Sayfa yolu
Deprem düzenin meşruiyetini sarstı mı? Kültürel, sosyal, ideolojik
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 10.06.2023 , 18:19 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Dayanışma Meclisi'nin ortak yayın organı olan Dayanışma Forumu'nun Mayıs 2023'te yayımlanan 8. sayısında, 6 Şubat depremi ele alındı.
"50 Soruda 6 Şubat Depremi: Deprem düzenin meşruiyetini sarstı mı?" başlıklı sayıda, neo-liberal saldırıların sonucunda devletin nasıl küçülerek yıkıma müdahale edemez hale geldiği ele alındı.
Dayanışma Forumu'nın 8. sayısının yedinci bölümünü soL okurlarıyla paylaşıyoruz.
29) Neden Suriyelilere dönük bir linç kampanyası depreme eşlik etti?
Musa Özuğurlu - Gazeteci
Bu durum Türkiye içinde Suriyelilere ve yabancılara yönelik söylemler ile milliyetçi duygular üzerinden siyasi rant elde etmek isteyenlerin uzunca bir süredir hazırladıkları zeminden kaynaklandı esas olarak. Ülkemizde toplumsal öfkenin “boşaltılması” için “öteki olana” yönlendirme yaygın bir şekilde kullanılan bir yöntem. Bu durum toplum içinde bazı kesimler için neredeyse alışkanlık haline gelmiş. Örneğin hükümete yönelik olarak dile getirilemeyenler Suriyelilere yansıtıldı. Maalesef Suriyeliler ve onlarla ilgili konuların okunduğu düşüncesi ile basının da bu konulara yer vermek istemesi, aslında çok da büyütülecek bir şey olmamasına rağmen yaşanan bazı durumların teyidi yapılmadan büyük bir olaymış gibi verilmesinin de etkisi var. Suriyeliler aslında ciddi bir yağma, hırsızlık vs gibi olaylara karışmadılar. Ya da zaten en fazla bu ülkenin yerlileri kadar karıştılar. Ancak bu yağma gibi olaylar Suriyeliler üzerinden görülmeye, yansıtılmaya çalışıldı. Dikkat edilecek olursa ilk günlerde çokça ortaya atılan Suriyeliler haberleri bir süre sonra sönümlenmeye başladı. Çünkü gerçekten bu gibi ithamları sürdürecek bir zeminin olmadığını bu gibi söylemleri yapanlar da haberlere yer verenler de gördüler.
30) Kayıp ve kimsesiz çocuklar sorunu nasıl tanımlanabilir?
Av. Müjde Tozbey - Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı
Sahada bulunan ve çalışmalan takip eden uzmanlar, arama kurtarma çalışmaları devam ederken bölgede depremden etkilenmiş ve refakatsiz çocuklar bulunduğunu belirtmektedir. Birçok kayıp ihbarı neticesinde enkazdan çıkartıldığı bilinen çocukların çeşitli nedenlerle ailelerine teslim edilemediği ortaya çıkmıştır. Hatta depremin ilk günlerinden bu yana sahadan gelen veriler 1000’e yakın çocuğun kaybolduğunu, çocuklarını arayan ailelere günlerce resmi bir yanıt verilmediği yönündedir. Sahadan iletilenlere göre, enkazdan sağ kurtarılan çocuklarımızın resmi kurumlara bildirimlerinin yapılmadığı ve kayıtlara geçmesinin sağlanamadığı örnekler bildirilmiştir.
Çocukların enkazdan çıkarıldığı ya da kayıp olarak bulunduğu günün, saatin, yerin ve mümkünse yaşadığı apartmanın bilgisi tespit edilmeksizin, kendilerini aileleri olarak tanıtan kişilere teslim edilmelerinin söz konusu olduğu görülmektedir.
Kamuoyuna ilk yansıyan olayda, İstanbul’un Beykoz ilçesi Çavuşbaşı Mahallesinde 60 refakatsiz çocuk için 3 tane villa ayarlandığı, çocukların yerleştirildiği öğrenilmiştir. Bu villalar hakkında elimizde video bulunmaktadır. Videoda konuşan şahıslar depremzede olan 60 refakatsiz çocuğun İstanbul Beykoz’a getirildiğini, burada barındırılacaklarını, ancak çocukların temel ihtiyaçlarının eksik olduğunu bildirerek evlerin temizliği ve çocukların kalan ihtiyaçları için yardım çağrısında bulunmaktadır. Bu videoyu iletenlerle görüşen tanıklarımız da bulunmaktadır. Bu bulgular ışığında soruşturma açılması ve iddiaların araştırılarak tespit edilerek, tüm şüpheliler hakkında “TCK 234 Çocuğun Kaçırılması ve TCK 109 Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma” başta olmak üzere re’sen araştırılacak tüm suçlardan kamu davası açılması amacıyla 12 Nisan 2023’te İstanbul Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduk. Ayrıca Bakanlığa şu soruları yönelttik: “Depremzede olan refakatsiz 60 çocuğumuz nerededir? Refakatsiz çocuklarımız, tarikat olduğu tespit edilen villalara neden yerleştirilmektedir? Bakanlık, refakatsiz depremzede çocuklarımızın kaçırılmasına göz mü yummaktadır?
Bu konu Çağdaş Hukukçular Derneği tarafından da gündeme getirildiğinden, başlatılan her iki soruşturmada tanıkların dinlenilmesi, olayla ilgili mahallede eşrafına soru sorularak araştırma yapılması, verdiğimiz adrese gidilerek tatbikat izlenilmesi gerekirken her iki soruşturma da apar topar takipsizlikle sonuçlandırılmıştır. Yaptığımız itirazlardan da sonuç alınamamıştır. Bakanlık konuyla ilgili çocukların Suriye uyruklu olduğunu belirterek abes bir açıklamayı kamuoyunu yatıştırma amacıyla sosyal medyada paylaşmıştı, ancak sorduğumuz tüm soruları yanıtsız bırakmıştır.
Yine sahadan iletilenlere göre, enkazdan sağ kurtarılan çocuklarımızın resmi kurumlara bildirimlerinin yapılmadığı ve kayıtlara geçmesinin sağlanamadığı örneklerle karşılaştık. Bu durum çocuklarını arayan aileler tarafından teyit edildi. Refakatçisi olmayan çocuklar ile ilgili Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı irtibat numaraları derneğimizce arandı, çağrı merkezindeki personelin konuyla ilgili bilgisinin olmadığı ve depremlerin ilk günlerinden bu yana bakanlık bünyesinde düzenli bir işleyişin mevcut bulunmadığı tespit edildi.
“Sürecin başından beri 1800’ün üzerinde 1900’e yakın çocuğumuzu ailelerine kavuşturduk” diyen Bakanlık aradaki 100 çocuğun sayısını dahi hafife aldı. Kaldı ki, kamuoyu ile paylaştıkları veriler oldukça çelişkiliydi.
Gazeteci Alican Uludağ’ın haberi ile gündeme gelen, Sakarya’da 9 depremzede çocuğun annelerinin yanından alınarak müftülüğe ait olan, ancak işletmesi İsmailağa Cemaati’ne bağlı vakıf tarafından yürütülen bir yatılı Kur’an kursuna verildiği de ortaya çıkmıştır.
Bakanlık, Gaziantep’ten Sakarya’ya cemaat yurduna gönderilen 9 çocuğun akıbetini dahi paylaşmadığı gibi, Menzil tarikatıyla ilgili çıkan görüntülerde yer alan çocuklar hakkında da “aileleri göndermek istiyorsa biz ne yapabiliriz” minvalinde akla ve mantığa uymayan açıklamalar yapmıştır.
Bunların yanı sıra, derneğimize ve başka kurumlara yapılan ihbarlara göre, refakatsiz çocuklarımızın yetkili devlet kurumlarına değil, çocukların akrabaları olduğunu söyleyen kimselere, tarikatlara veya organ mafyalarına da teslim edildikleri bildirilmiştir.
Deprem bölgesinde enkazlarda çıkarılan refakatsiz çocuklarımızın kaçırılması veya hürriyetlerinden yoksun bırakılmasına istinaden, bu konuya dikkat çekmek amacıyla Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği olarak 17 Şubat 2023’te Antalya Adliyesi önünde yaptığımız suç duyurusunun ardından basın açıklaması gerçekleştirdik.
Konuya dair Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan açıklama beklediysek de maalesef yeterli bir yanıt alamadık. Bakanlıkça dernek olarak takip ettiğimiz ve basına yansıyan birçok olayın detayları kamuoyuyla paylaşılmadığı gibi kayıp olduğu bildirilen çocukların akıbetine ilişkin tatmin edici yanıtlar verilmemiştir. Derneğimiz sosyal medya aracılığıyla haberdar olduğu kayıp çocukların ailelerini arayarak destek çağrısında bulunmuş, gelişmeleri takip etmiştir. Türkiye’de düzeni temsil eden iktidar ve destekçisi tarikatların ortaklığı deprem gerçeği ile birlikte iyice ayyuka çıkmıştır. İktidar tarafından çocukların depremden faydanılarak tarikatlara verildiği yönündeki iddialara yönelik açıklama getirilememiş olup, kamuoyundaki kaygıları yatıştırmaya dönük söylemler yerine tarikat ve cemaatlerle olan bağa da sahip çıkılmıştır.
Bakanlığın bu bağları reddetmesi söz konusu olmadığı gibi tarikat ve cemaatlere bağlı dernek ve vakıflarla hukuki irtibatlanmaları da bilinen bir gerçektir. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Çocuk Evleri Açılması ve Yürütülmesine İlişkin geçtiğimiz yıllarda çeşitli vakıf ve derneklerle protokoller imzalamıştır. İmzalanan protokollere göre, koruma altındaki çocuklar “Çocuk Evleri”ne yerleştiriliyor ve bakımları bu vakıfların himayesine bırakılıyor.
