Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

İnsanların Türküleri | Ah Ahçik

Anadolu'nun kültürel sınırlarını çizebilmenin imkansızlığını, Ermeni türküleri ve Ahçik imgesi üzerinden Yusuf Şaylan ile konuştuk. Bir mozaikten ziyade ebru sanatına benzeyen bu coğrafyada, Gomidas'tan günümüze uzanan ezgilerin ve halkların iç içe geçmiş öyküsü konu oluyor söyleşimize.

Resim: Martiros Saryan, Ağrı Vadisi

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 10.05.2026 , 09:49 Güncelleme Tarihi: 10.05.2026 , 13:52

Nerede başlıyor kültürümüzün sınırı? Bir tel örgü çeksek mesela çektiğimiz halaya, horona ya da zeybeğe, sınırı nereye koyardık? Kültürel çalışmaların en zor başlıklarından biridir bu soru aynı zamanda. Ya da farklı ifadeyle bu sınırı çizmenin imkansızlığıyla en beyhude sorusudur.

Giresun Karşılaması olarak bilinen oyunların Pire limanındaki işçiler tarafından Yunanistan'da oynanıyor oluşunu, Mardin'deki reyhanilerin Lübnan'da, Suriye'de dabkelere dönüşmesini ya da Ermenistan Gümrü'de, Erivan'da düğünleri süslemesini nereye koyacağız mesela? Düzce'de, Kayseri Pınarbaşı'nda, Tokat, Yozgat ve daha bilcümle Çerkes köylerinde oynanan oyunları keza Sohum'daki kutlamalarda görmek bir sınıra tabi tutulabilir mi?

Mozaik benzetmesinin berhavalığı

Bu tür imgeler olunca insanlar genelde "bak işte memleket mozaik gibi, çeşit çeşit kültür, bir sürü dil" diye başlar söze. Benzetmedeki haklılık bir yana, bir sürü eksikliği barındırır bu tarif.

Zira Anadolu'daki bu kültürel iç içe geçmişlik bir mozaikten ziyade ebru sanatına benzetilir. Zira mozaikte taşlar keskin bir ayrımla birbirlerinden farklılaşır. Bir araya gelerek oluşturdukları ahenge rağmen birbirlerine katı suretle karışmayan renklerin temsilidir.

Oysa bizim memlekette yaşananlar renklerin iç içe geçtiği, yeşilin maviye, sarının kırmızıya bulaştığı bir sanatı daha çok yansıtır.

İşte bu ahengin temsillerinden biridir memleketteki Ermeni kültürü ve türküleri.

Yusuf Şaylan ile bu hafta Ahçik imgesi üzerinden Ermeni türkülerini ve bu toplumda yaşanan etkileşimin yarattığı sonuçları konuşacağız. Tahran Caddesi'ndeyiz. Ankara'da Kuğulu Park'a yakın cadde, İran elçiliğinin de üzerinde olduğu sokak, adını buradan alıyor. Kahvelerimizi söylüyoruz. Şaylan klasik Türk kahvesi, ben de az kavrulmuş Kıbrıs kahvesi rica ediyorum. İkisi de sade ve büyük boy. Sohbetimiz uzun biraz. Kahvelerdeki çeşitlilik bile türkülerin tek başına konusu.

Ama biz bize en yakın, bize en uzak kültürü, Ermeni türkülerini konuşacağız.

Yusuf Şaylan

'Hangi dinden isen ona tapayım'

Şaylan gözlüklerini çıkarıp uzaklara dalıyor önce. Elinde Dr. Pars Tuğlacı'nın Ermeni Edebiyatından Seçkiler kitabı var, düşünüyor uzun uzun.

"Çok uzun hikaye ama biz kısaca anlatalım. Bu kitapta da anlatıyor. Celal Nuri İleri'den bir not ile aktarıyor Pars Tuğlacı. Celal Nuri'nin 1911'de Fransızca kaleme aldığı Kabus adlı eseri Ermeniceye çevriliyor bir zamanlar. Celal Nuri İleri bizim Rasih Nuri İleri'nin amcası. Celal Nuri burada Ermenilerden bahsederken yabancı seyyahların Anadolu'daki Ermenilerden bahsederken not defterlerine Türk Hıristiyanlar olarak kaydettiğinden örnek veriyor.

Yani aslında bu iç içe geçmişlik bu örnekte pek güzel tarif ediliyor. Ermenilere Hıristiyan Türkler ya da Hıristiyan Kürtler denebilecek kadar benziyoruz birbirimize. Tersi de doğrudur bence. Ermeni kültürüne eğer çok yakından bakacak olursanız bizler de Müslüman Ermenilere benzeriz."

