Sayfa yolu
İnsanların Türküleri | 'Dağlar bizimdir'
Fotoğraf: Ara Güler, Ağrı Dağı
Yayın Tarihi: 17.05.2026 , 11:36
Türkülerimiz, coğrafyanın ve insanın en saf halinin yankılandığı uçsuz bucaksız bir hafıza alanı.
Bu hafızanın en heybetli sakinleri ise şüphesiz dağlar. Yusuf Şaylan ile bir araya geldiğimizde, laf dönüp dolaşıp o yüce doruklara geliyor. "Türkülerde sevgi ve aşktan sonra en çok işlenen imge dağlar imiş," diyerek söze başlıyor Yusuf Şaylan. Hemen ikinci sıraya yerleşen bu imgenin aslında ne kadar yüklü bir anlama sahip olduğunu onun kelimelerinden dinliyoruz. Şuradan anlatayım diyor ve ekliyor, "Türküler Türk kültürünün aktarılmasını sağlar. Geçmişle gelecek arasında kültürel bir köprü kurar. Bu bağlayıcı özelliği kültürel devamlılık sağlar. En eski inanç ve gelenekler kültürde yaşar, dağ kültü de bunlardan biridir."
Şaylan, dağları anlatırken gözleri uzaklara dalıyor. Dağların türkülerdeki, hayatımızdaki izlerine bakıyoruz. Notlarını eline alıp incelerken biraz Resul Hamzatov'a biraz da Dadaloğluna yaslıyor sırtını. Malum, sırtını dağlara yaslayan şairlerin, aşıkların öyküleri en iyi sığınak oluyor.
Şaylan şunları aktarıyor:
Dağlar cansız kaya parçaları olmanın çok ötesinde bir yere sahip. Öncelikle dağlar canlı varsayılıyor ve onlara derin bir kutsiyet atfediliyor. Bunların din veya coğrafya fark etmeksizin yeryüzünün her yerinde böyle olduğunu görüyoruz türkülerde. İşin diğer tarafı ne biliyor musun? İnsanlığın tamamında bu imgeler yer alıyor. İskandinav soğuklarında da böyle olmuş, Afrika çöllerinde de. Yani dağlar dağlardan uzaktaki insanların da imgesi olagelmiş hep."
Gözlüklerini burnunun ucuna yerleştiriyor biraz daha sıkıca. Dağlarda türküleri ve türkülerin dağlarını derinleştirmeye başlıyoruz.
Feleğin bir kuşu var
Bugün Konya sınırları içerisinde yer alan Çatalhöyük Antik Kenti Anadolu'daki kent birimindeki ölçeklerden ilki olarak kabul ediliyor.
Çatalhöyük'teki kazılarda ortaya çıkan duvar resimlerinden biri dikkat çeker. Kimi uzmanlar bir kaplan derisinin resmedildiğini yorumlasa da en yaygın görüşlerden biri burasının bir kent haritasına denk düştüğü ve uzakta görünen heybetli görüntünün de Hasan Dağı olduğu düşünülür. Hasan Dağı'nın tepesindeki çizimler ise bize bu dağın volkanik hareket halinde resmedildiğini düşündürür.
Sohbetimiz derinleştikçe konu araştırmalara ve akademik çalışmalara uzanıyor. Yusuf Şaylan, Hasan Kızıldağ'ın makalesinden aktararak dağların halk belleğindeki yerini özetliyor, "Onlar dertleşilen, ayıran, engelleyen, kavuşturan ve sığınılan mekanlardır. Canlı varsayılırlar. Gurbetin yegane sembolüdürler."
Bu noktada duraksıyor ve o evrensel bağı kuran bir soru yöneltiyor, "Sence Türklerde ve Kürtlerde de böyle değil mi? Dağları olan yerlerin insanları birbirlerine benziyorlar." Çatalhöyük ve Hasan Dağı arasındaki o binlerce yıllık sessiz bakışmayı anımsatıyor. Dağdan bakmak ile dağa bakmak arasındaki ince çizgiyi çiziyor ve "Dağların içindeyken o heybetin parçasısın" diyor.
Çünkü türküler de buna göre şekilleniyor. Dikkatlice dinlediğinizde bazı türkülerin dağlara bazılarının ise dağlardan seslenen türküler olduğunu fark ediyoruz.
Şaylan, konuya dair hazırlanan makalelerden aktararak devam ediyor:
Edebiyat dergilerindeki ve dijital platformlardaki metinleri okuduğumda hep şu hakikatle karşılaşırım. Oralarda denir ki; 'Dağ imgesi halk edebiyatında sadece fiziki bir yükselti değil, insanın yalnızlığının, çaresizliğinin ve aynı zamanda isyanının da mekansal karşılığıdır. O hem aşılmaz bir engel hem de zulme karşı duran eşkıyanın, yiğidin yurdudur. Türkülerimizdeki bu imge, toplumsal hafızamızın en korunaklı arşivini oluşturur.' İşte bu yüzden dağların o ulu duruşu her dizesinde bize bizi anlatır."
