Sayfa yolu
İnsanların Türküleri | 'Depremin ocağı sönsün'
Arakel Davrizhetsi: 1646 Van Depremi
Yayın Tarihi: 07.06.2026 , 10:26 Güncelleme Tarihi: 07.06.2026 , 10:33
İnsanlık, geçmişten bugüne yaşadığı anlam arayışında, baş edemediği şeylere dair ne varsa her şeyi destanlarına, türkülerine, ağıtlarına ve söylencelerine eklemiştir. Heybesine eklediği her şey, gelecek yıllardaki benzer örneklerin anlam arayışına da katkı sunmuştur. Deprem de bunlardan biri, belki de insanı en çok etkileyenidir.
Tarih boyunca Anadolu'da yaşanan depremler ve Anadolu'nun; kültürel olarak mayalayan, mayalanan, büyüyen, yeşeren ve gelişen bir imgeyle, "beşik" ifadesiyle anılması tesadüf değildir. Zira bu beşik belli zamanlarda sallanır. İşte depremlerin olduğu bu coğrafyada, afetler de efsanelerde ve türkülerde yerini almış, adından söz ettirmiştir.
Eskiler depreme zelzele derler. Zelzele oldu mu her şey durur, afetlerin bin türlüsünden en beteridir. İşte deprem türküleri denildiği zaman da akla ilk önce bu nedenle ağıt biçimleri geliyor.
Bu hafta sohbetimizde Yusuf Şaylan ile birlikte deprem türkülerini konuşacağız. Şaylan, bu biraz da nahoş olan konuya dair iç çekerek giriyor söze: "Sadece acının, kederin, çaresizliğin değil; aynı zamanda dayanışmanın, yoktan var etmenin, acıları sarmak için yoksul Anadolu insanının, Türkiye emekçisinin varını yoğunu ortaya koyduğu, dişinden tırnağından artırdığıyla mücadele ettiği zamanlardır" diyor.
Sonra da ekliyor: "Çünkü böyledir. Acıda, zehirde, pusuda halkımız yalnızdır. Vergide ve sopada soframızdan eksik olmayan devlet, deprem zamanı kuş olur uçar, göremezsin. Her acıda halk kendi sarar yaralarını. İşte o yaraya çalınan merhemlerden biridir türküler."
'Uyanıp kaçamadılar, kuş olup uçamadılar'
Anadolu’da bazı depremler tüm hafızaları belirler. En uzaklarından en yakın örneklerine kadar; Erzincan depremi, Varto depremi, Kütahya Gediz, Afyon, Adana Ceyhan, Marmara ve en son Maraş depremlerine kadar bir liste uzayıp gider.
Yusuf Şaylan gözlüklerini takıp notlarına bakarken şunları söylüyor:
"Eskiden tabii video kaydı yok, röportaj yok. Mesela Hatay’da ne kadar acı resmedildi değil mi? Maraş’ta da öyle, Adıyaman’da da, Malatya’da da. Depremde on bir kentten bir sürü acı ve dert videosu çıktı ortaya. Peki ya eskilerden? İnsanlara uzatılan bir mikrofona benzer depremde yakılan ağıtlar. İnsana dair yazılmış bir köşe yazısı gibi düşün türküleri. Bundan yüz yıl önce, iki yüz yıl önce bu türküler aslında dönemin sosyolojik durumunu, ölülerin halini ahvalini anlatır."
Sonrasında parmaklarını masaya tık tık tık diye vururken Nâzım Hikmet'in "Kara Haber" şiirini anımsatıyor: "Sadece türküler de değil elbette, şiirler ve efsaneler de vardır Osmanlı’dan bu yana. Mesela Nâzım’ın Erzincan için yazdığı Kara haber şiirini hatırlıyor musun?:
Erzincan’da bir kuş var
Kanadında gümüş yok
Gitti yarim gelmedi
gayrı bunda bir iş yok.
Oy dağlar dağlar, dağlar, dağlar...
Aldı ellerine kanlı başını
Karın ortasında Erzincan ağlar...
O ağlamasında kimler ağlasın
Kar yağar lapa lapa
tipidir gelir geçer...
Yan yana sırt üstü yatan ölüler
akşam uyur tandıramaz
ateşini yandıramaz
Gün ağarır şafak söker
kimsecikler gitmez suya
ezilmiş başlarıyla ölüler
vardılar uyanılmaz uykuya
Ses edip geceye beyaz taşından
kışlanın saati çaldı ikiyi.
Ne çabuk lahzada bitti yaşamak
Kimisi altı aylık,
kimisi sakalı ak,
kimi on üç, on dört yaşında;
kimi yola gidecek
kimisi mektup bekler
yan yana sırt üstü yatan ölüler...
Yayıkta yağ vardı, dövülemedi,
akpeynir torbaya koyulamadı,
hasret gitti ölüler
dünyaya doyulamadı...
Uyanıp kaçamadılar,
kuş olup uçamadılar
açıldı kuyular kimse inemez
Erzincan Beygiri rahvandır amma
ölüler ata binemez
yan yana sırt üstü yatan ölüler...
Kesemden verecek şeyim yok; yüreğimden verdim.
İşte biraz böyle. Nâzım'ın da dediği gibi yüreğinden vermenin bir çıktısıdır o türküler."
'Arıx dağının eteğindedir, depremin ocağı sönsün'
Erzincan depremi için ilginç notlardan biri de yıkılan hapishanedir. Duvarları çatlar, bir kısmı yıkılır. Hapishane ayaktadır ama mahkumlar sıkıntıdadır. 1939 yılında yaşanan bu depremin ardından hapishanedeki mahkumlara arama kurtarma görevi verilir. Tüm mahkumlar başlarına dikilen bir asker eşliğinde köylere, evlere dağılır ve arama kurtarma çalışmalarına katılır.