Okurla dedikodu yapmak usulden değildir aslında ama yine de aramızda kalsın diye başlayacağımız konu, Şaylan'ın pek bir duygusal olduğu ve her bir örnekte çabucak gözlerinin dolmasıdır. Tanıyanlar bilir, mendili elinde gezen devrimcilerdendir. Hüzünlenince gözünün yaşını siler, mutluluksa konu halayına mendil yapar.

Söz biraz burada. Elindeki mendili bazen gözlerine yakınlaştırıyor, bazen de sohbetin en neşeli yerindeki bir hikayenin kahramanının eline tutuşturuyor sallasın diye.

Devam ediyor nemli sözleriyle bir yandan gülümsüyor:

"Burada okurlara bir şey demek isterim. Geçenlerde Bekâm Örün tarafından kaleme alınan, Sibel Ahıska'nın Falco'nun Kanatları romanı yazısını okumadılarsa okumalarını tavsiye ederim. E bu güzel makaleyi okuduktan sonra kitabı da bir zahmet okumaları gerekir ki okumayanların bir şeyler kaçırdığını düşündüğüm metinlerden biridir. Sibel de çok acayip değil mi? Yani ilk romanı, ilk eseri ama baya derin ve profesyonel bir çalışma, o da acayip"

Bekâm'dan ödünç alalım sohbetimize.

"Bekâm Örün, Rum mübadelesini, Ermeni tehcirini yazmak zor. Daha doğrusu, hakkıyla yazmak zor. Bir imparatorluğun parça parça olduğu, imparatorluğu oluşturan halkların ulus devletler olarak bağımsızlıklarını ilan ettikleri, toprakların bir kısmının emperyalist işgale uğradığı, emperyalist güçlerin imparatorluk halklarını birbirine kırdırdığı, halkların kitlesel olarak zor yoluyla sürekli yer değiştirdiği, tarihin böylesine kırıldığı bir momenti yazabilmeniz için öncelikle tarihsel bir bakışa sahip olmanız, tüm bu tarihsellik içerisindeki aktörleri tüm çelişkileriyle yerli yerine oturtabilmeniz gerekiyor. Görünüş ile öz arasındaki diyalektiği anlamak, tüm o karmaşaya bakıp çekilen fotoğrafı gereksiz ayrıntılarından arındırıp, ayıklayıp, özü yakalamak gerekiyor. Sınıfsal olanı çekip çıkarmak gerekiyor"

İşte türkülerde de aynı şey var. Zaten Bekâm da Rum türküleri ile mukayese ediyor. Mantık aynı yere çıkıyor, aynı şeye ihtiyaç kılıyor.

Burada türkülerden birinde, "Dostun bahçesine bir hoyrat girmiş" türküsünde artık söylenmeyen ve kayıtlara girmeyen bir bölümden bahsediyor Yusuf Şaylan.

"Hangi dinde isen ona tapayım, yarın mahşer günü bile kopayım, eğil bir yol ak gerdandan öpeyim, beri dur hey benli dilber beri dur. Mesela bu bölüm türkülerde yer almıyor. Dostun bahçesine bir hoyrat girmiş türküsünün en kritik dizesidir. Ama söyleyeni yoktur artık. Öksüz kalmıştır bu dize.

Ermenilerin söylediği ya da bahsinin geçtiği türkülerde bam teli sevdadır. Sevda böyle bir şey, ne dini var ne imanı sevdanın, hangi dinde isen ona tapayım diyor aşık. İşte böyle türküleri görünce akla Ahmed Arif geliyor. 'Havva anan dünkü çocuk sayılır, Anadoluyum ben' diyor ya, durum birazcık öyle."

'Vardım kiliseye taptım haçına'

Bu türkülerde genelde erkek Müslüman, kadın Hıristiyan oluyor. Bu bile tek başına aslında yaşanan sorunların kendisine dair bir sürü şey söylüyor diyor Yusuf Şaylan:

"Mesela bu türkülerden daha önce Nevzat Karakış'ın konuk olduğu göç türkülerinde de bahsetmiştik, daima bir tahrif edilmiş, değiştirilmiş örnekleri var. 'Vardım kiliseye taptım haçına', türküde 'Vardım kiliseye baktım haçına' diye kayda alınmış. Oysa Harput, Antep, Sason, Kars, Van buralardan nice Ermeni türküleri vardı ve bir kısmı değiştirilerek hayatımıza dahil edildi. Ama olmuyor işte, aslına bakınca kaçırdığımız detayları fark ediyoruz. Bu kiliseyi bozup cami yapmaya benziyor. Yani bakan ne kilise görüyor ne de cami. Türkülerde de benzer durum var."

