Sayfa yolu
İnsanların Türküleri | Bozkırda açan bir karanfil: Muharrem Ertaş
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yayın Tarihi: 11.10.2026 , 10:24 Güncelleme Tarihi: 11.10.2026 , 10:25
Muharrem Ertaş (1913-1984), Türk halk müziğinde bozlak türünün en büyük ismi ve abdal topluluğunun son yüzyıldaki en önemli müzik temsilcilerinden biri olarak bilinir. 3 Aralık 1984'te Kırşehir'de vefat etti. "Bozkırın Tezenesi" Neşet Ertaş'ın babası ve ilk ustasıdır.
Ama Muharrem Ertaş'ın önemi yalnızca iyi bir sanatçı olmasından gelmiyor. Akademik literatür, onu Orta Asya'dan Anadolu'ya taşınan, saz ve söz şairliğine dayalı kadim âşıklık geleneğinin son temsilcilerinden biri sayıyor. Hayatı ve türkülere bıraktığı iz, Anadolu topraklarının kültürel hafızası hakkında da önemli ipuçları veriyor.
Bu bölümde Yusuf Şaylan'la, Kırşehir'den bütün dünyaya yayılan bir yankının ustasını konuşuyoruz. Şaylan, sohbet boyunca araştırdığı makaleleri ve incelemeleri önüne diziyor, gözlüklerinin üzerinden bakıp not alıyor. Muharrem Ertaş'tan söz ederken "Muharrem ağam" diyor. Orta Anadolu'da "ağam", abi yerine de geçer. Bahsettiği kişi, kendi doğup büyüdüğü topraklardan az ilerideki Keskin'de yaşamış, sesinin gölgesinde nice ustanın yeşerdiği bir usta.
Ferman padişahın
Muharrem Ertaş, 1913'te Kırşehir'in Yağmurlu Büyükoba Köyü'nde dünyaya geldi. Annesi Ayşe Hanım, babası zurnacı Kara Ahmet'ti. Rivayete göre ataları, asırlar önce Horasan'dan gelip bu köye yerleşen "Deveci Kabilesi"nin devamıydı.
Şaylan, Prof. Dr. Cenk Güray ile Arş. Gör. İsmet Karadeniz'in Ertaş'ı anlatırken kullandığı tarife dikkat çekiyor: "Horasan'dan Keskin'e bir çığlık."
Şaylan bu tanıma "Pek yerinde bir benzetme" diyor. "Bizim derdimiz de bu çığlığın hem yangınını hem yankısını bulmak. Zira Muharrem Ertaş, söylediği ve aktardığı şeylerle Anadolu'daki âşıklık geleneğinin aktarıcısıydı."
Sözü, Ertaş'ı abdal geleneğinin önde gelen isimlerinden biri olarak anmanın zorunluluğuna getiriyor:
"Abdallık meselesini anlamadan Muharrem Ertaş'ı anlamak da eksik kalır. Hocaların aktardığıyla devam edelim. Anadolu'nun kültürel ikliminde, özellikle Orta Asya'dan Anadolu'ya yapılan göçlerde 'baba, dede, abdal, sultan' lakaplı dervişler öne çıkar. Âşık Paşazâde'nin saydığı dört grup şunlardır: Gâziyân-ı Rum, Ahiyân-ı Rum, Abdalân-ı Rum ve Bacıyân-ı Rum. Yani abdallar burada bir önem arz ediyor.
Kimdir derseniz, sazla sözle müzikle uğraşan Türkmenlere abdal denmiş. Orta Anadolu'da, özellikle Kırşehir, Yozgat, Kırıkkale, Çorum çevresinde yaşayan abdal müzisyen aileler düğünlerin, toyların, eğlencelerin sanatçısıydı. Muharrem Ertaş bu geleneğin en parlak simalarından biridir."
Şaylan, abdalların maldan mülkten uzak yaşamalarına da özellikle dikkat çekiyor. Bu ayrıntı, yalnızca Ertaş'ın türkülerini değil, abdallık geleneğinin bütün karakterini açıklıyor: "Nesimi'nin dediği gibi, 'bugün kazandım, bugün yerim Hak yarına.' Aslında günü birlik yaşıyorlar. Anlıyoruz ki abdallar, mülkiyete, yerleşik hayata ve paraya pula en son uyum sağlayan topluluklar arasında yer alıyor."