Depremlerin ardından refakatsiz çocukların Bakanlık marifetiyle Çocuk Evlerine yerleştirilerek tarikat ve cemaatlere teslim edilmesinin hukuken de bir karşılığı olabilmektedir. Dolayısıyla bu protokol, refakatsiz çocukların bu bağlamda dernek ve vakıflara teslim edilmiş olabileceği iddialarını güçlendirmektedir. Dünya Yetimler Vakfı, GENÇ-KON (Gençlik Eğitim ve Kültür Konfederasyonu), BEŞİR Derneği, Gökkuşağı Kadın ve Aile Derneği, Hayrat İnsani Yardım Derneği, Huzurlu Aile ve Yaşam Derneği, İbrahim Çeçen Vakfı, İHH (İnsan Hakları ve Hizmet Derneği), İnsan Vakfı, Minik Kalpler El Ele Derneği (MİKADER), Muhafazakâr Demokrat Düşünce Topluluğu Derneği, Muradiye Kültür Vakfı, Ankara Mutlu Yuva Yaşam Derneği, Süreyya Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği şeklinde sıralanabilecek bu kuruluşlarla imzalanan protokoller Bakanlığın internet sitesinde yer almaktadır.
BirGün Gazetesi’nde gazeteci İsmail Arı’nın hazırlamış olduğu haberle, Menzil Cemaatinin, Adıyaman’ın Kâhta ilçesinin Menzil köyünde 1100 depremzede çocuğun bulunduğunu açıkladığı konusu gündeme geldi. Cemaate ait olan bu köyde inşa edilen Buhara Evlerinde barındırılan 3000’ün üzerindeki depremzedenin yanında oldukları iddia edilen 1100 çocuğa dair sosyal medyada paylaşılan görüntülerde, çocukların açıkça din istismarına maruz bırakıldıkları görülebilmektedir.
Ayrıca gazeteci Timur Soykan’ın gündeme getirdiği İslahiye’de Süleymancıların kız yurdunda 4 çocuk ve bir görevlinin öldüğü haberi de devletin yalnızca tarikatları değil, aynı zamanda bu örgütlere himaye edilen veya örgütlerce inşa edilmiş yurt binalarının da denetimsiz olduğunu gözler önüne sermiştir. Kaldı ki, depremlerin öncesinde yaşanan yoğun hava muhalefeti, okulların ara dönem tatilinde olması gibi sebeplerden birçok çocuğun deprem anında ailelerinin yanında olduğu bilinmektedir. Eğer bu koşullar oluşmasaydı, depremde yıkılan tarikat yurtlarının enkazından daha çok çocuk cesedi çıkacaktı. Dolayısıyla bu kurumların bünyesinde bulunan yurtlarda çocukların her anlamda ihmal ve istismar edildiğini, devletin tamamen elini çekmiş olduğu bu yurtların denetimsiz olduklarını söylemek mümkündür.
Halbuki tarikat ve cemaatlere bağlı yurtların il ve ilçe müftülükleri üzerinden Diyanet tarafından denetlenmesinin de yasal bir zorunluluk olduğunu belirtmek gerekir. Bilindiği gibi ülkemizde tekke ve zaviyeler, 1925’te Devrim Kanunu ile kapatılmıştır. Dolayısıyla aslında dini eğitim veren kurumlar ancak Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak yürütülebilir. Türk Ceza Kanununda kaçak Kuran kursu işletenler için 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın da kendi görev kapsamına giren yurtlar açısından bu inceleme yapabilmektedir.
Derneğin Erzurum deneyimi
07.04.2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan düzenleme ile Diyanet dışında dini eğitim veren kurumların açılma yetkisi olmadığı da bir anlamda düzenlendi. Şöyle ki Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Eğitim Ve Öğretimine Yönelik Kurslar İle Öğrenci Yurt Ve Pansiyonları Yönetmeliği’ne göre ve “Kur’an Eğitim ve Öğretimine Yönelik Kurslar ile Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönergesi” ne göre vakıf ve dernekler de dâhil olmak üzere, Diyanet İşleri Başkanlığı dışında hiçbir gerçek veya tüzel kişi tarafından Kur’an kursu açılamamaktadır.
Bu yönetmeliğin “Denetim ve gözetim” başlıklı 31. maddesinde şöyle denilmektedir.: “Kur’an kursları ile yurt ve pansiyonların denetimi, Diyanet İşleri Başkanlığı müfettişleri, ilgili müftü veya müftünün görevlendireceği personel tarafından yapılır.” Ancak Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği olarak takip ettiğimiz Erzurum’da yatılı kuran kursunda istismar ve işkence davaları olarak gündeme gelmiş yargılama sürecinde, durumun farklı ilerlediğini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Diyanet’e bağlı Hacı Bahattin Evgi Kur’an Kursunda 14 çocuğa işkence yapma suçundan yargılanan sanıkların davasında kurs öğreticisi ve kursun müdürü ile hizmetli kadrosunda çalışan belletmen tarafından çocukların her gün acımasızca dövülmüş oldukları ve bazı çocukların da hafızlık okulunda kalmakta olan, ne Diyanet’e bağlı çalışan ne de herhangi bir eğitmenlik vasfı bulunan bir kimse tarafından da cinsel istismara uğradıkları ortaya çıkmıştır.
İstismardan yargılanan kişiye 119 yıl 6 ay hapis cezası verilmiştir. Fail bahsi geçen hafızlık okulunda hiçbir görevli sıfatı bulunmaksızın kaçak olarak yaşamaktaydı. Kendisi gibi birçok kişi daha çocuklarla birlikte aynı binada kalabilmekte, çocukların yatakhanelerine girip çıkabilmekteydi. Bu davalar bize gösteriyor ki Diyanet bu kurumlarda kalan çocukların başına gelenlerden habersiz olduğu kadar kurumlarda kimlerin kaldığını, kimin ne iş yaptığını dahi bilmemektedir. İşkence sanıklarından biri hizmetli kadrosunda çalışmasına rağmen hafız olduğunu ileri sürerek belletmenlik görevi sürdürmüş, kurumun temizliğini de çocuklara yaptırmıştır. Biz Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği’nin gönüllü avukatları olarak duruşmalar boyunca verilen ifadelerden gözlemledik ki yatılı bir şekilde kurumda kalan çocuklar başlarına her türlü kötülüğün gelebileceği kadar sahipsiz kalmışlar, yaşananlar ülke genelinde duyulmadıkça da çeşitli kurumlar sessizliklerini korumuşlar.
Üstelik düşünün ki burası doğrudan Diyanet’e bağlı Erzurum müftülüğüne hesap vermek zorunda olan bir kurumdur. Buraya çocuklarını gönderen aileler tarikat ve cemaatlere güvenmediklerinden, çocuklarını devlete emanet etmişlerdir.
Dava sürecinde yaşanan güçlükler, bu örneklerin yaygınlığı düşünüldüğünde tüyler ürpertici hale gelmektedir. Şiddet suçunun mağduru ve tanığı olan bu çocuklar yaşanan eylemlerden ötürü ciddi bir travma geçirmişlerdi, dava süreci ise travmalarını tekrarlıyordu. Saatlerce kamera eşliğinde ifadeleri alınmıştı, başta ayrıntılı ifadeler veren, “kafamıza Kuran ile vurdular, Atatürk posteri olan duvara kafamızı vurdular, her gün boğazımızı sıkarlardı ve nefesimiz kesilinceye kadar döverlerdi” diyen çocukların bazıları, duruşma salonuna tekrar geldiklerinde “çok iyi biriydi, biz hiç bir kötülük görmedik” demeye başladılar, hatta aileleri şikâyetlerini geri çektiler. Biz de mahkemeye şunu sorduk: “O halde bu çocukları çocuk izlem merkezlerinde dinlemenin ne anlamı kalıyor?” Çocukların ifadelerinin güvenliğinin sarsılmaması, tekrar travmatize olmamaları amacıyla, ki çocuğun üstün yararı ilkesi bunu gerektirmektedir, ilk ifadelerine riayet edilmesi gerektiğini yargı makamına defalarca anlatmak zorunda kaldık. Süreç boyunca çocukların ailelerini baskılamaya, bezdirmeye yönelik adımlar atıldı. Erzurum’da yaşadığımız deneyim, ailelerin hesap sormaya gönüllü oldukları durumlarda dahi nelere göğüs germek zorunda kaldıklarını gösterdi.
Tarikatlara bağlı ailelerde durum
Tarikatlarla derin bağları olan ailelerin çocuklarına gelindiğindeyse, durum daha da can yakıcı bir hal almaktadır. Aileler bir taraftan çocuklarına yapılanlar karşısında acı çekerken, diğer taraftan söz konusu örgütsel bağların getirdiği sosyal çevrenin dışına çıkamaz hale gelmekte, çoğu kez kurulan ekonomik bağdan özgürleşememekte ve tüm bu koşulların altında ezilmektedir. İşte bu nedenle Bakanlığın cemaate teslim edilen çocukları hususunda “ailelerin tercihleri” olduğu yönündeki açıklaması, tam bir faciadır. Çocuğun kimi zaman ailesinden de korunması gerektiği, ailenin sosyal ve ekonomik ilişkilerin gölgesinde bir kurum olduğu, üstelik ailenin ülkemiz koşullarında birçok kez çocuk ve kadınlara mezar olduğu gerçeğini reddetmektedir.
Afetin ardından refakatsiz kalan çocukların durumu ise büsbütün acıdır. Erzurum’da Diyanet’e bağlı kursta yaşananları şöyle bir düşündüğünüzde, afetin ardından doğrudan tarikat ve cemaatlerin yurtlarına bir şekilde yolu düşmüş olan çocukların akıbetinin daha kötü olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Derneğimizin başından beri söylediği budur, tarikat ve cemaatler çocuklarımız için deprem kadar büyük bir afettir.
Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği olarak çocuklarımıza eşit ve özgür bir gelecek inşa edebilmek, yoksulluğun ortadan kaldırıldığı, gericiliğin mahkûm edildiği, tüm çocukların toplumsal örgütlülüğün sunduğu refaha erişmesini sağladığımız bir ülke için mücadele ediyoruz. Tarikat ve cemaatlerden kurtulana, afetlere boyun eğmeyen bir ülke yaratana dek mücadeleye devam edeceğiz. Mütevazı bir katkı sunabiliyorsak ne mutlu bize.
31) Bölgede eğitim/öğrenim nasıl bir yıkıma uğradı?
