Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Esas tehdit giderek büyüyor: Türkiye’yi gerçekten Patriot, NATO, ABD ve hatta İsrail mi koruyacak?

İran bugün soykırımcı İsrail’in ve kısa süre önce haydutça bir ülkenin devlet başkanını kaçıran ABD’nin saldırısı altında. NATO ve neredeyse tüm Batı ülkeleri de bu ikilinin çizdiği hattın uygulayıcısı, destekleyicisi konumunda. Böylesi bir tabloda bize, ülkemizi olası tehditlerden yine aynı iki gücün sahip olduğu silahların koruyacağı söyleniyor. Gerçekten de burada bir tuhaflık yok mu?

Ali Ufuk Arikan

Yayın Tarihi: 11.03.2026 , 13:05 Güncelleme Tarihi: 15.04.2026 , 12:39

NATO, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya sahnesinde güç projeksiyonu yapabildiği bir platformdur. Çünkü şu anda yürütülen bu operasyon, yani İran’a yönelik bu askeri harekat, NATO müttefiklerinin olumlu şekilde devreye girmesini ve özellikle Avrupa’daki kritik askeri varlıkların kullanılmasını gerektiriyor. Bu nedenle ABD, Avrupa ve Kanada’nın birlikte hareket etmeye devam etmesi, bu Amerikan-İsrail harekatının başarısı açısından da son derece kritik önem taşıyor.

ABD’nin haydutça birçok ülkeyi hedef aldığı, soykırımcı İsrail’in bölgenin tamamında terör estirdiği bir dönemde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin bu açıklıkta bir itirafta bulunması gerçekten ilginç.

Ancak asıl ilginç ve bizi daha yakından ilgilendiren konu, yukarıdaki itirafın merkezinde yer alan NATO ya da ABD’nin varlığının Türkiye’ye güvenlik sağladığı iddiası.

Şimdi gelin önce bu iddianın altının ne kadar boş olduğuna sıcak bir savaş bölgesi üzerinden yakından bakalım, ardından da bu durumun ülkemiz için yarattığı tehditlere odaklanalım.

Körfez’in hali ortada, Suudiler ağlıyor, İsrail panikte

İran kendisine yönelik saldırının ilk gününden itibaren Körfez’de yer alan ve ABD-İsrail saldırılarında aktif olarak kullanılan ABD üslerini hedef aldı.

Bu durum Körfez’de ciddi bir telaşa yol açarken aynı zamanda ABD’ye yönelik büyük bir tepkiye neden olmuş durumda.

Gerçekte bugün başta Suudi Arabistan olmak üzere tüm Körfez ülkeleri istemedikleri, kararını vermedikleri ve katılmadıkları bir savaşa cebren sokulmuş oldu. Ayrıca ABD savunması çok sayıda askeri üssün bulunduğu Körfez ülkeleri yerine İsrail’e odaklanmış durumda. Ve benim değerlendirmeme göre şüphe yok ki Körfez tarafında müttefik ABD’ye karşı bir sitem var. Partner ülke ABD’ye karşı bir serzeniş var. Çünkü İran tarafından Körfez ülkelerine bomba yağarken Körfez’e ihtimam göstermeyen ve sadece İsrail halkını, güvenliğini ve istikrarını gözeten bir ABD var.

Suudi Arabistanlı analist Süleyman el-Akili'nin El-Cezire’ye savaşın başlamasından birkaç gün sonra söylediği bu sözler de bunun sağlaması niteliğinde.

ABD’nin her tür koruma vaadiyle yıllarca kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettirdiği, adeta arka bahçesine dönüştürdüğü Körfez ülkeleri, hedef oldukları ilk saldırılarda fazlasıyla korumasız olduklarını gördüler.

İlk günden bu yana Körfez’de darbe almayan tek bir ülke kalmazken, bu durum ABD’nin "geçilmesi mümkün değil, büyük koruma sağlıyor" dediği savunma sistemlerinin gerçek durumunu ortaya koyuyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin en büyük holdinglerinden biri olan Al Habtoor Group'un kurucusu Halaf Ahmed Al Habtoor'un "Bizi bu tehlikeli tırmanışın içine kim soktuğunu da biliyoruz. Bu savaşın kararını alanlar bölge halklarına ya da müttefiklerine danışmadı. Eğer Trump ve Graham ülkelerini ve Amerikan askerlerini İsrail’in çıkarları için riske atmak istiyorsa bu onların tercihidir. Ama biz aynı şeyi yapmayacağız" tepkisi de bu tablonun eseri.