Ona göre abdalların boyun eğmeyen, başkaldıran tavrı da buradan geliyor. Ardından bir not düşüyor:
"Tabii onlarınki bir tercih değil, toplumsal koşulların bir sonucu, bir zorunluluk. Ama üç kuruş paraya tamah etmeyen, ağaya paşaya eyvallah etmeyen insanlardır abdallar. 'Kalktı göç eyledi Avşar elleri' derken, 'Ferman padişahın, dağlar bizimdir' derken cüretlerini anlamak lazım. Ellerindeki bağlamadan, sazdan başka kaybedecekleri hiçbir şey yok. İki teli alır, yine gererler bir dut ağacına. Dert değil onlar için. Giderler diyar diyar türkü söyler, karınlarını doyururlar."
Şaylan bunda bir cesaret örneği de görüyor:
"Burada emekçileri cesaretlendiren bir şey var. İnsan yarınını düşünmeden yaşadığında daha umutlu olur, bunun aksini kim iddia edebilir? Yarından kaygı duymadan yaşamaktan daha büyük ne var? Abdallar bunu doğal yaşamlarında yapıyor. Keşke imkânlarımız olsa da bunu bütün toplum için en güzel planlarla, ekonomik hedeflerle gerçekleştirebilsek. Şairin dediği gibi, 'Gündüzleri sömürülmeyen, geceleri aç yatılmayan' bir memleket kurabilsek."
Şaylan, Abdalların paraya minnet etmeyen tavrını, onların kapitalizmle kurduğu ilişkinin gelişmemişliğine bağlıyor.
Kova kova indirirler yazıya
Muharrem Ertaş'ın hayat hikâyesine gelince Şaylan, doğum yılı konusunda bir not düşüyor: "Kimi kaynaklar 1907'de doğdu der ama hayat hikâyesine bakınca 1913 daha mantıklı duruyor. Yaptıkları, gördüğü şeyler 1913'te doğan birinin akranlarının yaptıklarına uyuyor."
İlk eşi Kırşehirli Ebe Hanım, hastalanıp çok genç yaşta vefat ediyor. Ertaş ikinci kez evleniyor, bu kez Kırıkkale'nin Keskin ilçesinden. Şaylan burada bir parantez açıyor:
"Keskin kısmı önemli. Zira Keskin'den Döne Hanım'la evlenirken bir şart koşuyorlar: 'Sen de Keskin'de kal, buradaki gençlere de bağlama çalmayı öğret.' İşte o gençlerden biri Hacı Taşan, başka bir yerde Kırşehir'de Çekiç Ali, plaklarıyla, eserleriyle bugün hâlâ sesi yankılananlardan. Yani düşünün, biz Muharrem'in yetiştirdiklerine 'üstat' diyoruz. Haliyle Muharrem için 'ustaların ustası' demek ne abartı ne eksik. Bu tarif, tam anlamıyla kendisinde karşılığını buluyor."
Hacı Taşan ve daha nice isim Muharrem Ertaş'ın tezgâhından geçiyor. Neşet Ertaş da bu vesileyle Keskin'de dünyaya geliyor. Üçüncü evliliğini Yozgat'tan, Kırıksoku Köyü'nden Arzu Hanım'la yapan Ertaş'ın toplamda on kadar çocuğu oluyor. Kırşehir, Kırıkkale, Yozgat üçgeninde paylaşılamayacak kadar kıymetli bir isim hâline geliyor.
Şaylan, Selahattin Beki'nin tanımını aktarıyor: "Bin yıllık abdallık geleneğini 20. yüzyıla taşıyan ve öldüğünde bu geleneğin en önemli ismi olarak anılan isim." Ertaş'ı, kadim geleneği 20. yüzyıla taşıyan bir köprü olarak görüyor.
Sonra Nida Tüfekçi'yi anıyor: "Nida Tüfekçi onu tutup radyoya çıkarıyor. O ilk radyo programında kendini tanıtırken, 'Ben Kırşehirli Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş'ın babasıyım' diyor. Yani Neşet'in şöhretini düşünün artık."
Ertaş'ın sayesinde Karacaoğlan'dan Dadaloğlu'na, Âşık Kerem'den Pir Sultan'a, Âşık Garip'e kadar o coğrafyada söylenen birçok âşığın adı ve eseri kayda geçti. En az 25 eserin yalnızca Muharrem Ertaş vesilesiyle kayda geçtiği biliniyor. Bu, tek başına büyük bir kıymet.
"Bozlak okur, bozlak konusunda akla gelen ilk isimlerden biri," diyor Şaylan. "Bozlağın atası demek mümkün. Geçmişten geleceğe uzanan son halka."