Yusuf Şaylan bu hikayeyi anlatırken gözleri parlıyor:
"Biliyor musun orada acayip bir durum var. Bu mahkumlardan hiçbiri kaçmıyor, firar etmiyor. Etseler ederler, kimse de arkasından gitmez. Ama onca acı içinde insanı bırakıp gitmiyorlar, gidemiyorlar. Arama kurtarma çalışmaları artık sona erince, belki de depremden kırk gün sonra mahkumlar tekrar cezaevi bahçesinde toplanıyorlar. Firar etmedikleri anlaşılıyor sayılara bakınca. Sonrasında çıkan af ile büyük bir kısmı, belki tamamı affediliyor."
Memleketimiz biraz böyle. Memleketimiz felaket zamanlarında, aslında iyilik günlerinde hak ettiği dayanışmayı daha çok gösteriyor. Belki de sıkıntımız budur; kötü zamanlardaki mecburiyetlerimizi iyi günlere taşıyamamak.
İşte buraya dair yazılan türkülerden biri de Erzincan depremi için yakılan Arıx türküsüdür. Bu Zazaca yazılan ağıt, Erzincan depreminde Koçgiri Kürtleri olarak bilinen Sivas İmranlı yöresindeki bir köyde yakılmıştır. Hava soğuk, toprak donmuştur; insanlar mezar dahi kazamazlar. İşte bu zor zamanlardan geriye o hafıza kalır: Arıx dedikleri Sorun köyünde deprem olduğu sene, iki üç yüz mezar açıldı annem. Ay doğdu dolunayla, kör olası iki oğlun iki kızın, biri bile gelin damat olamadı.
'Deprem yok da neden evim yıkıldı'
Depremlerin aynı zamanda yer adlarına, mekanlara yansıyan ifadeleri de yer alıyor tarih içinde. Akla ilk gelenlerden biri, Maraş depremlerinde Derinçukur caddesinde meydana gelen çukurun aslında o sokağın ve mahallenin tarihte yine benzer bir nedenle adını aldığını ortaya çıkarması ya da hatırlatmasıdır. Bir de Muş Varto için Kürtçe Gımgım adı verilmesinin rivayetlerinden biri atlıların toprağı ezerken çıkardığı gümbürtü iken, diğeri de depremler sırasında tarih boyunca toprağın gümbürdemesinden gelmesidir. Deprem, ilçe adlarına ve semt adlarına geçmiş zaman içinde böyle yansımıştır.
Bu ifadeler destanlara da yansır. Tarih boyunca 1766 İstanbul depremi, 1893 Erzurum Tortum depremi, 1894 İstanbul depremi, 1939 Erzincan depremi, 1943 Tosya Ladik depremi gibi afetlerde yazılan destanlar ve aşıkların anlattıkları öyküler belleklerde yer alır. Aynı zamanda bu öyküler bazen bir yansıma ile de geçer türkülerde. Doğrudan deprem adı geçmese de depremin mukayese edildiği örnekler var.
Yusuf Şaylan destanlara dair notlarına bakarken aktarıyor:
"Destanlar, maniler, ağıtlar, her şey aslında bu dönemlerden bellekler taşır. Destanlardan bakınca, türkülerden bakınca o dönemin bir sürü hatıra arası notlarını görüyoruz ağıtlarda yaşananlarda, bazen de bir notun arkasında. Sıralanırken bu türküler tüm içeriği aslında bizlere aktarır olur. O bellek bir yanıyla yaşanmışlıkları, yaşananları aktarıyor. Mahzuni'de de bazen yansıyor bunlar. Mesela Ermeni aşık Minas Ceryanoğlu’na veya Cerenyan’a ait olan zalim titreme beyitleri, 1766 depremine dair yazılır. O ifadeler zaman içinde bazen tekrar ederek, bazen farklı biçimler alarak geleceğe aktarılır."
'Taş üstünde taş yok, zordayız bugün'
Bazen de geçmişten gelen imgeler yeni olanları besteler. Aşıkların, ozanların geleneği biraz da geçmişten gelen bu örnekleri geleceğe aktarmak gibi yaşanır. Takvimler 6 Şubat 2023’ü gösterirken ülke tarihinin en büyük depremlerinden birine, en büyük acılarına ya da çaresizliklerine denk geldiğimizi görüyoruz. Bu çaresizlik zaman içinde dönüşür, dönüştürür imgeleri.
Yusuf Şaylan şöyle devam ediyor:
"6 Şubat depremleri aynı zamanda emekçiler çaresiz kaldığında yine benzer ağıtlar yükseltti. Sokaklarda, caddelerde her yöre kendine göre ifade etti bunu. Bazen Maraş'ta, Malatya’da bir Alevi deyişinde, bazen Adıyaman’da Kürtçe bir ağıtta ya da Hatay’da Arapça bir feryatta kendini yeniden üretti, yeniden tarif etti. Ama çaresizliği bir kenara yazan halk, öfkeyi de bir kenara yazdı, bunu unutmamak lazım."
6 Şubat'tan sonra yazılan türküler aslında bir yandan modern zamanlarda da acılara ya da umuda dair hâlâ türkü yazılabildiğini gösteriyor. Ve umut bir şekilde kendini yeniden üretiyor. Bu sokaklarda o türküleri, şarkıları yeniden söyleyeceğiz umudu insanı hayatta tutuyor.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.