Şaylan ekliyor:

"Bir de Mehmet Bozkurt'a bakmakta fayda var böylesi zamanlarda. Bozkurt'un tarih sohbetleri olarak derlenen kitabında bu konular biraz detaylı incelenir. Sınıfsal teraziyle buraya bakan ürünler az malum. Ama türkülerde baktığımızda birçok örneğe denk geliriz. Bunlar sadece konuları ile değil biçimleriyle de birbirlerinden ayrılır."

'Ya sen İslam ol Ahçik ya da ben olam Ermeni'

Ahçik bu imgelerden en çok öne çıkan örneklerinden biri. Ahçik Ermenice kız çocuk manasına geliyor. Türkülerde geçen dilberlerden, leylalardan, sevdalardan biridir Ahçik.

Hele makamınızı Elazığ Harput yöresine koyduysanız, berisinde Antep, yukarıda Erzincan, adım adım gittikçe çeşitlenir bunlar.

Şaylan devam ediyor:

"Şimdi bizde Ermenilere söylenen türküler var. Ermenilerin okuduğu türküler var. Bir de hem Ermenilerin hem de Türklerin, Kürtlerin okuduğu örnekler var. Yani hepsi iç içe geçmiş durumda. Hangisi Ermeni türküsü, hangisi Kürtçe, hangisi Türkçe fark etmiyor, aynı duygu ve manayı ifade ediyor."

Öyle, mesela "Sarı gelin" Türkçesiyle de Ermenicesiyle de böyledir. "Bingöl türküsü" de öyle. Ya da "Turnam gidersen Mardin'e". Veyahut Kürtçe okunan "Destmal" türküsünün hem Ermenice hem Türkçe hem Kürtçe örnekleri mevcuttur aynı anda aynı melodiyle aynı makam ve ritimle.

Ermenice okunan bir Bingöl türküsü

Susmuş bir Ermeninin haykırdıkları

Söz Ermeni müziğine gelince Gomidas'tan bahsetmemek olmuyor haliyle. Adının geçtiği her yerde "Ah Gomidas" dedirten bu Ermeni müzikolog Kütahya doğumlu.

Sınırların nerede başlayıp nerede bittiğinin önemsiz olduğu örneklerden biri o da.

1915'teki yaşananlardan sonra susmuşlardan biridir.

Hıristiyan kültüründe susmanın ayrı bir manası var. Mağdur ama haklı olanlar susar birçok örnekte. Tarihsel olarak da Meryem Ana'ya referans verilir. Susma, hatta bazı örneklerde susma orucu gibi örneklere rastlanır.

1869'da Kütahya'da dünyaya gelen Gomidas, Paris'te hayata veda ettiğinde takvimler 1935'i gösteriyordu. 66 yaşında hayata veda eden Gomidas Vartabed, Anadolu'daki bir sürü müziği ilk kayda geçenlerden biridir.

Hatta şu an minarelerden seslenen ezanı ilk notaya döken kişi olarak bilinir. Arşive kattığı deryalar kadar büyük mirası hala tam keşfedilememiş bir ayrıntı zenginliği barındırıyor. Kürtçeden Türkçeye, Ermeniceden diğer örneklere kadar bir sürü kayıt aldı.

Gomidas Vartabed tarafından Çukurova dolaylarından derlenen türkülerden birine örnek

Şaylan devam ediyor aktarmaya:

"Nihat Behram'ın Miras adlı bir biyografik eseri var. Okurlarımızın bu bahiste ona bakması da iyi olur. Malum şairimiz Karslıdır. Kars ile Gümrü kuş uçuşu kaç saattir ki? Oradaki ortak imgelere dair, yaşanan sorunlara dair güzel ayrıntılar vardır yine."

Şaylan bir kelimeyi gösteriyor parmak ucuyla...

"Bak buradaki araştırmacılardan biri ödünçleme diyor. Bu kelimeyi çok sevdim. Bu türkülerdeki tüm imgeler, tüm duygular bu topraklarda yaşayan emekçilerin birbirlerine verdiği emanet gibi değil mi? Taşımak da boynumuzun borcu o zaman. Bilmek, öğrenmek, bir dost sofrasında söylemek ya da uzun bir yolda dinlemek. Bir tane, birkaç tane Ermenice türkü ezberlemek fena mı olurdu mesela?

Gözlüğünü masaya bırakıyor ve susuyor Şaylan da. Sohbetimiz bir doygunluğa ulaştı diye anlıyorum. Ufaktan topluyoruz masaya saçılan notlarımızı.

Kalkıp biraz yürüyoruz Tunalı'ya doğru. Şaylan ile parkın köşesinde ayrılıyoruz, elini kaldırıp sallıyor uğurlar olsun diye. Ağızlarımızda bir ıslık. Sözleri yok. Nerede başladı nerede bitiyor bilmeden söylüyoruz.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.