Devamını Cenk Güray'ın makalesinden aktarıyor:
"Ertaş, gerek temsil ettiği müziğe dair hafızasında biriktirdiği form çeşitliliği, gerek usta icracılık birikimi, gerek edebî bilgisi, gerekse aktardığı destanlar aracılığıyla 'geleneksel müzik aktarımına' ve 'ortak kültürel hafızaya' yaptığı katkılarla, Orta Asya ve Horasan ile Anadolu'yu buluşturan âşıklık kültürünün son halkalarındandır."
Ardından soruyor: "Bu 'son halka' ne demek, kavrayabiliyor musun? Muharrem'e dokunduğun zaman geçmişteki bin yıllık gırtlak özelliklerine temas ediyorsun."
Ela gözlerini sevdiği dilber
Muharrem Ertaş'ın çocukluğu da ilginç ayrıntılarla dolu. Ailede zaten müzikle ilgili bir gelenek var, ama fazlası da var: abdallık geleneğiyle bozlak türü yan yana gelince ortaya çıkan zenginlik epey dikkat çekiyor.
Şaylan'a göre abdal olmak, her şeyden önce insan olma erdemini taşımakla tarif ediliyor:
"Bunlar okulu olmayan meslekler. Düşünün, bugün bu geleneği devam ettirenler devlet tarafından 'yaşayan insan hazinesi' olarak kabul ediliyorlar. Basit ifadeler değil bunlar. Şimdi yaşıyor olsa dizinin dibine oturduğunuz, sesini duyduğunuz bu isimler, yaşayan kültür hazinesi olarak biliniyor."
Çünkü Muharrem Ertaş ve benzeri isimler, geriye yalnızca bir kültür değil, bir kimlik de bırakmış oluyor.
Ertaş için çalıp söylemek, yemek içmek, yürümek gibi doğal bir yaşam biçimi. Ekmek gibi, su gibi vazgeçilmez. Para kazanmak için de çalıp söylemiş. Çocukluğunda bazı isimler onun müzikle ilişkisini belirliyor. Bunlardan biri Bulduk Usta, Yusuf Usta gibi yetişmesine yardımcı olan adamlar.
Söz buraya gelince Şaylan ilginç bir anekdot aktarıyor:
"Bakın burada çok acayip bir öykü var. Muharrem'i Muharrem eden isimler de acayip. O zamanlar seferberlik yılları. Muharrem daha çocuk, belki genç. Muharrem'i alıp köy köy geziyor Bulduk Usta. O zamanlar asker kaçakları meşhur. Askerler köy köy gezip kaçakları bulup yakalayıp askere kaydediyor. Bunu duyan gençler köylerden kaçıp bozkırda saklanıyor. İşte o köylere Bulduk Usta'yı götürürlermiş askerler. Bulduk Usta akşamın bir vakti yakınca uzun havayı, bozlakları okuyunca bu kaçaklar bir bir gelirmiş sesin olduğu yere. Otururlar, dinlerlermiş. Askerler de akabinde gelip onları yakalarlarmış. Düşünün, sesiyle kaçakları askere çağıran bir ustanın yanında yetişiyor Muharrem Ertaş. Bulduk Usta da acayip değil mi? Keklik gibi. Kendi sesiyle kendisinden olanı çağırıyor."
Aynı manşetler, aynı sesler... soL ise bu topraklardan bir türkünün, bir ustanın hikâyesini anlatıyor. Tekrarı değil özgün olana destek olmak için soL'a abone olun.
Bozlak: Feryadın sanatı
Muharrem Ertaş, ömrü boyunca hak ettiği değeri bulamayanlardan.
Bizim memlekette biraz böyledir: güzel ve kıymetli olana hak ettiği değer biraz öldükten sonra verilir, biraz da ölmesin diye. Bu topraklarda yoksul et yiyorsa ya yoksul hastadır ya hayvanı diye anlatılır. Tebessümü dahi böyle bir memlekette Muharrem Ertaş gibi nice usta sessiz sedasız göçüp gitti bu dünyadan.
Adı bugüne kalan Muharrem Ertaş, belki de bu yüzden şanslı dahi sayılabilir kendisi gibi kıymetli bilinmeyen diğer örnekleri düşününce.
Ama ötesi var. Bugün Japonya'dan Amerika'ya etnomüzikologlar Muharrem Ertaş'ı çalışıyor, inceliyor. Hâlâ birçok açıdan araştırılmaya değer şey taşıyor. Şaylan şöyle ekliyor: "Sadece Bulduk Usta'nın, yani Muharrem Usta'nın türkü söyleyerek asker kaçaklarını yakalaması bile bir film olsa, neler çıkar neler."
