Veysel’de, Âşık Daimi’de, Davut Sulari’de, Mahzuni Şerif’te ve günümüzde Dertli Divani’de zincirin halkaları gibi devam eder. İşin bir de toplumsal direniş tarafı var.
Seyrani ve Serdari’nin eserlerinde olduğu gibi, ‘Nesini söyleyeyim canım efendim’ türküsünde de çok ciddi bir mesaj vardır."
'Halkın dertleriyle dertlenenlere ozan diyoruz'
Söz toplumsal direnişe gelince Yusuf Şaylan, ozanların halkın öncüsü olma vasfını şu edebi referansla pekiştiriyor:
"Metin Demirtaş’ın kitabında geçen şu şiir Yunus’u aklıma getirdi: ‘Yunus ki yobazlardan yakına yakına, Yunus da geçti bu topraklardan yana yana’ der kitabında.
Burada Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, Köroğlu gibi ozanların toplumun çok ilerisinde olmalarından kaynaklanan bir öncülük özellikleri var. Sanırım ozanlar için ‘kendi zamanlarının filozoflarıdır’ demek yanlış olmayacaktır."
Bu tespite katılan Kenan Şahbudak, geçmişteki ve günümüzdeki duruş farklarını keskin bir dille ayırıyor:
Kesinlikle, gerçek bir ozanın tanımı budur.
Ne yazık ki bugünkü saray sanatçılığı, güce boyun eğme durumu eskiden de vardı; bunu reddedenler de vardı. Gerçekten halkın dertleriyle dertlenenlere ozan ya da âşık diyoruz. Diğerleri ise dalkavukluk yapan şairler oluyor.
Tarihin detaylarında kalan direnişçi isimlere de değinen Şahbudak, sözlerini şöyle sürdürüyor:
"Kalender Çelebi çok anlatılmaz ama asıl direnişçi, savaşan odur. Baba İlyas, Şeyh Bedreddin gibi örneklerle Anadolu’nun ciddi bir direniş geleneği vardır.
Ozanların türkülerine baktığımızda yoksullukla kavga edilir ama yoksulluktan, ırgatlıktan gocunulmaz. İnsanların kendi yoksunluklarıyla adeta bir rütbe kurmuş olmaları dikkat çekicidir.
‘Kısa çöp uzun çöpten hakkını soracak’ derler ama yokluktan gocunmazlar."
Ağanın sofrasında sinek olmak
Ozanların sadece yaşadıkları çağla değil, coğrafyalarla olan bağı üzerine düşüncelerini aktaran Yusuf Şaylan şu ifadeleri kullanıyor:
Ozanlıkta bir de şu var: Kötüye boyun eğmez, sahip olduğundan gocunmaz ve minnet eylemez. Bu, kendiyle barışık olma hâlidir. Aynı zamanda sabit de değildir; gezer. Sözü gezer, söylediği şey gezer ya da kendisi gezer.
Karacaoğlan Çukurovalı bilinir ama Kafkasya’ya, Yunanistan’a kadar gitmiştir.
Pir Sultan’ın, Yunus’un birçok yerde mezarı vardır. Bir değer olduklarında yakın toplumlara da etki ederler. Sürekli hareket hâlindedirler ve bir dönemin aydınlanmacılarıdırlar.
Bu aydınlanma hâlinin eserlere yansımasını ise şöyle özetliyor:
Ozanların deyişlerinde hayatın karşıtlıkları hep bir aradadır. Hayatta kötü hikâyeleri saklarız ama türkülerde hepsi vardır. Zalim de vardır, asi de vardır. Sadece asiye yazılmış türkü yoktur; o türküde mutlaka zalimden de bahsedilir. O anlamda çok gerçekçidirler. İktidarın baskılarından dolayı doğrudan söyleyemediklerini de mecazlarla, sırlarla anlatmışlardır.
Konu mecazlara gelince söz dönüp dolaşıp o meşhur Kastamonu türküsüne geliyor ve Şaylan hikâyeyi paylaşıyor:
Kastamonu’da geçen ‘Manda yuva yapmış söğüt dalına’ türküsü bunun güzel bir örneğidir.
O türkünün hikâyesi şöyledir: Kastamonu yöresinde köylünün malına vergi diye çöken bir ağa vardır. Ozanlar bu haksızlığa camilerde türkülerle ses çıkarınca, ağa da imamları kullanarak kendi propagandasını yapar.
Ağa bir şölen verir. İmamlar ve davetliler et yerken ozanların önüne sadece et suyu, yani tirit konulur.
Ozanlar da sıra eğlenceye ve kendilerinin türkü söylemesine gelince duruma sessiz kalmaz, sazı ellerine alıp ‘Manda yuva yapmış söğüt dalına’ derler. Burada manda, kılı seyrek olan ve güneşe karşı savunmasız kalan köylüyü; gölgesine sığınılan söğüt ise ağayı temsil eder. Söğüt dalına yuva kuranlar da imamlardır. ‘Yavrusunu sinek kapmış’ derken, yavruların canının yandığını anlatırlar. ‘Tiridine bandım’ sözü de sadece et suyuna banmak zorunda bırakılan ozanların hicvidir.
