Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

'The Diplomat': Liberal demokratların siyasi körlüğü ekrana nasıl yansıyor?

Diplomasi dünyasının ince detaylarında dahi titizlik gösterilen gerçekçi bir yapım, en temel siyasi konuda nasıl tamamen yanılıyor? Çünkü olmayacak duaya amin diyor: Bu düzenin içinden çözüm bekliyor.

Yiğit Günay

Yayın Tarihi: 18.10.2026 , 10:40

Amerikan yapımı “The Diplomat” dizisi, bu hafta Netflix’te yayınlanan dördüncü sezonuyla yeniden gündeme girdi.

Deneyimli senarist Debora Cahn’ın yarattığı, 2023’te gösterime giren dizi, ABD’nin Londra Büyükelçisi olarak atanan Kate Wyler (Keri Russell) ve yine diplomat eşi Hal Wyler’ı (Rufus Sewell) merkezine alarak, ABD-İngiltere ilişkileri dolayımıyla uluslararası ilişkiler ve Amerikan müesses nizamının işleyişini ekrana taşıyor.

Amerikan büyükelçisinin gönül ilişkilerine dair yapımcılara “Yahu tamam izliyoruz diziyi, biraz sakin olun” diyesinizi getiren abartılar bir yana bırakılırsa makul gerçekçilikte bir olay örgüsü ve detaylar konusunda dizinin niteliğini epey yükselten bir titizlikle üretilmiş bir yapım, Diplomat.

Fakat, dördüncü sezon finalinde senaristlerin şimdiye kadar tutturdukları “gerçeğe yakın bir fotoğraf çekme” yaklaşımını bir kenara bırakıp “siyasi pozisyon beyanı ve eyleme geçme çağrısı” yazmaları, temel bir gerçeği bir kez daha hatırlattı: Batı’daki liberal demokratlar, sosyal demokratlar, Demokrat Partililer, şu veya bu sıfatlı sosyalistler, siyasi okumalarının en temel noktalarında sürekli yanılıyor.

Şimdi gelen arabaşlık, diziyi henüz izlememiş olan ama izleme niyeti bulunan okurların atlaması gereken tek kısım. Onlar da bir sonraki arabaşlıktan devam edebilirler.

Finalde ne oluyor?

Dördüncü sezon, önceki ABD Başkanı ölünce koltuğa geçen yeni ABD Başkanı’nın adım adım dünyadaki hegemonya mücadelesinde ABD’nin bir kez daha eline sopayı aldığı ve yeri geldiğinde zorbalıkla müttefiklerini hizaya sokmaya çalıştığı bir tarzı benimsemesini anlatıyor.

Dizide Trump'vari bir Başkan olarak resmedilen Grace Penn (Allison Janney)

Londra Büyükelçisi, artık Başkan Yardımcısı olan eşi ve dizideki diğer tüm karakterler, bu yaklaşıma şüpheyle yaklaşıyor.

Rusya’nın Kuzey Denizi’nde İngiltere açıklarında bir “süper silah” taşıyan denizaltısı batınca ABD Başkanı, İngilizlere de haber vermeden gizlice Rus silahını çalıyor. Ruslar ölen deniz piyadelerinin naaşlarına ulaşmak için İngiltere’den izin istiyor, Amerikalılar da çevirdikleri dolap ortaya çıkmasın diye İngilizlere talebi reddetmeleri yönünde baskı kuruyor.

İngilizler Amerikan zorbalığına ayak diriyor, ulusal gururları akıllarına geliyor, uluslararası hukuktan dem vurulmaya başlanıyor, sonunda ABD Başkanı “ya onlar engeller, ya da savaş gemilerini yollar ben sokmam Rusları” deyiveriyor.