Ancak sorun sadece Körfez’de yaşanmıyor.

İsrail’de de durum pek parlak değil.

"Demir Kubbe" efsanesinin çökmesiyle birlikte İsrail bu savaşta da büyük zorluklar yaşıyor.

Körfez’deki tartışmaların bir benzeri İsrail’de de yaşanırken, burada eksen biraz daha farklı.

İsrail medyası, ABD’den alınan mühimmatların maliyetinin savaşın uzamasıyla birlikte giderek arttığına işaret ederken, yakında ABD’nin Körfez ülkelerine sağladığı güvenlik duvarı nedeniyle İsrail’in yalnız kalabileceği ve daha fazla hedef olabileceğini işliyor.

Yani tersi bir korku İsrail’de de baş göstermiş durumda.

Sonuç olarak "siyasi" kısmını bütünüyle kenara koyduğunuzda dahi, ABD’nin müttefiklik ilişkisi kurduğu ülkelere askeri olarak "tam bir koruma sağladığı" iddiasının hiçbir karşılığı olmadığı bir kez daha görülmüş durumda.

Egemenliğini ABD’ye devret, belki seni korur…

Böylesi bir tabloda haliyle gündeme işin “siyasi” boyutu giriyor.

Emperyalizm siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak girdiği her coğrafyaya nüfuz ediyor, orayı kendi çıkarları doğrultusunda eğip büküyor ve işbirlikçileri eliyle “alternatifsiz” olduğu düşüncesini yaymaya çalışıyor.

Yayılmaya çalışılan bu alternatifsizlik algısı “Batı medeniyeti”, “özgürlükler” ve “demokrasi” etiketleriyle süslenip tüm dünyaya pazarlanıyor. Tüm dünyada terör estiren ABD ve İsrail bir anda “İran’a özgürlük götüren kahraman” gibi sunulmak isteniyor.

Bunu, ilişki kurduğu ülkelerin tamamını kendisine boyun eğdirerek ve yörüngelerini Amerikancılığa sabitleyerek yapıyor.

Sonra?

Sonrasında ABD’nin çıkarı neyse tüm ülkeler o çıkarın peşinden sürükleniyor.

Körfez ülkelerinin bugün yaşadıkları tam da bu değil mi?

Kendilerine karşı yıllardır en ufak bir saldırıda bulunmamış komşu ülke İran’a soykırımcı İsrail ve ABD eliyle saldırıların ana üssü olarak kullanılan Körfez ülkeleri, şimdi iş ABD’nin onları korumasına geldiğinde yukarda aktardığımız üzere ortada kalıveriyor.

Rutte’nin dediği gibi, ABD’nin güç projeksiyonuna tabiler, ABD ve İsrail çıkarı neyse, onun yanında yer almak zorundalar.

Egemenliklerini ve bağımsızlıklarını ABD’ye teslim eden her ülke gibi.

Ürdün'deki Muwaffak Salti Hava Üssü'nde THAAD Anti-Balistik Füze Sistemi’ne ait hasar görmüş ABD AN/TPY-2 radarı. Radarın maliyeti en az 500 milyon dolar.

Ülkemizdeki asıl tehdit ne?

İsrail ve ABD ortaklığıyla komşu ülkenin dini liderinin öldürüldüğü haydutça bir saldırı düzenleniyor ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan çıkıp bunu ABD ile anlaşmak için “fırsat penceresi” olarak tanımlıyor.

Sonra burada da durmuyor ve “Bunları yapmadan İsrail ile ABD ile ağız dalaşına bile girilmemeli” deyip, bir dizi “ev ödevi” hatırlatması yapıyor.

Ancak Fidan en önemli “ev ödevini” unutuyor, egemenlik ve bağımsızlık.

Atılacak veya atılabilecek tüm adımları Amerikancılığı merkeze alarak tarif eden Fidan, ülkemizin güvenliğinin tam da bu nedenle riske atıldığını "ustalıkla" pas geçiyor.

Ülkemiz şu anda İran tarafından atılacak füzeler nedeniyle (bu konudaki İsrail ve ABD yalanlarına karşı gerçekleri okumak için) tehdit altında değil.