Prof. Dr. Rıfat Okçabol - Boğaziçi Üniversitesi, emekli
6 Şubat 2023 günü sabahı 10 ilimizde büyük can ve mal kaybına neden olan bir deprem felaketi yaşanmıştır. Bu felaketi yaşayanların sayısı, son nüfus sayımına göre, 13 milyonun üzerindedir. Resmi açıklamalara göre bu depremde rahmete kavuşanların sayısı 50.096’ya çıkmıştır. Enkazdan yaralı olarak kurtarılanların sayısı daha önceki günlerde 108.281 olarak açıklanmışken, 20 Mart’ta yapılan bir açıklamaya göre, nasıl oluyorsa yaralı sayısı 107.204’e düşmüştür! Binlerce kişi enkazdan yaralanmadan çıkabilmiş ve milyonlarca kişi evsiz kalmıştır. Enkaz altından sağ çıkarılan ve refakatçisi olmayan çocuk sayısının 1.915 olduğu açıklanmıştır. Bu çocuklardan 1.718’i ailesine teslim edilmiştir. 42 çocuğun kimliği belli değildir. Diğerleri ise ya hastanelerde bakım altında ya da Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından bakıma alınmıştır. Oysa deprem illerinde kayıp çocuk sayısının 2.000 dolayında olduğu söylentisi yaygındır. Depremde ölen çocuk sayısı ise 411 olarak açıklanmıştır. Ancak 10 ilde yaşayanların yüzde 28-30 kadarını 0-18 yaşlarında olan çocuklar oluşturmaktadır. Bu durumda matematiksel olarak depremden sağ çıkarılmış çocuk sayısı ile ölen çocuk sayısı herhalde açıklanan rakamların çok üzerindedir. İktidar ya gerçek rakamları bilerek açıklamamakta ya da kendisi de gerçek rakamları bilmemektedir. Dolayısıyla sağ kurtulan çocuklarla ilgili bir temel sorun, kimliği bilinmeyen ve resmi açıklamalarda değinilmeyen çocuklara ne olduğudur.
Bölgenin Eğitimle İlişkili Sorunları
Deprem bölgesinin bir temel sorunu da eğitim-öğretim etkinliklerinin durmasıdır. Bakanlığın 2021-2022 öğretim yılı verilerine göre deprem gören 10 ilde, 14.116 örgün eğitim kurumu (devlete ve özele ait olan okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise) vardır; bu okullara devam eden öğrenci sayısı da 3,9 milyondur (Çizelge 1). Nüfus artış hızı göz önüne alındığında, eğitimi yarım kalan çocuk öğrenci sayısı 4 milyonun üstündedir.
1
Geçen yılın verilerine göre deprem bölgesinde bulunan 17 üniversitede de, 309 bin genç yüz yüze ve 7 bin kadarı da uzaktan öğrenim görmektedir (Çizelge 2). 2023 Şubatında, bölgede yükseköğretimde olan genç sayısı daha da fazladır.
2
Geçen yılın verilere göre deprem yaşanan 10 ilde Halk Eğitimi Merkezi ve Olgunlaşma Enstitüsü gibi devlete ait 126 yaygın eğitim kurumu vardır (Çizelge 3). Geçen yıl bu kurumlarda açılan 128.874 kursa 2 milyon yetişkin devam etmiştir. Bu sayılara ek olarak özel yaygın eğitim kurumlarına devam edenler de vardır. Dolayısıyla büyük olasılıkla 1 milyondan fazla yetişkinin katıldığı yaygın eğitim etkinlikleri de deprem felaketi nedeniyle yarım kalmıştır.
Bakanlığın 14 Mart’ta yaptığı açıklamaya göre, 242.904 öğrencinin kaydı 10 ilin dışındaki okullara aldırılmıştır. 4.097 eğitim personeli de başka illere atanmıştır. Aileleri başka illere göç eden ve kaydını aldırmayan öğrenciler olsa da, deprem bölgesinde, okulöncesi, ilk ve ortaöğretime devam etme durumunda olan 4 milyon dolayında öğrenci vardır. Bu rakama yükseköğretim öğrencileri ile yaygın eğitim kurslarına katılanlar da eklendiğinde öğrenimi sekteye uğrayan kişi sayısı 5 milyonu geçmektedir.
Bu deprem illeri, Türkiye ortalamasının üstünde doğurganlık hızına ve işsizlik oranına sahiptir. Bu illerde, 1 milyon kadar okuma yazma bilmeyen ve 2 milyon kadar da okur[1]yazar olsa da hiç okula gitmemiş yurttaş vardır. Dolayısıyla bu illerde eğitim kurumlarına devam edenlerin dışında da, yaygın eğitime gereksinim duyan birkaç milyon yetişkin vardır.
Eğitim sorunuyla ilişkili bir başka konu, eğitim kurumlarının fiziksel durumudur. Ancak okullarla ilgili olarak resmen açıklanan sayılar bile güvenli değildir. Bakanlığın geçen yıl açıkladığı verilere göre bölgede bakanlığa bağlı 14.116 okul vardır (Çizelge 1). Eğitim Sen’in açıklamasına göre günümüzdeki okul sayısı 12.550’dir (Evrensel, 20 Şubat 2023). Bakan M. Özer’in açıklamasına göre ise 10 ilde bakanlığa bağlı olan 20.868 okul vardır; bu okulların 24’ü yıkılmış ve 83’ü hasar görmüştür (aa.com.tr, 14 Şubat 2023). R. T. Erdoğan da bir gün sonra bu okulların 95’inin yıkık ve hasarlı olduğunu açıklamıştır (ntv.com.tr, 15 Şubat 2023). YÖK başkanının yaptığı açıklamaya göre “11 ildeki 18 üniversitemizin yerleşkelerindeki
İktidarın Sorumluluğu
Eğitim bakanı, Cumhurbaşkanı ve YÖK başkanı gibi üç yetkilinin açıkladığı sayısal bilgilerde tutarsızlıklar vardır. Göreceli olarak daha yeni yapılar olan üniversite binalarının yüzde 50 kadarı hasarlıysa, yöredeki 12 bin ya da 20 bin okuldan yalnız 100 kadarının hasarlı olması inandırıcı olmamaktadır. Kaç öğrencinin, öğretmenin ve akademisyenin öldüğü bile tam olarak bilinmemektedir. Okulların büyük çoğunluğu hasar görmemişse, deprem illerinde öğretimin Mart ayına ve hatta bazı illerde Mart sonuna kadar ertelenmemiş olması gerekir. Bu arada ÖSYM, 8 Mart 2023 günü, depremin yaşandığı Hatay, Adıyaman, Kahramanmaraş ve Malatya’da Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nın (YKS) yapılmayacağını, bu illerdeki öğrencilerin 17-18 Haziran 2023 günlerinde komşu illerde sınava girebileceklerini açıklamıştır. Bu açıklama, bir bakıma yöredeki okulların yeteri kadar güvende olmadığını ve okulların hasar durumuyla ilgili söylemlerin doğru olmadığını göstermektedir. 12 Mart 2023 günü de bakan M. Özer, Liseye Geçiş Sınavı’nın (LGS), 4 Haziran 2023’te deprem illeri dâhil tüm illerde yapılacağını açıklamıştır. Nasıl oluyorsa yukarıda adı geçen 4 ilde, 4 Haziran’da yapılacak LGS için sakıncalı olmayan okullar, 18 Haziran’da yapılacak YKS için sakıncalı olmaktadır. ÖSYM’nin birkaç saat sürecek sınavı bile yapmadığı 4 ilde bakanlığın nasıl olup da tüm gün eğitimi başlatacağı da bir soru işaretidir. İktidar yetkilileri;
• Depremle ilgili olarak güvenilir olmayan hasar rakamlarını açıklamaktadır.
• Yörede yarım kalan eğitimi kısa zamanda başlatamamıştır.
• Seçme sınavlarının yapılması konusunda, kuşku uyandıracak kararlar almıştır,
• Bırakın tüm depremzedeleri, LGS ya da YKS’ye girecek olan 300 bin dolayında depremzede öğrenciye bile, herhangi bir psikolojik destek verememiştir. Sınavlara gireceklere, sınavlara hazırlanmaları için gerekli koşulları da sağlayamamıştır.
Ayrıca ÖSYM’nin kararı nedeniyle, Hatay, Adıyaman, Kahramanmaraş ve Malatya’da yaşayan binlerce lise mezunu, YKS’ye girebilmek için bir de komşu illere yolculuk yapmak zorunda kalacaktır.
Aslında 6 Şubat depremi, bir kez daha hükümetin/iktidarın, her alanda yetersiz kaldığını ortaya koymuştur. Deprem bölgesinde valilikler, kaymakamlıklar, silahlı kuvvetler, okullar, üniversiteler, Kızılay ve AFAD gibi iktidarın atadığı yetkililerin yönetimindeki kurumlar, depremzedelere anında müdahale edememişlerdir. İktidarın sorumluluğu, eğitim kurumlarını işler hale getirmekle sınırlı değildir. Deprem felaketi, maddi kayıplar yanında, depremzedelerin çeşitli derecelerde duygusal sorunlar yaşamasına da yol açmıştır. Deprem illerinde yaşayanlar, ölümle yüz yüze gelmişlerdir. Kimileri depremden yara almadan kurtulurken 108/107 bin kişi enkaz altından saatler ya da günler sonra kurtarılmıştır. Enkazdan sağ kurtarılanlar arasında, ne yazık ki, kalıcı sakatlığı olanlar vardır. Depremzedeler içinde anasını, babasını, kardeşini, arkadaşlarını, komşularını, evcil hayvanlarını, malını ve mülkünü kaybedenler çoktur. Depremzedelerin yaşadıkları duygusal sarsıntı, kişilerin yaşı ve olgunlaşma düzeyleriyle de ilişkilidir. Dolayısıyla iktidarın bir başka temel görevi, depremzedelerin duygusal sarsıntılarının giderilmesine yardımcı olmaktır.
Depremzedelerin beslenme ve barınma gereksinimleri yanında, duygusal sorunlarını atlatmaları için en büyük gereksinimi sevgidir. Onlar sorunlarını paylaşacak, acılarına ortak olacak, başlarına gelen felaketlerin nedenlerini gerçekçi bir biçimde açıklayacak insanlara gereksinim duymaktadırlar. Ancak iktidar, depremzedelerin beklediği sevgi ve yaklaşım ile istenen hizmetleri götürecek anlayışa ve kadrolara sahip değildir.