Peki hayatı? Hayatı yoksulluk içinde geçiyor. Ertaş için "evin horantasında sekiz kişiye ekmek parası kazanmak için çabalayan adam" tarifi yapılıyor. 71 yıl yoksul ve sessiz yaşadı. 1984'te Kırşehir'de bir gecekonduda, yine yoksul öldü.
Oğlu Neşet Ertaş babasını şöyle anlatıyor: "Babamla beş yaşımdan beri gece gündüz sanat arkadaşlığına başladım. Babamın duygularını kendimde hissediyorum. Çaldıklarımın duygularının yüzde 90'ı babamdan aldıklarımdır. O kaynak kişidir. Kaynak kişiler köz gibidir, deşildikçe narı çıkar. Ben en meşhur olduğum yıllarda bile yanında bağlama alıp söz söylemezdim. Hele yanında bozlak okuyamazdım. O eski türküleri havalandırırdı."
Şaylan, hak ettiği değeri görmeyen Ertaş için Bayram Bilge Tokel'in anlattığı bir hikâyeyi aktarıyor. Tokel, Ertaş'ın kalan müziğinden çıkan albümün içine bir de metin hazırlamış:
"Epey zengin, derli toplu bir inceleme. 1993'te Bayram Bilge Tokel Türkmenistan'a gidiyor. Orada bir müzik dergisinde Muharrem Ertaş hakkında bir yazıya rastlıyor. Üstelik bir Türkmenistanlı ressamın çizimleriyle bir Muharrem Ertaş görüyor. Bunu, kendi memleketinde verilen değerle kıyaslayınca insan üzülüyor."
Ertaş'ın Kırşehir'de yaşadığı yerin adı Bağbaşı Mahallesi. Şaylan, Tokel'den aldığı notlarla anlatıyor:
"Bu mahalle sadece Muharrem'in değil, bir sürü âşığın yol konağı oluyor. Birçok âşık burada yetişiyor. Bağbaşı Mahallesi'nin adı 'ustalar mahallesi' olarak geçiyor. Usta sanatçılar buradan geçiyor. Mahalledeki kahvenin adı 'Ustalar Kahvehanesi', bugün hâlâ."
Abdallık geleneğinin en önemli isimlerinden biri hakkında yazılıp çizilenlerle yapılabilecekleri karşılaştırınca insan elbette bir iç çekiyor. Şaylan bir örnek veriyor:
"Fuad Köprülü'nün hazırladığı İslam Ansiklopedisi'ndeki 'abdal' maddesi bile tek başına bir kitap hacminde. Ama Muharrem Ertaş için yapılan çalışmalar sayfalarla sınırlı. Oysa Ertaş, bu geleneği bugüne taşıyan en kritik zincirin adı."
Abdallar, teberler... Bir bütün olarak bir kültür haritası çiziyor. Sazla sözle uğraşan Türkmenlere abdal denmiş. Geçinmek için yaptıkları işe göre başka isimler aldıklarına da rastlıyoruz. Kimi zaman sepetçi kimi zaman elekçi demişler.
Feryat etmek, bozlak kelimesinin köküdür; Muharrem Ertaş o kökte yeşeren bir sanatkâr. Bozlak, Dede Korkut'ta ve Divanü Lügati't-Türk'te de yer alıyor. Şaylan ekliyor:
"Kırgız türkülerinde geçiyor: 'Yavrusunu kaybetmiş deve gibi bozlaya bozlaya kaldım ben' diye. Bunlara da bozlak adı verilir. Ama bizim için mesele, bir türkünün ne için söylendiğini bilmeden nasıl söyleneceğini bilmenin mümkün olmamasıdır. Bayram Bilge Tokel böyle tarif ediyor ve pek yerinde. Neden söylendiğini bilmediğiniz eseri nasıl söyleyeceğinizi bilmek eksiktir. Muharrem Ertaş, bozlak okumak için yaratılmış bir ses adeta. Çarpma, titreme ve trilleri kendine has. Ama işte serde yiğitlik var. Boyun emiyor Muharrem Ertaş, bunu yaparken yiğitçe yapıyor."
Muharrem Ertaş, Kırşehir'de yoksulluk içinde hayata veda ederken geride engin bir hazine bıraktı: yeniden üretilmeyi, üzerine çalışılmayı bekleyen birçok eser ve koca bir gelenek.
Yusuf Şaylan'la sohbetimizi bitirirken yanımızda bozlak yükseliyor:
"Kılıç kabzesinden kardaş, kınalı parmak,
Silahına güvenenler ne oldu, ne oldu…
Kırılır hepimiz de kardaş, yurdumuz vermeyik."
soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.