Diğer Amerikalılar bu “sıradışı zorbalık” karşısında “dehşete düşüyor”, sonunda da G7 Zirvesi sırasında ABD Başkanı yine kestirip atınca tek tek istifa ederek fiilen Başkan’ın yönetimini düşürecek bir adım atıyor, yüksek sinematografi düşük gerçekçilik taşıyan bir sahnede ağır adımlarla binadan çıkıp yürüyerek “özgür dünya”nın “kırmızı çizgileri”ni cümle aleme hatırlatıyor.

Trump ve Grönland’dan alınan ilham

Dizinin dördüncü sezonunda çiçeği burnunda ABD Başkanı’nın bir Trump alegorisi olarak kurgulandığı anlaşılıyor. ABD’nin küresel hegemonyasının aşınmaya başladığını, Avrupalı müttefiklerinse gelmekte olan küresel bir çatışma karşısında fazla yumuşadığını değerlendiren, dolayısıyla güç kullanımından çekinmeyi bir kenara bırakıp dünyayı hizaya getirmeyi görev bilen bir Başkan izliyoruz.

Senaryoda bu siyasi çizgi, ABD’yle İngiltere arasında sezon boyunca süregiden gerilim bağlamında aktarılıyor. Washington’un İngilizleri “siz gereğini yapmazsanız biz zor kullanırız” diye tehdit ettiği bu bağlamın, müttefiklere yönelen tehdidin "NATO'nun dağılmasıyla sonuçlanabileceği" iması da dahil olmak üzere Grönland’da yaşanan ABD-Avrupa restleşmesinden ilham aldığını tahmin etmek zor değil.

Hatırlayalım: Trump, 2025’te ikinci kez göreve geldiğinde Grönland’ın Kuzey Buz Denizi üzerinden Rusya ve Çin’le ABD arasındaki bir savaşta mesafenin en kısaldığı cephe olacağını görmüş, Danimarka müstemlekesi konumundaki adanın kontrolünün kendilerine devredilmesini istemiş, gerekirse adayı satın alabileceklerini söylemişti.

Batı basını dalga geçti. Trump’la alay etmek, en kolay yol olarak tercih edildi. Grönland çıkışı, Trump’ın deliliğini kanıtlayan abuk subuk bir sayıklama gibi resmedildi.

Muhtemelen Diplomat’ın dördüncü sezon senaryosu da bu dönemde yazıldı. Tıpkı Trump’a çekilen muamele gibi dizide de ABD Başkanı’nın siyasi çizgisi “psikolojik sorunlar”la, “dengesizlik”le, “diktatöryel eğilimler”le harmanlanarak izleyici gözünde gayrimeşru ilan edildi.

‘Mürekkebi kurumadan’ boşa düşen senaryo

Peki sonuç ne oldu? soL’da atılan başlıkla söylersek, “Grönland'da aşağılama ve diklenmeler, yüz kızartıcı bir boyun eğmeyle sonuçlandı”.

Geçen ay ABD ve Danimarka, Grönland’a dair yeni bir anlaşma imzaladı. Avrupa medyası, anlaşma imzalanır imzalanmaz hep bir ağızdan “Aslında yeni hiçbir şey yok, bu zaten 1951’de imzalanan anlaşmanın aynısı, Trump’ın ağzına bir parmak bal çalındı o deli de sevindi” demeye başladı.

Birkaç gün sonra anlaşma metni yayımlandı. Avrupa basını, on yıllardır yarattıkları göz boyamanın aksine çok alışık oldukları üzere göz göre göre yalan söylemişti. Anlaşma, tam da Trump’ın istediği gibi, 1951’dekinden çok öte yetkilerle adayı fiilen Amerikan denetimine terk ediyordu.

Yani ABD’nin Avrupalı müttefiklerini yeri gelip tehdit eden, yeri gelip aşağılayan stratejisi beklenen sonucu vermiş, fiilen zerre umursamadıkları “demokrasi”, “insan hakları” laflarını dilinden, muhayyel bir uygarlığın esas temsilcileri oldukları inancıyla içselleştirdikleri üstünlük duygusunu zihninden düşürmeyen Avrupalılar boyun eğip hizaya gelmişti.