İktidarın bugüne kadar işbirliği yaptığı din toplumunu amaçlayan kuruluşların da beklenen hizmeti verecek anlayış ve donanımları yoktur. Din toplumu beklentisi içinde olanların (tarikatlar, vakıflar, dernekler ve benzeri oluşumların) temel amacı, depremzede çocukların gerçekleri öğrenmesini sağlamak, duygusal sorunlarına çözüm getirmek ve depremzedelerin kendilerini iyi hissetmelerine yardımcı olmak değildir. Onların amacı, çaresiz ve çok duyarlı dönemlerinde olan depremzedelerin bu durumundan yararlanıp tarikatlarına yeni müritler devşirmektir. Duygusal sorunlar yaşayan depremzedeleri, dini içerikli ders, söylem ve broşürlerle “depremin yörede işlenen günahlar nedeniyle olduğu ve bazı çocukların melekler sayesinde depremden kurtulduğu” gibi gerçek dışı söylemlerle kandırmaktır. Bu tür söylemlerle depremzedelerin kendilerini, ailelerini ya da yakınlarını suçlu görmeleri ve kadere sığınmaları istenmektedir. Bu nedenle, kimsesiz ve kimliği bilinmeyen çocukların tarikatlara gönderildiğine dair söylentiler yaygındır. Bunun için dini kuruluşlar çocuklara ‘tekbir işareti’ yaptırıp “Tekbir” diye bağırtmaktadır. Bu nedenle diyanet, İskenderun’da çocukların oyun oynadığı çadırı Kuran kursuna dönüştürmek istemektedir.
İktidarın ve yandaşlarının yetersizliğine karşın, laik-bilimsel-toplumcu partiler ve demokratik kitle örgütlerinin gönüllüleri, devlet kurumlarından önce deprem bölgesinde çalışmaya başlamışlardır. Bu gönüllüler, can kurtarma, giysi ve yiyecek yardımı yanında, çeşitli etkinliklerle depremzedelere kucak açmaktadırlar, onların dertlerini dert edinmektedirler. Bu gönüllüler, depremzedelere yardım konusunda gereken anlayışa ve yeterliliğe sahip olduklarını kanıtlamıştır.
Okulların açılması ne yazık ki depremzedelere sunulması gereken psikolojik ve eğitsel hizmet konusunda yeterli olmayacaktır. Çünkü okullarda uygulanan müfredat, çocukların depremin oluş nedenini, bazı binalar yıkılırken diğerlerinin yıkılmamasının nedenlerini
Oysa iktidarın depremzedelerin gereksinim duyduğu eğitsel ve psikolojik yardım konusunda yetkin gönüllülere sahip laik[1]bilimsel-demokratik-toplumsal kuruluşlarla işbirliği yapması gerekir. Deprem olan illerde iki milyon kadar lise ve yükseköğrenim görmüş yetişkin bulunmaktadır. İktidarın, bu kesim içinden ilgili, yetenekli ve bilimsel anlayıştaki yetişkinleri de harekete geçirebilmesi beklenir. Ancak AKP’nin böylesine bir niyeti olmadığı gibi, depreme bölgesine gelen gönüllüleri işlevsizleştirmek için elinden geleni yapmaktadır.
Bu durumda depremzedelerin gereksinimlerinin gerçekçi ve sağlıklı bir biçimde karşılanması umudu, ne yazık ki iktidar değişikliğine kalmıştır.
Kahramanmaraş depremi bir kez daha Türkiye’nin bir deprem bölgesi olduğunu göstermiştir. Uzmanların açıklamalarına göre pek çok ilimiz, deprem tehlikesiyle karşı karşıyadır. Depremden kaçış olmadığından, ülke olarak olası depremlerin yaratacağı yıkımı en alt düzeye indirgeyebilecek yol ve yöntemlerin öğrenilmesi gerekmektedir. Bu nedenle;
• Herkes, deprem öncesinde, deprem anında ve sonrasında neler yapılması gerektiği konusunda eğitilmelidir.
• İnşaat yapacaklarla inşaat yaptıracaklar, inşaatların depreme dayanıklılığı konusunda gerekli bilgilere kolayca ulaşabilmelidir.
• Yapılacak inşaatlarda gerekli denetimler ihmal edilmemelidir.
• Her yörede enkazdan insan kurtarma konusunda özel eğitim almış resmi ve gönüllü birlikler hazırlanmalıdır.
Bunları gerçekleştirme görevi de iktidara aittir. AKP’nin bu konulara da önem vermediği bellidir. Dolayısıyla 14 Mayıs seçimleri sonrasında iktidar ya da iktidar ortağı olmayı düşünen partilerin bu konuya planlı bir şekilde ve ciddiyetle hazırlanmaları gerekmektedir.
32) Neden üniversitelerde uzaktan eğitime geçildi? KYK yurtları çözüm müydü?
Prof. Dr. Özgür Aydın - Ankara Üniversitesi
Süreç
6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen büyük deprem, ülkenin 11 ilini büyük ölçüde etkilemişti. Sonrasında asıl felaketi yaratanın depremin kendisi olmadığı, deprem öncesi ve sonrası devlet kurumlarının yetersizliğinin felakete yol açtığı görülecekti. Bu kurumlardan biri de Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ve üniversitelerdi. Üniversitelerin sermayeye hizmet etme adına toplum yararına bilimsel bilgi üretme yeteneğinin ortaya çıkamaması nedeniyle ya da bilgi üretse bile toplum yararına olan bu bilginin sermaye için kullanışlı olmamasından, hatta kimi zaman zararlı olmasından ötürü paylaşılamaması nedeniyle üniversiteler deprem öncesi bu korkunç felaketin önüne geçecek bilgiyi üretememişti, üretse bile hayata geçirememişti.
Bunun sonucu, on binlerce insan can verdi, on binlerce insan yaralandı, yüzbinlerce bina hasar gördü, milyonlarca yurttaş çeşitli düzeylerde etkilendi. Hâl böyleyken, bu felaket karşısında hükümetin ilk refleksi, sadece deprem bölgesinde değil, ülke genelinde üniversitelerin kapılarını kapatmak oldu.
İlk olarak 9 Şubat 2023 tarihinde YÖK Başkanlığı eğitime ara verme kararını yükseköğretim kurumlarının yetkili kurullarına bıraktı, üniversitelerin tümü eğitime ara verdi. Bu korkunç felaket karşısında bu karar bir ölçüde makul karşılanabilirdi, ancak hemen ardından, iki gün sonra, 11 Şubat 2023 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Diyarbakır’da depremzede çocukları soğuk havada kürsü önüne dizerek yaptığı konuşmasında uzaktan eğitim kararını açıkladı:
“Üniversitelerimizin tamamının Kredi Yurtlar Kurumuna ait yurtlarını bu işler için kullanacağız, zira yaz mevsimine kadar üniversitelerimizi şu anda bir defa tatil ediyoruz. Tamamen uzaktan eğitimle yoluna devam edecekler ve üniversitelerimizi bu noktada tatil ederek yurtları inşallah misafirhane gibi kullanacağız.” [1]
Devletin en yetkili kişisi tarafından üniversitelerin “tatil edildiği”, Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) yurtlarının depremzedelere ayrılacağı bu sözlerle ilan edilmiş oldu. Aslında Erdoğan’ın konuşmasında birkaç defa üniversitelerin “tatil” edildiğini dile getirmesi eğitim-öğretime fiilen ara verdikleri geçeğini dile getirmekteydi. Erdoğan’ın bu kararı sonrasında YÖK Başkanlığı hızla bir basın duyurusu hazırlayıp “2022-2023 eğitim ve öğretim yılı bahar döneminin uzaktan öğretim yoluyla tamamlanmasını “uygun bulduğunu” basın yoluyla açıkladı. Anayasa’nın 131’inci maddesine göre YÖK, yükseköğretim sisteminin planlanmasından, yönetilmesine ve denetlenmesine kadar yükseköğretimle ilgili her konuda sorumlu olmasına karşın, uzaktan öğretim kararı üniversite senatoları ya da YÖK tarafından değil, Erdoğan tarafından alınmış, YÖK ise bunu sadece “uygun” bulmuştu [2].
Erdoğan KYK yurtlarını bahane etse de YÖK’ün 11 Şubat 2023 tarihindeki basın duyurusunda da üniversitelere gönderdiği 15 Şubat 2023 tarih ve E-75850160-301.01.01-11687 sayılı yazısında da ülke genelinde üniversitelerin neden uzaktan öğretime geçmesi gerektiği konusunda bir açıklama yer almıyordu. 11 Şubat 2023 tarihinde alınan kararın hemen sonrasında pek çok üniversite derneği, meslek kuruluşları, sendikalar tepkilerini dile getirdi. Bunlar dışında üniversite bünyesindeki pek çok öğrenci örgütü uzaktan eğitime karşı ortak açıklamalar yaptılar. Türkiye Komünist Gençliği ve Yurtsever Hukukçular uzaktan öğretimle ilgili olarak Danıştay’a yürütmeyi durdurma talepli dava açtı [3].
Tüm bu açıklamaların yanı sıra gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan gerekse YÖK Başkanı Erol Özvar tarafından Nisan ayı başı itibarıyla uzaktan eğitim kararının yeniden gözden geçirerek koşulların elverişli hale gelmesi durumunda uzaktan öğretimin yanında yüz yüze eğitim olanağının da sunulduğu harmanlanmış (hibrit) eğitim seçeneğinin değerlendirilebileceği dile getirildi. Böylece alınan yanlış kararın üstüne bir de belirsizlikler eklenerek öğrencilerin mağduriyeti katlanmış oldu.
YÖK Başkanı Özvar, 30 Mart 2023 tarihinde üniversitelerde uzaktan öğretimle birlikte isteyen öğrencilere devam şartı aranmaksızın sınıflarda yüz yüze eğitim verilebileceğini açıkladı [4]. Ancak bu açıklamanın yaptığı tarihten üç gün sonrası itibariyle (iki günü hafta sonuna denk geliyordu) söz konusu uygulamaya geçilmesi gerektiği belirtiliyordu. YÖK, yükseköğretim kurumlarının uzaktan öğretime ya da yüz yüze eğitime ilişkin kararları ilgili kurullarında alarak gerekli düzenlemeleri yapmalarını istiyordu, elbette üniversiteler üç gün içinde ne hibrit kararı alabildiler ne de gerekli teknik düzenlemeleri yapabildiler.
