Sayfa yolu
İnsanların Türküleri | Hacı Taşan'ın ayağını bastığı yerden
Keskin, Karışık Mevkii Kilisesi (Karıştıran Kilisesi-Aziz Yorgi Kilisesi) Fotoğraf: Özkan Öztaş
Yayın Tarihi: 24.05.2026 , 20:12
Mevzu bahis türküler olunca bazen çok bilinen ve çok söylenen türkülerin perdesi arkasında, mütevazı bir hayatla ve sessizliğiyle bilinen isimler yer alır. Hacı Taşan da onlardan biri.
Çok iyi bilenler ve sesiyle haftayı dolduranlar bir yana, az bilinirliğiyle aslında pek çok kıymetli türküyü ilk kez plaklara dolduran, ilk kez kulaklara fısıldayan, Anadolu Abdal geleneğinin önemli isimlerindendir Hacı Taşan.
Bu hafta İnsanların Türküleri'nde Hacı Taşan'ın iki hemşehrisi konuk oluyor söyleşimize. Biri müdavimi olduğumuz Yusuf Şaylan. Ankara Elmadağ'ını aşınca Kırıkkale yolundaki Hisar, yerel ağızdaki adıyla Asar köyünden. Diğer konuğumuz da Prof. Dr. Gökhan Atılgan. Doğrudan Hacı Taşan'ın toprağından, Kırıkkale Keskinli.
soL okurları için bu hafta Keskin'e gidiyoruz. Burası bir yandan Kırşehir yolundan Abdallarla, diğer yandan Kayseri güzergahında aşıklarla sırtını yasladığı Ankara'daki Milli Mücadele'yle yanı başında uzanan Orta Anadolu coğrafyası. Bozkır ve toprağının insan yüzüne renk verdiği, küçük ama tarihe yine ilginç detaylar kazandırmış memleketler listesinde bir heybe.
Yol boyu Hacı Taşan'dan, Neşet Ertaş'tan dinlediğimiz türkülerle Keskin'e varıyoruz. Önce okurlarımıza Hacı Taşan'ın ayaklarını bastığı bu toprağı biraz anlatmakla başlayalım.
Aşığın sevdasına kibritini yandığı mekan
Keskin esasında evveliyatı Kırıkkale'den de eskiye giden bir ilçe. Örneği çoktur aslında. Öyle ya, Tarsus'un Mersin'den, Şebinkarahisar'ın Giresun'dan geçmiş zamanlarda daha merkezi olması gibi.
"Burasını ilginç yapan birkaç detay var" diyor Yusuf Şaylan ilçe tarihinden bahsederken. O da eski ağır ceza mahkemesi. Şaylan şöyle diyor:
Bu adliye binası aslında ağır ceza mahkemesi. Bölgede o zamanlarda yok tabii çok fazla Kırşehir'den, Kırıkkale'den, Kayseri köylerinden, civarlardan insanlar buralara gelir, buralarda yargılanır, buralarda cezasını alırmış. Hal böyle olunca da türküler buraya yakılır, buralarda seslenirmiş. Hatta benim dedem falan da burada yargılandı. Bir zamanlar Elmadağ cezaevinde yattı. Genelde muhitin insanları burada yargılanır, Elmadağ'da da yatardı. İşte burası o yüzden bu insanların acılarının, dertlerinin kesişim noktası. Bir nice aşığın buralarda yer alması tesadüf olmamış. Bir de eski zamanlar acayip. Tavuğun bahçeme girdi diye milletin adam vurduğu zamanlarmış. Şimdi düşününce tuhaf geliyor ama gerçeklik biraz bu."
Şaylan'ın aldığı yerden Gökhan Atılgan devam ediyor:
Burada gördüğün bu boşluk, bu düzlük arazi, hemen önünde bugün Keskin Belediyesi'nin olduğu meydan aslında bir yanıyla da idam meydanı. Burada ağır cezada yargılananlar burada idam ediliyormuş insanların gözü önünde. Bir de tabii bu adliye binasının da ayrı bir tarihi var. Burası Ermenilerin konağıydı. Keskin tarihinde Ermeniler ve Rumlar var. 1915'in acı hikayelerini dinledik çocukluğumuzda burada. Hemen aşağıda bedesten, Çarşıbaşı Camii ve devamında Karıştıran mevkiine doğru Ermeni yapıları, Rum evleri göze çarpıyor. İşte bu konağa yıllar sonra el konulmuş, adliye binası yapılmış. Ayrıca burada vaktiyle 17 ayrı han olduğu söyleniyor. Düşünsene atını bağlayan tüccar, yoldan geçen giden yolcular olunca buranın çok yoğun bir yer olduğu anlaşılıyor."