“The Diplomat” dizisinin senaryosu, böylece, henüz “mürekkebi kurumadan” veya ekranlara taşınmadan boşa düşmüş, bizzat gerçek hayat tarafından yanlışlanmış oldu.

Sorun nereden kaynaklanıyor?

Bütün burnundan kıl aldırmayan üstünlük havasına rağmen gerçek hayatta sık sık pısmak zorunda kalan bu pozisyon, niye tekrar ve tekrar bu duruma düşüyor? Bu, bir mutlak başarısızlık anlamına mı geliyor, yoksa esas başarı burada mı yatıyor? Darbeyi alınca kuyruğunu kıstırıp, dayak biter bitmez yine kuyruğu dik tutma huyunun altında ne yatıyor?

Dizinin akla getirdiği sorular, bunlar.

Tüm bu soruların yanıtlarının ortak zemini, kapitalist sistemi alternatifsiz saymak, dahası, emperyalizmi ya bir çeşit zorunluluk olarak kabullenmek ya da bir safsatadan ibaret sanmakta yatıyor.

Trump’ın temsil ettiği çizgiye baktıklarında ABD emperyalizminin ve bunun arkasındaki esas güç olan sermaye odaklarının küresel hegemonyayı kaptırmama amacı taşıyan bir siyasi stratejisini görmüyorlar. Çünkü ne hayatı, ne düzeni böyle algılıyorlar. Öyle olunca emperyalizme ve küresel krize dair ayakları yere basan tahliller, yerini “insan hakları” ve “demokrasi” etrafındaki yüzeysel çırpınışlara ve geniş kitlelerde giderek yoğun bir tiksintiyle karşılanan muhatabıyla edilen alaylara bırakıyor.

İnsan hakları, demokrasi ve özgürlükler alanına dair kendi kendilerini inandırdıkları yalanlar bir yana, bu liberaller, demokratlar, Batılı sözde aydınlar, ABD emperyalizminin en saldırgan dönemlerinin tam da kendileriyle aynı kavramları ağızlarından düşürmeyen Demokrat Partili liderler dönemlerinde yaşandığı gibi en basit gerçekleri dahi görmezden gelmeyi normal sayıyorlar.

Tam da bu yüzden, Batı’daki demokratlar “başarısız” değil, “çok başarılı” sayılmalı. Varsın “The Diplomat” dizisinin senaryosu gerçek hayat tarafından yalanlanmış olsun… Dizi, Batı’nın “demokrasi, insan hakları ve özgürlükler”in esas temsilcisi olduğu inancını alttan alta yeniden üretme görevini yine de yerine getirmeyi başarıyor.

Bizim ülkemiz de dahil sürekli yersiz övgülere mazhar olan İskandinav ülkelerinden Danimarka, Grönland üzerindeki sözde ulusal egemenliğini “Trump denilen budala”nın iki tehdidi karşısında tıpış tıpış ayaklar altına alıp altın tepside Yankilere sunmakta beis görmüyor, tamam… Ama esas mesele, bu “buz gibi” Grönland gerçeğini çarpıtmakta, utanılası bir boyun eğiş hiç yaşanmamış gibi sağa sola demokratik afra tafralarla caka satmakta da bir günlüğüne dahi beis görmüyor oluşları.

“The Diplomat”, detayları titizlikle çalışılmış, oyunculukları fevkalade, senaryosu olabildiğince eğlenceli, eli yüzü düzgün, boş vaktinizde kafa dağıtmak için izlenebilecek bir dizi.

Fakat ABD’nin en tepesindeki isimlerin “Aaa, bu kadarı da fazla canım, biz demokrasiyi, özgürlükleri ezdirmeyiz” diye Başkan’a posta koyacağına inanmanın saflık olacağını akılda tutarak izlemekte fayda var.


soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz. 

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.