KYK yurtları barınma sorununa çözüm olabilir mi?
Millî Eğitim Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı tarafından hazırlanan istatistiklere göre [5], tüm yurtta KYK’ya ait 776 öğrenci yurdu bulunmaktadır, bunların yatak kapasitesi ise 759.838’dir. Bir odada bazen sekiz bazen altı yatağın bulunduğu yurtları da göz önüne aldığımızda bu kapasitenin depremzede aileleri barındıracak gerçek kapasiteyi yansıtmadığı kolaylıkla anlaşılır. Yurt genelindeki 776 öğrenci yurdunun 72’si (%9,28) depremden etkilenen bölgelerde yer almaktadır. Bölgedeki 80.637 (%10,61) öğrenci kapasitesine sahip olan yurtların kapasite dağılımı illere göre şöyledir: Adana (n=11.187), Adıyaman (n=6.808), Diyarbakır (n=5.097), Elâzığ (n=9,97), Gaziantep (n=10.857), Hatay (n=6.727), Kahramanmaraş (n=8.725), Kilis (n=3.799), Malatya (n=10.647), Osmaniye (n=3.452), Şanlıurfa (n=4.246). Bölgedeki öğrenci yurtlarının önemli bir bölümünün kullanılamaz halde olduğu göz önüne alınmalıdır. Ancak daha önemlisi, yurt genelinde üniversitelerin “tatil edildiği” düşünüldüğünde, depremden etkilenen 11 il dışındaki illerin yurt kapasitelerinin depremzedelerin barınma gereksinimlerine ne ölçüde yanıt vereceği hesaplanmalıdır. Buna göre, hükümetin 11 il dışındaki 679.201 öğrenci kapasiteli 704 yurdun depremzedelerin barınma sorununu çözeceğini umduğunu varsaymak durumundayız. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığının hazırladığı Kahramanmaraş ve Hatay Depremleri Raporuna göre [6], depremden etkilenen 11 ilin toplam nüfusu, 2022 yılı için 14.013.196’dır. Bu nüfus, ülke demografisinin yüzde 16,4’üne tekabül etmektedir. Rapora göre ayrıca deprem bölgesinde 1.738.035 geçici koruma kapsamında ikamet eden göçmen bulunmaktadır. En iyimser bir hesapla öğrenci yurtlarının kapasitelerinin tam olarak kullanılması durumunda, KHK yurtları bölgede depremden etkilenen nüfusun sadece %4,31’ine yanıt verebilmektedir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu sayı da gerçekçi değildir, bir odada bazen sekiz bazen altı yatağın bulunduğu yurtları göz önüne aldığımızda, KYK yurtları depremzede ailelerin barınma gereksinimine %4,31’in çok daha altında bir çözüm sunmaktadır.
Tüm bunların ötesinde, depremzedelerin barınma gereksinimleri bahane edilerek KYK yurtlarından öğrencilerin çıkarılması, pek çok depremzede üniversite öğrencisinin ciddi mağduriyetler yaşamasına da neden olmuştur. Elimizde kesin bir sayı olmasa da KYK yurtlarında kalan öğrencilerin önemli bir bölümünün depremden doğrudan etkilenen bölgelerden gelen öğrencilerden oluştuğu bilinmektedir [2]. Ayrıca basına yansıyan pek çok haberde depreme, yarıyıl tatilinde, bölgede yakalanan üniversite öğrencilerinin şehirlerinden uzak yerlerde ya da çadırlarda zor koşullar altında kaldıkları, eğitim araç gereçlerini kaybettikleri ve KYK yurtlarının öğrencilere kapatılmasıyla barınma sorunları yaşadıkları dile getiriliyor [7]. Dolayısıyla uzaktan öğretim depremden doğrudan ya da dolaylı etkilenen pek öğrencinin barınma sorunu yaşamasına yol açmıştır.
Sadece KYK yurtlarında kalan öğrenciler açısından değil, aynı zamanda yurtlarda kalamayıp kiralık evlerde oturan öğrenciler de uzaktan öğretim kararıyla ya boşuna kira ödemek durumunda kalmışlar ya da kiraladıkları yerleri boşaltıp daha sonra çok daha yüksek fiyatla ev kiralamak zorunda kalacak duruma düşmüşlerdir [2].
Sermayeyi rahatsız etmeden
Millî Eğitim Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı tarafından hazırlanan istatistiklere göre [5], tüm yurtta KYK’ya ait 776 öğrenci yurdu olmasına karşın, özel öğrenci yurtlarının sayısı 4.692’dir. Bunların 3.049’u “dernek yurdu” olarak sınıflandırılmıştır. Geriye kalan 421’i “vakıf yurdu”, 398’i “şahıs yurdu”, 759’u “ticari özel yurt”, 29’u “vakıf üniversitesi yurdu” ve 22’si “kamu yurdu” olarak belirtilmiştir. Birkaç istisna dışında, KYK yurtlarına göre sayısı çok daha fazla olan özel yurtlar depremzedelerin hizmetine açılmamıştır. CHP İstanbul Milletvekili Özgür Karabat, iktidara yakınlığıyla bilinen 287 özel yurt olduğunu ancak bu yurtlara dokunulmadığını belirtmiş, TÜGVA’nın 26, TÜRGEV’in 21, İlim Yayma Cemiyeti’nin 178 ve Ensar Vakfı’nın 62 yurdunun depremzedeler için ayrılmadığını ileri sürmüştür [8].
Bu süreçte sadece özel yurtlardan değil, çok sayıda depremzede aileye ev sahipliği yapacak bir kapasiteye sahip olan otellerden de verimli bir şekilde yararlanılamamıştır. Türkiye Otelciler Federasyonu’nun 13 Şubat 2023 tarihinde 21 ildeki otellere 100 bine yakın depremzede yerleştirildiğini belirtmesine karşın [9], çok geçmeden depremzedeler için otel hizmetleri önce durdurulmuş, daha sonra da turizm sezonunun yaklaşması nedeniyle depremzedelere tarih verilerek otelleri boşaltmaları istenmiştir [10].
KYK yurtları çözüm olabildi mi?
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, KYK yurtlarının tam kapasiteyle hizmet vermesi durumunda bile, söz konusu kapasitenin barınma sorununa çözüm bulması olanaksızdır. Öte yandan, öğrenci yurtlarının fiziki koşulları da depremzede ailelere hizmet vermeye elverişli değildir. CHP İstanbul Milletvekili Sibel Özdemir TBMM’deki konuşmasında KYK yurtlarının kapasitesinin sadece %19’unda depremzedelerin barındırıldığını, %81’inin boş kaldığını belirtmiştir [11]. Söz gelimi Ankara’da 37 KYK yurdundan yalnızca ikisi depremzedelere ayrılırken [12], İstanbul’daki 23 KYK yurdundan sadece dördüne depremzedeler yerleştirilmiştir [13]. Yine Trabzon’da KYK yurt kapasitesinin sadece %8,8’inin kullanılabildiği ifade edilmiştir [14]. Sonuç olarak hükümetin planlama yapmadan aceleyle verdiği uzaktan öğretim kararına gerekçe olarak sunulan KYK yurtlarında depremzede ailelerin barınma gereksiniminin “bahane” olduğu ortaya çıkmıştır. KYK yurtlarının böyle bir gereksinimi karşılayacak kapasiteye sahip olmamasının yanı sıra var olan kapasitesinin de kullanılamadığı görülmektedir.
Uzaktan öğretimin yarattığı tahribat
Uzaktan öğretimin yüz yüze eğitimin yerine geçmediği, dünyada ve Türkiye’de pandemi dönemindeki uygulamadan çok iyi bilinmektedir. Pandemi döneminde yükseköğretimde öğrencilerin internete ulaşmayla ilgili kimi sorunlarının olduğu bilinmekteyken [15,16,17], depremin yol açtığı yıkım nedeniyle özellikle depremden zarar gören ailelerin yaşamak zorunda olduğu koşullarda internete erişimin çok daha zor olacağını tahmin etmek güç değildir. Bu tür alt yapı sorunlarının önemli ölçüde eşitsizliklere neden olacağı açıktır.
Diğer yandan, eğitim-öğretimin sosyal etkileşimli ortamları zorunlu kılması, uzaktan öğretim ortamında ise öğrenciler arası iletişimin, öğretim elemanıyla öğrenciler arasındaki iletişimin, geri bildirimin yetersiz olması pek çok pedagojik soruna neden olabilmektedir [17]. Öğretim ortamına ilişkin söz konusu sorunların çözülmesi eğitim emekçilerinin sırtına yüklenmekte, bu da yetmezmiş gibi, pandemi döneminde olduğu gibi iş güvencesi tehdit altına girmektedir.
Uzaktan öğretimin bir başka önemli tahribatı da deprem sonrası karşılaşılabilecek ruhsal sorunları körüklemesidir. Pandemi sürecinde, yüz yüze eğitime ara verilip uzaktan öğretime geçilmesi öğrencilerin evlerine hapsolmalarına yol açmış, bunun sonucu olarak da sadece akademik başarım düşmemiş [18], aynı zamanda öğrencilerin ruhsal iyilik halleri de olumsuz yönde etkilenmiştir [19,20]. Oysa depremin yol açtığı travmalarda iyileşmenin gerçekleşmesi, büyük ölçüde toplumsal dayanışmaya bağlıdır. Yüz yüze eğitim süreci içinde kolektif bilgi üretimi ve dayanışma yaşanan felaketin daha kolay aşılmasına yardımcı olacakken hükümetin insan sağlığını hiçe sayan kararları ileride hem psikolojik hem de sosyal sorunlara neden olacaktır [21].
Sonuç
6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen deprem sonucunda hükümet tarafından yaratılmış olan felaket milyonlarca yurttaşın çeşitli düzeylerde zarar görmesine neden olmuştur. Deprem öncesi bilime gereken önemin verilmemesinin felaketin boyutunu belirlediği açıktır. Böyle olmasına karşın, AKP hükümeti yine ilk refleks olarak “uzaktan öğretim” adı altında üniversiteleri kapatma yoluna gitmiştir. Üniversitelerde uzaktan öğretim kararı ile üniversite öğrencilerinin eğitim hakkı ellerinden alınmış, ülkemizde zaten var olan eşitsizlikler daha çok derinleşmiştir. KYK yurtlarının kapasiteleri ve fiziki koşulları düşünüldüğünde depremden etkilenen yurttaşlar için yurtlar barınma sorununu çözmekten uzak kalmış, dahası depremden etkilenen öğrencilerin barınma sorunlarını körüklemiştir. Dolayısıyla, ortaya çıkan tahribat çok yönlüdür.