Yüce dağ başında yanar bir ışık
Dağların kültürel bellekte algılanış biçimlerine bakıldığında, kavuşamayanların, dertlilerin ve korunmak isteyenlerin sığındığı bir sığınak imgesi öne çıkıyor. Dağların heybetli ve geçit vermez yapıları, onları gurbete gidenler ile yârinden ayrı düşenler için aşılmaz bir engel imgesine dönüştürüyor doğal olarak.
Engel olmalarının yanı sıra dağlar, sevenleri kavuşturan ve onlara aracı olan bir köprü olarak da türkülerde yer bulur. İnsanların dertlerini paylaştığı, sırlarını açtığı bir dert ve gam ortağı imgesi dağlar için sıklıkla kullanıldığını görürüz. Ayrıca geçmişten gelen inançların bir yansıması olarak dağlar, bolluk, bereket, ilaç, derman ve şifa kaynağı olarak da anılmaktadır.
Dağların heybeti kadar özgürlükle olan bağı da bir o kadar güçlü.
Dağların sınır tanımaz yüceliğinden bahsederken Yusuf Şaylan şunları söylüyor:
'Dünyanın damı derler mesela Himalayalar için. Bu örnekler coğrafyamızın ötesine geçiyor. Resul Hamzatov Benim Dağıstanım kitabında 'Dağlar bir zamanlar devlermiş' diye anlatıyor. Kendisi de dağların şairi olarak biliniyor. Ve yaşadığı yerden bakınca hayatı üçe ayırıyor. Dağıstan'ı da... Dağlar, denizler ve geriye kalan şeyler. Belki de bu yüzden binlerce derlenmiş türküde aşk temasından sonra en çok yer alan şey dağlar oluyor."
İçinde dağ geçen kötü türkü yoktur
Kötü insanların türküleri yoktur diye bir deyiş vardır. Buradan yola çıkarak belki de içinde dağlar geçen türkülerin kötüsü yoktur diyebiliriz.
Bu örneği konuşurken Yusuf Şaylan gülümsüyor. "Neden ki? Kötü türkü mü var?" diye soruyor muzipçe. Haklı bir yandan. Belki de türkülerin en güzelleri dağ türküleridir demek daha iyi olacaktır bu nedenle.
Türkülerde dağlara atfedilen insani sıfatlar, onların zaman içinde insanlaştırılmış birer varlık gibi algılandığını gösteriyor. Bu kapsamda dağlar şöhretli ve gururlu varlıklar olarak betimleniyor.
Çoğu zaman yareli, yaralı ve sevdalı sıfatlarıyla anılan dağlar, aynı zamanda yoldaş, sırdaş ve kardeş imgeleriyle dertlilere yarenlik etmektedir. Gamlı ve dertli olarak tasvir edilen dağlar, yaşananlara şahit olan, bazen sarhoş gibi davranan, bazen de zalim ve imansız olarak sitem edilen varlıklar şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Kışın karlar altındayken aksakallı bir bilge imgesine bürünen dağlar, terk edilmişlikleriyle de kimsesiz, garip ve virane sıfatlarıyla anılmaktadır.
Dağların insani eylemler sergilediği imgeler ise onların doğrudan ruh sahibi canlı varlıklar gibi düşünüldüğünü ortaya koyuyor. Türkülerde dağların kıyafet giydiği, dertlileri dağladığı, seslenip konuştuğu ve acıyla inleyip ağladığı anlatılmaktadır. İnsanlara dert veren, onların sinesine vuran, diğer dağlarla baş başa veren ve yıldızlara boyun eğdiren dağ imgeleri de mevcuttur. Çalışmada ayrıca dağların yandığı, eşinden ayrıldığı, zülfünü taradığı, yaratana el uzattığı, surat astığı, ahdettiği, şenlendiği ve söylenenleri anladığı gibi tamamen insani nitelikler taşıyan imgelerle türkülere yansıdığı ifade edilmektedir.
İçinde dağların olduğu binlerce türkü olduğunun rivayet edildiğini söylüyor Şaylan. Her biri bir başka yaraya, bir başka sevince dokunuyor. "Dadaloğlu boşuna dememiş, ferman padişahın dağlar bizimdir diye" diyerek isyanın dağlara yaslanan sırtını gösteriyor.
Bir yanda "Bu dağlar kömürdendir, geçen gün ömürdendir" diyen o içli ezgiyi hatırlıyor, öte yanda "Yüce dağ başında yanar bir ışık" dizesindeki tükenmeyen umut yeşeriyor. Osmaniye ve Gavur Dağı'nın içinde geçtiği o yöresel dağ türkülerinin samimiyetini anımsatıyor bize.
Yusuf Şaylan'a "Peki içinde dağlar geçen türkülerden en çok hangisini seviyorsun? Hangisi daha güzel?" diye sorduğumda ise yüzünde sıcak bir tebessümle, "Çocukların arasında ayrımcılık olmaz, her biri çok güzel bu türkülerin. Diğeri yetim kalmış gibi oluyor birini seçince" cevabını veriyor.
Söyleşimizi bitirirken belki de dağlara ve türkülere dair söylenebilecek son sözü az evvel kabul etmediği cümle ile tekrarlıyor Yusuf Şaylan gülümseyerek:
İçinde dağ geçen kötü türkü yoktur."
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.