  • Ülkemiz, iktidarı ve Meclis muhalefetinin bir bütün olarak Amerikancı bir çizgide siyaset yapması nedeniyle tehdit altında.
  • Ülkemiz, tamamı ABD çıkarlarını koruyan yabancı üsler nedeniyle, İncirlik’te bulunan ABD nükleer silahları nedeniyle tehdit altında.
  • Ülkemiz, iktidar tarafından da “düşman” olarak tanımlanan İsrail’e ve onun en büyük ortağı ABD’ye düzenli istihbarat sağlamak için kullanılan radar üssü nedeniyle tehdit altında.
  • Ülkemiz tüm bu adımların arkasındaki patronların düzeni nedeniyle tehdit altında.

Kürecik’teki Patriot ya da Doğu Akdeniz’deki NATO mu ülkemizi koruyor?

İddia bu.

"NATO olmasa, ABD olmasa Türkiye şu anda saldırıya uğrardı" deniliyor.

Kim tarafından ve neden?

ABD’nin siyasetiyle, askeri üsleriyle yayıldığı ülkemiz için esas tehdidin ABD olduğu, İsrail olduğu bu kadar açıkken, neden ısrarla bu yalanlar pişirilip pişirilip önümüze atılıyor?

Çünkü Türkiye’nin Amerikancı bir rotadan çıkması, içinde yaşadığımız düzenin sorgulanması, bağımsız ve egemen bir ülke olması istenmiyor. Meclis’teki grubu bulunan tüm partilerin aldığı Amerikancı pozisyon da bunun için.

Millî Savunma Bakanlığı, hava sahasının korunması için bir Patriot hava savunma sisteminin Malatya’ya konuşlandırıldığını bildirdi. Sistemin Almanya’daki NATO’nun Ramstein Üssünden geldiği, İncirlik’tekilerin daha gelişmişi olan Patriot PAC-3 modeli olduğu kaydedildi. Savunma sisteminin sadece Kürecik’i korumakla sorumlu olmadığı, güvenlik şemsiyesinin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni kapsayacağı ifade ediliyor.

Bu haber bugün yandaş Türkiye gazetesinde yer aldı.

Onlar dahi emin değiller, “ifade edildi” diyorlar ama içleri rahat değil belli ki.

Çünkü ABD’nin sadece kendi çıkarlarını, kendi üslerini korumayı merkeze aldığını bugün Körfez’e göz ucuyla bakınca görüyorlar. Kendi üslerini dahi koruyamayan ABD’nin İsrail ile bölgeyi düzlemek için girdiği savaşta Türkiye’yi koruyacağı iddiası gerçekten de halkı kandırmaya çalışmaktan başka bir şey ifade etmiyor.

İki füzeyi engellemedi mi?

Bir diğer iddia da bu.

"ABD olmasa, NATO olmasa Türkiye’ye şu anda iki İran füzesi isabet etmişti" deniyor.

ABD basını ilk olayın ardından İncirlik Üssü'nün hedef alındığını iddia etmiş, bu iddiayı doğrulayan hiçbir kanıt ortaya çıkmamıştı.

Ancak aksini gösteren çok sayıda şüphe gündeme gelmişti.

Birincisi, İran kesinlikle Türkiye’ye yönelik bir füze saldırısı olmadığını ilan etti.

Yabancı ajanslara konuşan bir AKP yetkilisi de bunu doğrulayan biçimde “füzenin büyük olasılıkla Güney Kıbrıs’a atıldığını, hedefinin şaşırtıldığını” söylemişti.

Tam da burada İsrail-ABD oyunları devreye giriyor.

İran, ülke içinden ve bölgeden ABD ile İsrail’in "sahte bayrak operasyonları" yaptığını belirtiyor.

İngiltere’nin Güney Kıbrıs’a atılan bir füzenin menşeinin İran olmadığını açıklaması ve konuyu araştırdığını duyurması da bu açıdan son derece dikkat çekiciydi.

Yani ortada Türkiye’nin hedef alındığı bir saldırıdan ziyade, ülkemizi İsrail ve ABD’nin yanında savaşın içine çekmeye dönük bir provokasyon olduğu iddiası çok daha gerçekçi görünüyor.

Bunun aparatı olarak kullanılan NATO’nun ve onun Patriotlarının Türkiye’yi koruyan bir kalkan değil; aksine ABD ve İsrail eliyle ülkemizi hedef haline getiren başlıklar olduğu, İran'a saldırıları fırsat bilenlerin yeni Patriotlar yerleştirerek ülkemizdeki NATO'ya bağımlılıkta bir adım daha attığı açık değil mi?

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.