Uzaktan öğretime geçiş karar yetkisi üniversite senatolarına tanınmış olmasına karşın, ilgili karar önce Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından alınmış, YÖK tarafından uygun görülmüş, üniversite senatolarına da söz konusu karar dayatılmıştır. Tüm bu gelişim çizgisi, sadece basit bir plansızlık durumuna işaret etmemektedir. Evet, uygulamalarda pek çok plansızlık vardır, ama bu kararın ardında deprem öncesi gerekli önlemleri almayan ve deprem sonrası çok büyük bir başarısızlık sergileyen AKP hükümetine yönelik biriken toplumsal öfkenin özellikle üniversitelerdeki yansımalarını engellemek amaçlanmış gibidir.
33) Deprem ne kadar göçe yol açtı ve açabilir? Depremin neden olduğu göçün çok yönlü olumsuz etkilerini gidermek için neler yapılabilir?
Prof. Dr. Çağatay Tavşanoğlu - Hacettepe Üniversitesi
Kahramanmaraş merkezli olarak 2023 yılının şubat ayında meydana gelen depremler, çok sayıda kentte büyük tahribata yol açmış olması neticesinde, Türkiye içerisinde önemli seviyede insan hareketliliğine neden oldu. Depremden sonra gerçekleşen bu göçün boyutunun bölgenin demografik ve sosyo[1]ekonomik yapısını değiştirebilecek kadar büyük olduğu görülmekte. Devletin resmî açıklamasına göre, depremden yaklaşık bir ay sonra 3,3 milyon kişinin deprem bölgesi dışına çıktığı, 800 bin kişinin ise kentlerden kırsal kesime geçtiği belirlenmiştir [1]. Buna karşın, cep telefonu operatörlerinin müşterilerinden gelen sinyallerin konumlarına göre yapılan analize göre, deprem bölgesinden göçün çok daha fazla olduğu ve göç edenlerin sayısının yaklaşık 5 milyon kişiye ulaştığı bildirilmiştir [2]. Göç hareketi, depremden hemen sonra başlamış ve büyük ölçüde depremden sonraki bir hafta içerisinde gerçekleşmiştir [3]. Deprem sonrasında yaşanan kitlesel göçün, deprem bölgesindeki insanların mevcut yaşam koşullarını sürdürebilecek koşulların var olmamasından kaynaklı zorunlu bir göç olduğunu vurgulanması gereklidir.
Türkiye’de halk, ilgili sivil savunma ve yardım kurumlarının depremin hemen sonrasında hareket ve organizasyon kabiliyetinin ne kadar yavaş olduğunu ve deprem sonrasındaki ilk birkaç gün birçok yere sadece örgütlü halkın dayanışması ile ulaşılabildiğine tanık oldu. Bu doğrultuda, deprem bölgesindeki insanların geçici olarak barınması için gerekli adımları atması beklenen AFAD ve Kızılay gibi kurumların kendilerinden beklenen hızı ve kapasiteyi gösterememelerinin ve sürekli devam etmekte olan artçı sarsıntıların yaratmış olduğu güvensizlik hissinin bu göç hareketinin ana sürücü etkenleri olduğuna değinilebilir. Bu durum, “eğer geçici barınma olanakları ve yardımlar konusunda daha hızlı ve organize bir şekilde hareket edilebilseydi acaba göçün büyüklüğü bu kadar olur muydu?” sorusunu da akla getirmektedir.
Bununla birlikte yaşanan göçün sınıfsal bir yönünün olduğunu da unutmamak gerekir. Deprem bölgesinden göç edebilen kesimlerin büyük çoğunluğunu ekonomik açıdan ailecek seyahat edebilecek ve başka bir kentte yaşamlarını sürdürebilecek durumda olan kesimler oluşturmaktadır. Maddi durumu başka bir kentte yaşamayı sürdürebilecek kadar iyi olmayan aileler, akraba ve tanıdık desteği sayesinde dayanışma kültürü ile bu sürece dahil olabilmiş, devletin göç edenlere desteği ise 811.000 kişiye ödenen yol masrafı, göç etmek isteyenlere sunulan öğrenci yurdu seçeneği ve tek sefer için yapılmış olan taşınma yardımı ile kısıtlı kalmıştır [1]. Bölgede bulunan varlıklı ailelerin tek katlı bağ evleri veya yazlıklara sığınması ile depremden sonra sera çadırlarında kalmak zorunda kalan tarım işçileri, depremden etkilenmenin sınıfsallığına örnek olarak gösterilebilir [3]. Deprem bölgesinde kalarak, zor şartlar altında yaşamayı sürdürmeye çalışanların çoğunu özellikle alt gelir grubunda yer alan emekçi halk kesimi oluşturmaktadır.
Türkiye’de bulunan kayıt altındaki Suriyeli mültecilerin yaklaşık yarısı (~1.700.000 kişi) son depremlerden etkilenen 11 ilde bulunmaktadır [4]. Her ne kadar deprem sonrasında basında daha çok ırkçı bir üslupla ortaya atılan asparagas talan iddiaları ile gündeme gelmiş olsalar da, bölgede yaşayan insanlar içerisinde sosyo-ekonomik olarak en kırılgan topluluk olan Suriyeli mültecilerin de depremde büyük bir zarar gördükleri aşikardır. Elde edilen veriler, deprem sonrasında devletin mültecilerin hareket sınırlamalarını geçici olarak kaldırması ile deprem bölgesinde bulunan 100.000’in üzerinde Suriyeli mültecinin Mersin’e gittiği ya da Suriye’ye geçici olarak giriş yaptığını göstermektedir [3]. Deprem sonrası Mersin’e giderek ikincil göç gerçekleştirmek zorunda kalan mültecilerin yardımlar konusunda ayrımcılığa maruz kaldıkları ve çok zorlu koşullarda yaşamlarını devam ettirmeye çalıştıkları da bildirilmiştir [3]. Depremden etkilenen azınlıklar da yaşadıkları kentten göç etmek zorunda kalmışlardır. Daha önce savaş ve darbe dönemlerinde ülke içerisinde göç etmek zorunda kalmış olan Malatya’da yaşayan Ermeni ve Süryani topluluklarının deprem sonrasında büyük ölçüde kenti terk ettiği ve yeniden göç etmek durumunda kaldıkları bildirilmiştir [5].
Deprem bölgesinde yaşayanların en önemli göç sebepleri arasında depremzedelerin çocuklarının eğitimi de gelmekte [6]. Depremden yoğun olarak etkilenen kentlerde ilk ve ortaöğretim okullarının büyük çoğunluğunun hasarlı olması ve depremzedelerin çocuklarını az hasarlı okullara da güvensizlik sebebiyle göndermek istememelerinden dolayı, bazı depremzedeler devlet ve özel okullarda okumakta olan çocuklarının başka kentlerdeki muadil okullara transfer ederek, kendileri de onlarla birlikte o kente yerleştiler. Bölgede göre yapan çok sayıda öğretmen de deprem bölgesinden diğer kentlere göç etmiştir [7]. Nakil olan öğrenci sayısının depremden 1,5 ay sonra bile artmaya devam etmesi, göç sürecinin kalıcılaşması doğrultusunda bir sinyal vermektedir [7].
Bölgedeki tarım ve sanayi sektörleri de hem depremin doğrudan etkisinden hem de göçten dolayı zarar görmüştür. Özellikle göçün etkisiyle, deprem bölgesinde sanayide istihdam sorunu yaşanacağı ve tarımsal üretim kaybı yaşanacağı öngörülmektedir [2, 8]. Deprem nedeniyle gerçekleşen göçün yaratacağı diğer sorunlar ise, göç edilen kentlerdeki ani nüfus artışı kaynaklı altyapı yetersizlikleri olarak karşımıza çıkabilecektir. Göçün en yoğun olarak yaşandığı Ankara’da, depremden beri trafik sıkışıklığı artmış olması, bunun peşi sıra gelebilecek birçok başka sorunun da (su kıtlığı vb.) habercisi durumundadır. Nitekim, deprem sonrasında Ankara’da çıkan çöp miktarının günlük 600 ton seviyesinde artış gösterdiği bildirilmiştir [9]. Özellikle, altyapı olanakları daha kısıtlı olan daha küçük yerleşim birimlerindeki ani nüfus artışı, orta vadede kriz seviyesinde problemlere yol açabilecektir. Deprem göçmenlerinin gelmiş oldukları kentlerde ortaya çıkan bir başka sorun da konut piyasasında gerçekleşen fahiş seviyedeki kira ve ev fiyatı artışları olmuştur [6, 10]. Piyasadaki mevcut konut arzının talebe yetişememesi ve birçok ev sahibinin fırsatçı bir şekilde davranması nedeniyle gerçekleşen bu fahiş fiyat artışları konusunda hükümetin aldığı tedbirler yetersiz kalmış ve bu fırsatçılığın önüne geçilememiştir.
Deprem sebebi ile yıkıma uğrayan kentlerden diğer kentlere ve kırsal kesime gerçekleşen göçün kalıcı olup olmadığı da tartışma konusudur. Bölgede ihtiyaç duyulan barınma olanakları tesis edildiğinde özellikle kırsal kesime göç etmiş olan depremzedelerin kentlere geri döneceği, bu nedenle bu durum için “göç” değil “insan hareketi” teriminin kullanılması gerektiği önerilmiştir [11]. Depremzedelerin kent değiştirmelerinin geçici bir durum olduğunu düşündükleri ve er ya da geç memleketlerine geri dönmeyi istedikleri de bilinmektedir. Konteyner kentlerin tamamlanmasını takiben bir kısım depremzedenin göç ettikleri yerlerden memleketlerine dönmesi [12] bu geri dönüş isteğinin bir göstergesi sayılabilir. Ancak, özellikle diğer kentlere göç edenler bakımından göçün kalıcılığının bölgede gerçekleşecek imar, istihdam ve eğitim gibi temel unsurların nasıl planlanıp uygulanacağına bağlı olduğu ve insanların gittikleri şehirlerde kalma süreleri uzadıkça göçün kalıcı olma ihtimalinin de yükseldiği belirtilmiştir [11].