‘Bedava mı sandın, para verip aldın’ derken ise ağayı eleştirmenin bedelini ödediklerini anlatırlar
Ozanların bir yolunu bulup seslerini duyurduklarının altını çizen Kenan Şahbudak, bu hiciv yönteminin oldukça yaygın olduğunu ifade ederek örnekleri çoğaltıyor:
"Dertli’nin ‘Şeytan bunun neresinde’ diyerek Şeyhülislam’ı eleştirdiği ‘Telli Saz’ türküsü de buna benzer. Günümüzde de Âşık Yoksuli devrimci bir ozandır bence. Feyzullah Çınar, Âşık Meluli ve Âşık İbreti gibi ozanlar bu gerçekçi duruşu sergiler.
İbreti’nin ‘Ramazanı sele verdik de geldik’ şiirinde, dini istismar eden softa sürüsüne müthiş bir eleştiri vardır. ‘İlme değer verdim uykudan kalktım, sarık seccadeyi elden bıraktım’ der. Emekçi’nin Alevi dedelerini bile eleştirdiği örnekler vardır. ‘İki Ali’ eseri çok derindir mesela. Şah Turna da o dönemin parlayan muhalif ozanlarındandır."
Kültür taşıyıcısı nehirler ve türkülerin yolculuğu
Sohbetin sonlarına doğru coğrafya ile türküler arasındaki organik bağa odaklanan Kenan Şahbudak, bu geleneğin yayılmasındaki tarihsel süreçlere dikkat çekiyor:
Nehir boylarının kültürü nasıl taşıdığına bakmak kıymetli. Karasu ve Murat nehirlerinin birleştiği yerlerde, Fırat boyunca bu kültürel akışı görürüz.
Klarnet, zurna, keman bu nehir hatları boyunca Güneydoğu’ya, Dicle’ye kadar yayılmıştır.
Dağ köylerinin kültürü ise bu hatlardan farklılaşır.
Adana’nın ‘Yenice Yolları’ türküsü buna örnektir. Çukurova’ya, Tarsus’a, Ceyhan’a pamuk toplamaya gidenler, Adana’nın ‘Yenice yolları bükülür gider’ türküsünü alıp memleketlerine götürmüştür.
Sivas Kangal’ın Yellice köyünde bu türkü alınmış, ‘Yellice yolları bükülür gider’ olarak değişmiş; Dersim Hozat’ta ise ‘Hozat’ın yolları’ olarak söylenmiştir. Türküler tıpkı bir ırmağa atılan kaya parçası gibidir. Zamanla yuvarlana yuvarlana pürüzsüzleşir, yumurta gibi olur ve halka mal olarak anonimleşir.
Benzer bir göç ve anonimleşme örneğini Hozat türküsü üzerinden Yusuf Şaylan da hatırlattıktan sonra sohbetimiz devletin müdahalelerine ve kurumsal sansüre geliyor.
Tüm bu kültürel zenginliğin karşısındaki engelleri anlatan Kenan Şahbudak sözlerini şöyle bitiriyor:
TRT repertuvarına gelince, maalesef kurumun çok ciddi bir sansür mekanizması vardı. Seksenli yıllarda radyoya türkülerimizi verdiğimizde, ‘özlem’ kelimesine taktılar ve ‘hasret’ dedirtmek istediler. Muhlis Akarsu’nun ismini kullanmak yerine eserlerini ‘Bir Garibim’ mahlasıyla, Sivas’ın anonim bir türküsü gibi sunmuşlardır. Beste türkü olmasın diye Neşet Ertaş ve Mahzuni Şerif gibi ustalara bile engel olmuşlardır.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen, batıni tarafta yer alan ozanlık geleneği, ‘Minnet eylemem’ diyenlerin duruşuyla yol göstermeye devam edecektir.
Söyleşimiz sona ererken Kenan Şahbudak ve Yusuf Şaylan, Ozan-Der’in etkinlik takvimi ve türküler üzerine yapılan güncel çalışmalar hakkında konuşmayı sürdürüyor.
Dünden bugüne uzanan ozanlık geleneğine dair bu derinlikli sohbetin ardından, haftaya farklı bir konuda yeniden buluşmak üzere vedalaşıyoruz.
Dernekten ayrılırken dilimizde boyun eğmeyen ozanların o eşsiz türküleri dolaşıyor.
Algoritmaya müdahale edin: Tek bir işlemle soL Haber’i Google’da ‘tercih edilen kaynak’ olarak seçin, aramalarınızda soL öne çıksın.
İLGİLİ HABER
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.