Mübadele, tehcir ve yargılamaların olduğu bu anıların ve acılar ilçedeki tüm eski binaların duvarlarına bir hafıza olarak nakşedilmiş durumda. Bir yanda Karamanlıca konuşan Hristiyan Türkler, diğer yanda Rumlar ve Ermeniler. Ve tüm bu kültürlerin ortasında düğünlerde, eğlencelerde, sofralarda ve buluşmalarda ellerinde kemanları ve bağlamalarıyla Abdallar.
Toprak renkli benizleriyle türküleri hafızalara nakşettiler. Yusuf Şaylani Edip Cansever'i hatırlıyor. Şairin de dediği gibi, insan yaşadığı yere benzer, o yerin suyuna, o yerin toprağına, suyunda yüzen balığa, toprağını iten çiçeğe...
İlçedeki tarihi eski kibrithane de burada ayrı bir öneme sahip. Kibrithanenin tarihi oldukça köklü. İşte bu kibrithane aynı zamanda Milli Mücadele döneminde fişek ve barut üretilen bir yere evrilecek, aşıklar da sevdasının kibritini mecazi olarak buradan yakacaktı.

'Son kadehte yaptın bana bir oyun'
Sohbetimize Keskin'in merkezinde bir kahvehanede çaylarımıza eşlik eden simitle devam ediyoruz. Adliyenin az ilerisinden bugün pide ve kebap dükkanı olarak faaliyet gösteren mekana uğruyoruz.
"Evet, işte burası Yirik Yaşar'ın mekanı" diyor Gökhan Atılgan gülümseyerek.
Yüzü toprak rengi, Abdal olduğunu tahmin ettiğimiz bir usta, fırının ve ateşin başında gelen müşterileri karşılıyor. Buranın pidesi meşhur diyorlar. Öyle ya, pide ve köfte aslında kültürlerin başkalaşma örnekleri. Karadeniz'inden Ege'sine, Orta Anadolu'da Sivas'ından Konya'sına kadar her bir örnekte çeşitlenir. Çünkü her çeşidin kendi içinde farklı örnekleri ve tarihi serüvenleri vardır. Yemekler de müzikler gibi kültürlere göre şekillenir ve kültür çalışmalarının kritik envanterlerini oluştururlar. Belki de bu nedenle müzik denilince sofra, sofra denilince müzikler eksik olmaz. Bazen adı oturak alemleri olur bazen de meyhane buluşmaları.
İşte Yirik Yaşar'ın yıllar yıllar önce işlettiği, Hacı Taşanların, aşıkların, Abdalların, harcırahı cebinde sivil polislerin, ilçenin önde gelenlerinin ve kaymakamlık görevlilerinin, bazen savcıların, bazen çiftçilerin gelip kadehlerini parlattığı mekanmış Yirik Yaşar'ın meyhanesi. Meyhaneci Yaşar'ın en yakın dostu da haliyle o sofraların aranan sesi Hacı Taşan.
"Şimdi anlatsam yazabilir misin bunu" diyerek gülümsüyor Yusuf Şaylan.
"Küfürlü kısımlarını çıkararak yazarım" diyorum Şaylan'a gülümseyerek.
"Olmaz ki ama bu hikayede küfür olunca yerinde oluyor. Can Yücel'in dediği gibi hikayelerden biri de bu işte" diyerek itiraz ediyor Şaylan.
Ama biz soL'da işleyeceğimiz haliyle hikayeyi ve Hacı Taşan ile Yirik Yaşar'ın dostluğunu şöyle anlatalım Yusuf Şaylan'ın aktarımından, onun sözleriyle:
Hacı Taşan bizim köylere düğünlere gelirdi ben çocukken. Ama köylerde düğün olmayınca insanlar giderdi Keskin'e onu dinlemeye. İşte onun dinlendiği yer de Yirik Yaşar'ın meyhanesiydi. Yirik Yaşar ile Hacı Taşan'ın dostluğu çok eskilerde. Uzun yıllar birlikte sofra kurmuşlar, birlikte sohbet etmişler. E malum o çaldıkça insanlar rakı içmiş, şarap içmiş. Yirik Yaşar evine ekmek götürmüş. Yirik Yaşar sofra kurdukça Hacı Taşan türküler söylemiş. Parası olan eşraf da o türkülerin plaklarını satın almış. İşte yine böyle bir meyhane akşamı millet dağılırken, kunduralarının üzerine basa basa, Yirik Yaşar Hacı Taşan'a takılmış durmuş. Küfürler kıyamet gibi. Sonra Yirik Yaşar Hacı Taşan'a, 'Lan Hacı, sen ölünce seni kim hatırlayacak? Nasıl olacak o iş' demiş. Hacı da bozmuş ağzını, 'Oğlum ben ölürsem Allı Turnam yüz yıl söylenir, sen ölünce esas kim hatırlayacak seni' deyince bozulmuş Yirik Yaşar. Ama altta kalmamış. 'Öyle ya. Sen ölünce arkana bir iğne bağlarız, plağı döndürüp döndürüp dinleriz Allı Turnam'ı yüz yıl' demiş. Gülmüş gülüşmüşler. Vardır ya böyle tatlı sert dostluklar. Hep atışırlar ama hiç bozuşmazlar. Yirik Yaşar'ın yeri Hacı Taşan'ın türkülerinde epey vardır. Birçok eser işte bu mekanda derlendi."