Deprem sonrası yaşanan göçlerin Türkiye’de son yıllarda giderek artan metropolleşme eğilimini güçlendireceği, deprem bölgesinde yer alan ve kalkınma sıralamasında gerilerde yer alan Adıyaman, Malatya, Kahramanmaraş gibi illerin nüfusunun kalıcı olarak azalmasına ve bu kentlerin daha da yoksullaşmasına neden olacağı öngörülmüştür [13]. Deprem sonrası göç eden bireylerin yaşayabileceği sağlık problemleri de dikkate alınması gereken bir konudur.
Göç eden depremzedelerin çocuklarının aşılarının ihmal edilme olasılığı ile hamile ya da kronik hastalığı olan depremzedelerin sağlık hizmetlerine yeni yerleşmiş oldukları kentlerde bir süre ulaşamama olasılıkları, kısa ve orta vadede sağlık sorunlarına yol açabilecektir [14]. Buna ek olarak, göç eden depremzedelerin mental sağlığı konusunda da endişeler bulunmaktadır. Türkiye’de daha önce yapılmış olan bir çalışmada, deprem sonrası göçe bağlı sosyal destek kaybının, göç eden depremzedelerde depresyon gelişme olasılığını artırdığı tespit edilmiştir [15]. Bu doğrultuda, göç eden depremzedelerin psikolojik destek ve yardım hizmetlerine ulaşımı konusu önem arz etmektedir.
Deprem bölgesinin demografik ve sosyo[1]ekonomik yapısının korunması ve bölgedeki tarım ve sanayi üretiminin ve ticaretinin yeniden işler duruma geçebilmesi için memleketlerine geri dönmelerinin teşvik edilmesi gereklidir. Bölgeye depremin getirmiş olduğu maddi kayıplara ek olarak göçün yol açtığı insan kaynağı kaybının uzun vadede bölge için olumsuz etkileri düşünüldüğünde [13], göçün tersine dönmesinin önemi daha iyi anlaşılabilir. Dolayısıyla, deprem kaynaklı göçün çok yönlü olumsuz etkilerini gidermek için atılması gereken en önemli adım, göç etmek zorunda kalmış olan depremzedelerin memleketlerine dönüşlerini sağlayacak barınak, eğitim, çalışma olanaklarının yeniden oluşturulması ve belki de daha önemlisi, güven ortamının (depreme dayanıklı binalar, okullar ve işyerleri, devlet kurumlarına güven) tesis edilmesidir.
Deprem sonrası göçün olumsuz etkilerini azaltmak için devletin, toplumun her kesimini kapsayan kamucu ve toplumcu politikalar benimseyerek acilen atması gereken adımlar şu şekilde sıralanabilir: (1) Bilimsel görüşleri ve uyarıları dikkate alarak, hızlı ve etkili bir yeniden yapılanma süreci planlamalı ve uygulamalıdır. Bu süreçte, yerel halkın ve göç etmiş bireylerin katılımını ve görüşleri de dikkate alınarak, sürdürülebilir ve insan odaklı projeler geliştirilmelidir. (2) Eğitim ve iş alanlarında sosyal eşitlik ilkesine dayalı politikalar benimsenerek, eğitim ve istihdam olanakları artırılmalı, böylece insanların yaşam kalitesinin artmasının yanı sıra ekonomik kalkınmaya da destek olunmalıdır. (3) Göç edenlerin yeni yerleşim bölgelerinde sosyal ve ekonomik entegrasyonunu sağlamak için uyum programları oluşturulmalı ve destek hizmetleri sunulmalıdır. (4) Deprem bölgesinde barınma, iş ve eğitim olanakları yeniden tesis edildikten sonra, göç edenlerin geri dönüşü için teşvik mekanizmaları oluşturulmalıdır.
Deprem felaketinin ardından deprem bölgesinden dışarıya doğru yaşanan göç olayları ve bu göçün neden olduğu sorunların çözümü için gösterilen çabalar, devletin ve toplumun doğal afetlere karşı direngenlik derecesi için bir ölçüt olarak kabul edilebilir. Bu doğrultuda, önümüzdeki dönemde sadece depreme dirençli kentler kurmak değil, aynı zamanda deprem sonrası direngen bir toplum oluşturmak için de çaba göstermemiz önem arz etmektedir.
34) Bölgenin etnik yapısını değiştirmek isteyecekler mi? Göçler bölgenin demografik yapısını ne ölçüde değiştirebilir?
Musa Özuğurlu - Gazeteci
Bölgenin etnik yapısının değiştirilmesi konusu birkaç boyutuyla ele alınmalı. Bu iddialar daha çok Hatay için dile getirildi. Bu gibi iddiaları ortaya atanların bir kısmı bölgeden Türklerin göç ettirileceğini onların yerine Suriyelilerin yerleştirileceğini savunuyor.
İkincisi Hatay’da Arap Alevilerin göç ettirilerek Türk ve Sünni bir ağırlığın Hatay merkeze yerleşmelerinin sağlanacağı iddiası. Bir başka iddia ise Hatay’ın “laik” yapısının bozulacağı ve bu bölgeye iktidara yakın anlayışta insanların yerleştirileceği.
Bir başka iddia da şu: merkezde bir arada yaşayan Arap Aleviler başka şehirlere göç ettirilmeseler bile aynı şehrin dışında çeşitli yerlere yerleştirilecekler ama bu yerleştirme toplu olarak yapılmayacak ve dolayısıyla bu insanlar “diğerlerinin” arasına serpiştirilerek kaybedilecekler.
Bu iddiaları tek tek ele almaya çalışalım:
Hatay’ın Suriyeliler hariç nüfusu 1 milyon 670 bin. Hatay’da yaşayan Suriyeli sayısı ise yaklaşık 330 bin.1 Suriyeliler içinde Türkiye vatandaşlığı almış olanların sayısı ise yaklaşık 223 bindir2 Bunların kaçının Hatay ya da depremin yaşandığı diğer illerde olduğu net olarak bilinmiyor. Bilindiği gibi Suriyeliler Türkiye’de “misafir” statüsünde. Yani Türkiye’nin mülteciler ile ilgili uluslararası anlaşmalara daha önce koyduğu şerhler nedeniyle Suriyelilerin Türkiye tarafından geri gönderilmesi mümkün. Etnik yapının Suriyeliler vasıtası ile değiştirileceğini savunanlar bunu uluslararası bir komplonun parçası olarak ve iktidarın bu komploya katılmasa bile alet olabileceği iddiası üzerine kuruyorlar. Ancak bu iddia depremin çeşitli teknolojiler kullanılarak yapay şekilde meydana getirildiği iddiası kadar bilimsellikten uzak.
Dolayısıyla Suriyeliler üzerinden Hatay başta olmak üzere resmi ve süresiz şekilde etnik yapının değiştirilmesi olası görünmüyor. Sahada görüştüğümüz insanlardan aldığımız bilgilere göre asıl üzerinde durulması gereken Hatay’da etnik yapının mezhepsel açıdan ele değiştirilmeye çalışılabileceği.
Bilindiği gibi Hatay Arap Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bir kent. Hatay’ın kültürel, dinsel kimliğinin oluşmasında bu kesimin payı çok büyük. Hatay’ın “hoşgörü” kenti olarak gösterilmesi de çeşitli dinler ve mezheplere mensup insanların kenti paylaşması, bir arada yaşaması ile ilgili.
Aynı durum Türkiye’nin diğer bazı illerinde de görülebilir ancak Hatay’da hâkim ırk ve mezhebin dışında kalanların azınlıkta olmadığını, dolayısıyla bu hoşgörü kimliğinin bu kesimler tarafından temellendirildiğini belirtmek lazım.
Turizm, mutfak, dinsel mekânlar, kültürel faaliyet reklamlarının çokça yapılması bir gerçeği daima gizledi: kesimler arasında geçmişten gelen bir rahatsızlık daima oldu.
Görünenin ardında, öteki olana Türkiye’nin hemen her yerinde olduğundan farklı şekilde bakılmıyordu. Özellikle Hıristiyanlar ve Arap Aleviler için bu durum barizdir. Ama belirtildiği gibi il bazında azınlıkta olmamaları sebebiyle bu rahatsızlık her zaman gizlenebildi.
Deprem sonrasında ise bu toplumların / kesimlerin “dağıtılabilmesi” için fırsat doğdu. Asıl üzerinde durulması gereken etnik değişim tehlikesi burada yatıyor.
Bu insanların toplu olarak yaşadıkları semtlere tekrar geri dönebilmeleri mümkün değil. Buralara dönebilmeleri için yaşam alanlarının yeniden inşa edilmesi gerekecek. Bu ise devletin ve hükümetin kararlaştıracağı bir şey. Halkın ise eski mekânlarına dönebilmelerini sağlayacak yasal dayanağı yok. Deprem, afet bölgesi ilanından sonra insanların toplu
Bu da tıpkı Romanların daha önce İstanbul’da göç ettirilip başka yerlere yerleştirildiklerinden sonra yaşadıklarında olduğu gibi bu insanların kimliklerine ağır hasar verecek.
Devletin tarih boyunca zorunlu iskân ve / veya göç politikaları hatırlandığında bu altlın fırsatın kaçırılmayacağı da büyük olasılık.
Diğer yerlerde olduğu gibi Hatay’daki Suriyelilerin bir kısmı Suriye’deki bazı örgütler ile bağlantılı ancak çoğunluğunun kendisine güvenli yer aradığı, savaş ve çatışmalardan kaçtığı için buradalar. Diğer bir deyişle çoğunluğu oluşturan bu insanların “belli bir ajandası” yok. Bu nedenle Hatay’daki Suriyeliler de kentin dokusuna uyum sağlamışlardı.
Bu türden “etnik yapı” malzemesi kullanan bazı politikacıların söylemlerinin aksine Hatay’da Suriyelilerin oluşturduğu ya da Suriyelilerin kullanılacağı herhangi bir “tehlike” söz konusu değil. Asıl görülmesi gereken Türkiye vatandaşlarının yukarıda çizilen çerçevede yerlerinden ve kendi kimliklerinden edilmeye çalışılması.
35) Antakya ve bölgede kültürel varlıklar nasıl bir yıkıma uğradı?