Küfürlü kısımlarını çıkarınca hikaye bu kadar oluyor. Ama bıraktığı yerden Gökhan Atılgan devam ediyor:
Yaşar'ın dudağı yarıkmış. Hani doğumlarda vardır ya öyle bir hastalık. Yarık dudaklar. Sonrasında ameliyat edilir falan. Tabii o zamanlarda böyle imkanlar yok. Yirik aslında yarık dudak için söyleniyor. Yarık dudaklı Yaşar olmuş zamanla Yirik Yaşar. Bak şu kebap tezgahının hemen üzerinde asma bir ara kat varmış. Bu ara katta buranın önde gelenleri otururmuş. Eşrafın önemli kısımları. Kaymakamı, zengini vesaire yukarıda, yoksulu, çiftçisi, ırgatı aşağıda. Tam bir sınıfsal ayrım aslında. İşte bu mekan orası."
'Eğer bizi sual eden olursa'
Bozkırın ortasında, Keskin'in tozlu yollarında yankılanan bir ses, sadece bir insanın değil, bütün bir coğrafyanın kaderini, yoksulluğunu ve kederini anlatır. 1930 yılında Keskin'de dünyaya gelen Hacı Taşan, Abdal geleneğinin o ağır ve vakur mirasını omuzladığında henüz onlu yaşlarındaydı.
Yusuf Şaylan giriyor söze:
Babası Abdullah davulcu ve Muharrem Ertaş ile bir akrabalık ilişkileri var, hatta köylüler. Hacı Taşan ile Muharrem Ertaş arasında bir akrabalık ilişkisi de rivayet edilir. On iki yaşına kadar köyden çıkmamış Hacı Taşan. Okumayı yazmayı kendi öğrenmiş. Yerlere duvarlara yazı yazarak öğrenmiş. Küçük yaşlarda düğünlerde babası çalarken o da müziğe doymuş. O yıllarda Muharrem Ertaş da Keskin'in Seyifli köyündeymiş. Götürüp ona teslim etmiş, 'Emaneti senindir' demiş. Yani eti senin kemiği benim der gibi."
Babası Abdullah'tan aldığı ilk feyiz, onu kısa sürede yörenin en büyük ustalarından biri olan Muharrem Ertaş ile yan yana getirdi. Muharrem usta, bu yetenekli gence sadece bağlama çalmayı değil, bozkırın ruhunu, bozlağın o ciğer yakan feryadını öğretti. Hacı Taşan, ustasının dizinin dibinde pişerken, düğün odalarında ve köy meydanlarında kendi sesini, o tok ve içli rengini bulur.
Onun sanatı, içine doğduğu toplumsal yapının sınırlarını aşıp dalga dalga tüm Anadolu'ya yayılacak bir güce sahipti. Bu gücü fark eden isim, derleme çalışmaları sırasında yolu yöreye düşen folklor araştırmacısı Muzaffer Sarısözen oldu. Sarısözen'in davetiyle Ankara Radyosu'na adım atan Hacı Taşan, yerel bir usta olmaktan çıkıp, tüm ülkenin tanıdığı, tarlalarda çalışan işçilerin, gurbete gidenlerin ve memleket hasreti çekenlerin yoldaşı olan bir sanatçıya dönüştü. Özellikle ellili ve altmışlı yıllarda doldurduğu taş plaklar ve ardından gelen kırk beşlikler, onun sanatını ölümsüzleştirdi. Sahibinin Sesi, Odeon ve Grafson gibi dönemin önemli plak şirketlerinden çıkan kayıtları sayesinde Allı Turnam, Bugün Ayın Işığı, Döndün mü Yalelli ve Aşağıdan Kalktı Bir Akça Ceylan gibi eserler birer halk müziği klasiği haline geldi.
Şaylan bu noktada Muzaffer Sarısözen'in etkisini şöyle anlatıyor:
"Muzaffer Sarısözen Keskin'e geliyor Hacı emmimle tanışıyor. Muharrem'den ve Çekiç Ali'den önce TRT'ye ilk çıkan kişi Hacı Taşan olmuş. Muzaffer Sarısözen çok etkileniyor ve benzeri isimler tekrar ediyor. Hacı Taşan bu bağlamda Abdal geleneğinin TRT ve plaklara aktarılmasında kapıyı açan ilk kişidir."
Bununla birlikte Yusuf Şaylan'ın Fatih Tekel'in hazırladığı tezden aktardığına göre, Ankara'da Yedik Taze Meyvayı türküsünü dinleyen Nâzım Hikmet'in bu eserden çok etkilendiği ve buradan yola çıkarak Kore Türküsü şiirini yazdığı rivayet ediliyor. Ayrıca Mehmet Önal'ın Ömrümün Özeti Bir Gün adlı kitabında kahramanın adı Mahmut olsa da, aslında Hacı Taşan'ı anlattığı da konuşulanlar arasında. Bayram Bilge Tokel'den de bir alıntı yapıyor Yusuf Şaylan ve ekliyor, 'türkü Yozgat'ta doğar, Kırşehir'de oyun havası olur, Keskin'de elenir' derler. Bu üç bölge aynı zamanda birbirleriyle etkileşim halinde, türkülerin birbirini etkilediği yerlerdir, diyor.
Bugün Hacı Taşan üzerine yazılan akademik tezler, makaleler ve üniversitelerin derleme araştırmaları, onun sadece bir icracı olmadığını, aynı zamanda muazzam bir kültür taşıyıcısı olduğunu ortaya koyuyor. Etnomüzikoloji alanında yapılan çalışmalar ve halkbilim tezleri, Taşan'ın Keskin yöresi müzik kültürünü nasıl kayıt altına aldığını, Abdal geleneğinin sözlü aktarımını plaklar ve radyo aracılığıyla nasıl kalıcı bir arşive dönüştürdüğünü vurgular. Araştırmacılar, onun sazındaki tavrın, sesindeki gırtlak nağmelerinin Orta Anadolu bozlak kültürünün en karakteristik ve kurumsal örneklerinden biri olduğunun altını çizer. O, sıradan bir türkücü değil, yöresinin sosyal tarihini, acılarını ve toplumsal hafızasını türkülerine işleyen, bunu yaparken de o dönemin kayıt teknolojilerini Abdal geleneğiyle sentezleyen bir halk aydınıdır.
"Ölümü de ilginç bir hikaye" diyerek son gününü anlatıyor Yusuf Şaylan:
Bir akşam Yirik Yaşar'ın orada yemişler içmişler, akşamüzeri fenalaşmışlar. 11 Mart 1983'te kalp krizi geçirmiş, kurtaramamışlar."
Seksen üç yılında aramızdan ayrıldığında, geride sadece plaklar dolusu türkü değil, koca bir coğrafyanın hüzünlü ve mağrur hikayesini bıraktı. Taşan'ın hayatı, sözlü kültürün moderniteyle, yerel olanın ulusal radyoyla ve emeğin türküyle buluştuğu o ince çizgide durur.
Bitirirken Hacı Taşan türkülerini mırıldanıyoruz. Hangi türküyü daha çok seviyorsunuz diye sorunca Yusuf Şaylan gülümsüyor.
"Hepsi evladım gibi birini desem diğeri öksüz kalır" diyor.
Gökhan Atılgan da gülümsüyor. "Hepsi çok güzel. Allı Turnam bence. Yok yok bence Değirmene Taş Koydum, vazgeçtim" diyor.
Türküyü mırıldanırken, "taze gelin arabadan inmiyor" diye tekrar ediyorum duyduğum haliyle.
Gökhan Atılgan hocalığını konuşturuyor, "Bak sen de yanlış söylüyorsun. Arabadan değil orijinalinde Arap attan inmiyor" diyor.
Gülümseyerek yola çıkıyoruz Ankara'ya dönmek üzere. Havada yağmur. Dönüşte de Hasan Dede yoluna uğruyoruz. Burada Kul Hasan'ın mezarını ziyaret ediyoruz. Keskin'in az ilerisinde, Ankara'ya doğru.
Kul Hasan'dan Hacı Taşan'a, Muharrem Ertaş'tan Neşet Ertaş'a, Çekiç Ali'den nicesine koca coğrafyanın türkülerinin mihengiyle vedalaşıyoruz.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.