Fırat Arapoğlu - Sanat Eleştirmeni
Doğu Akdeniz tarihinin en büyük depremlerinden ikisi, 6 Şubat Pazartesi günü erken saatlerde Türkiye’nin güneyi ve kuzeybatı Suriye’yi geniş ölçekli olarak etkilemiştir. Depremler, Richter ölçeğine göre 7,8 ve 7,6 büyüklüğündedir. Şu ana kadar mevcut hayatını kaybeden insan sayısının 50.000’den fazla olarak açıklanmıştır ve binlerce insan kayıp durumda görünmektedir. Ayrıca artçı depremler bölgede hala yaşanmaya devam etmektedir.
Deprem felaketi, Türkiye’nin on bir ilini kapsamakta ve yaklaşık 13 milyondan fazla insanın yaşamını doğrudan etkileyen ve etkileyecek kadar geniş bir alanı içermektedir. Aşağıdaki kısa raporda il bazlı olarak depremden etkilenen kültürel miras yapıları, arkeolojik alanlar ve dini yerler, birçoğu hala aktif olan ibadethaneler listelenmektedir.
Gaziantep
- MÖ 2000 yılında inşa edilen ve bir Hitit İmparatorluk kalesi olan Gaziantep Kalesi depremde neredeyse yerle bir olmuştur.
- Hazreti Ukkaşe Türbesi’nin ve çevresindeki caminin büyük kısmı yıkılmıştır.
- 1892’de inşa edilen, aslı Sarkis Balyan tarafından tasarlanan Meryem Ana Kilisesi ve Surp Asdvadzadzin Katedrali olarak bilinen Kurtuluş Cami’sinin kubbe ve minareleri yıkılmıştır.
- 1909 yılında inşa edilen ve kent müzesi olarak kullanılan Bayazhan Gaziantep Kent Müzesi’nin batı duvarı yıkılmıştır.
- Gaziantep Şivani Camii’nin (1677) minaresi yıkılmıştır.
Adıyaman
- Adıyaman’da 2 bin yıllık Karakuş Tümülüsü’nde bulunan 4 sütundan, höyüğün batısında yer alan tokalaşma sütunu yıkılmıştır. Yaklaşık 10 metrelik sütunun arkeolojik önemi, üzerinde Kommagene kralı II. Mithridates’in kız kardeşi Laodike ile tokalaşma sahnesinin yer alması idi.
- M.Ö.3. yüzyılda Kommagene uygarlığı tarafından yapılan Kahta Kalesi’nin bazı taşları kopmuş ve kale duvarı zarar görmüştür. - Dulkadiroğulları Beyliği dönemine tarihlenen ve 1863 yılında bugünkü şeklini alan Adıyaman Ulu Camii’nin iki duvarı hariç kalan kısımları yıkılmıştır.
Antakya
- M.Ö. 300’lü yıllarda kurulmuş bir Helenistik şehir olan Antakya şehir merkezi neredeyse tamamen yıkılmış durumdadır. 1890 yılına tarihlenen Antakya Sinagogu, 1853 depreminde de yıkılan ve yeniden yapılan Habib-i Neccar Camii ve St Peter ve Paul Ortodoks kilisesi yıkılmıştır.
- Kapsamlı Roma mozaikleri koleksiyonuyla tanınan Hatay Arkeoloji Müzesi’nin bir bölümü kısmen hasar görmüştür. Fakat deprem nedeniyle devrilen birçok buluntu parçalanmıştır.
- 1927 yılında mimar Leon Benju tarafından yapılan ve 29 Haziran 1939’a kadar meclis binası olarak kullanılan Hatay Meclis Binası özellikle Hatay Depremi’nde büyük hasar almıştır.
- İskenderun’daki 1600’lerde inşa edilen Latin Katolik Kilisesi’nin ritüel alanı zarar görmüştür.
-Kırıkhan’da bulunan ve Haçlı Prensliğinden kalan Darb-ı Sak Kalesi’nin tamamı yıkılmış ve içindeki Bayezid-i Bestami Türbesi büyük zarar görmüştür.
- Antakya’nın güneyinde Hıristiyan toplulukların dini miras alanları yıkılmıştır. Arsuz’daki Mar Yuhanna, Altınözü’ndeki Meryem Ana, Samandağ’daki Meryem Ana ve İskenderun’daki Aziz Nikola Ortodoks kilisesi ağır hasar görmüş veya yıkılmıştır.
- Altınözü Sarılar Aziz Georgios Rum Ortodoks Kilisesi’nin (1365, yenileme 1856) duvarları hasar görmüştür.
- Vakıflı Ermeni köyündeki Katolik Surp Asdvadzadzin Kilisesi depremden büyük hasar almıştır.
- Payas Sokullu Mehmet Paşa Külilyesi’nin (1574), minaresi yıkılmıştır.
Malatya
- Malatya Yeni Camii (ki 1894’te Malatya depreminde yıkılan Hacı Yusuf Camisi’nin yerine yapılmıştı ve 1913 yılında bitmişti) büyük bir kısmı çökmüş durumdadır.
Kahramanmaraş
-M.Ö.2. yüzyıl Geç Hitit Dönemi kalesi olan Kahramanmaraş Kalesi’nin iç ve çevre duvarlarının bazı kısımları yıkılmış ve kalenin iç kısmında bazı kısımlarda çökmeler meydana gelmiştir.
- Kahramanmaraş Arasa (Cığcığı) Camii (1704), 1900 yılında minare hariç yeniden yapılmıştır. Eski minaresi depremde yıkılmıştır.
Diyarbakır
- II. Konstantin tarafından yaptırılan kale surlarının bazı kısımlarındaki kesme taşlar düşmüş ve kale hasar görmüştür.
Depremin yerel topluluklara ve onların mirasına verdiği zararın boyutunu ve ölçeğini şu anda doğru bir şekilde tahmin etmek oldukça zordur. Ancak bugün itibarıyla dahi yıkımın bir kısmının fazlasıyla kalıcı olduğunu söylemek olasıdır. 2022 yılı itibarıyla deprem bölgesinde kültür mirası kategorisinde yaklaşık 8.500 eser bulunuyor. 25.02.2023 tarihi itibarıyla kültür mirası kategorisindeki 8.444 eserin 2.863’ünün incelemesi yapıldı ve bu yapıların 169’unun yıkıldığı, 535’inin ağır hasarlı, 390’ının orta hasarlı, 721’inin az hasarlı 91 ve 1.048’inin hasarsız olduğu belirlendi. Hatay, Elbistan, Adıyaman, Malatya müzelerinde kısmi hasar meydana gelmişken, bölgedeki müze müdürlüklerinde yapılan ilk hasar tespit çalışmalarında toplam 90 eserin hasar gördüğü belirlenmiştir.
Türkiye birkaç tektonik fay hattı üzerinde yer alıyor ve jeologlar ve uzmanlar yıllardır bölgede bir deprem olacağı konusunda uyarılarda bulunmaktadır. Ayrıca mühendisler ve mimarlar da aynı şekilde fay hatları üzerinde inşaat yapılmaması ve dikkatli olunması konusunda ikazlarda bulundular. Ancak AKP hükümeti tüm uyarıları görmezden gelmiş ve uzmanların öne sürdüğü tüm önerileri reddetmiştir. AKP iktidarı, esas olarak inşaata dayalı büyük bir ekonomiyi yönetmektedir ve AKP iktidarında Erdoğan rejimi 11 imar affı çıkardı. İnşaat sektörünün maliyet düşürme adına pratikleri, ölüm sayısını büyük ölçüde arttırmıştır.
36) Tarikatların deprem fırsatçılığı geri teper mi?
Orhan Gökdemir - Gazeteci
Maraş merkezli gerçekleşen ve 10 ilde binlerce binanın yıkılmasına ve on binlerce kişinin ölümüne sebep olan depremlerin ardından depremzedelerin yardım feryatları ülkenin dört bir yanına yayıldı: “Nerede bu devlet!”
Afet bölgesinde sağlanması gereken pek çok ihtiyacı devlet karşılamazken devlet boş bıraktığı alana ilişkin görevlerini -olağan zamanlarda eğitim, sağlık alanında olduğu gibi- cemaatlere ve onlara bağlı vakıflara devretti.
Deprem aynı zamanda iktidarın tarikat destekli yapısını da daha görünür kıldı. AKP iktidarında devletin afet işlerini bütünüyle tarikatlara devretmişti. Depremin yıkıntıları altında kalan ilk iki kurum afetzedelerin yardımına koşmakla görevli Kızılay ve AFAD olmasının nedenlerinden biri bu. Yeryüzünde yardım göndermediği yer bırakmamakla övünen bu iki kurum, çadır fabrikalarının olduğu şehre üç beş çadır gönderemedi. Hatta Kızılay, bölgede ekiplerini gönderip fotoğraf bile veremedi. Ama buna rağmen “kamu spotları” ile para istemeyi akıl etti. Her iki kurumun da ilk refleksleri depremi gerekçe gönderip bağış istemek.
Hâlbuki ağır tartışmaların içinde olduğu 1999 depreminde bile hiç olmazsa çadır göndermeyi başarmıştı. O büyük depremde Kızılay’la ilgili çadır tartışması, çadırların küflü ve eskimiş olduğu ile ilgiliydi. Şimdi çadır da yok.
AFAD, bütçe ödeneklerinden besleniyor. Kızılay’a kamu kaynakları aktarılıyor. Her iki örgütün de bağış toplama yetkisi var. Görevleri afetlere derhal müdahale ederek, riskleri en aza indirebilmek olan bu kuruluşlar, bütün olasılıkları dikkate alarak felaket senaryoları hazırlamak ve anında müdahale edebilecekleri her türlü önlemi almakla yükümlü. Ama yükümlü oldukları işi hakkıyla yapamadılar.
Altılı Masa’nın ayaklarından biri olan Ahmet Davutoğlu, Kızılay’ın bu felç halini şöyle anlattı; “Bundan aylar önce Kızılay, yurt dışında operasyonlara binlerce çadır göndermiş ve bu ikame edilmemiş. Kızılay bugün neredeyse bankadan borç alarak maaş öder hale getirilmiş. Bunların hepsi ehliyet ve liyakatten yoksun kadroların bu kurumları çürütmesi sebebiyle oldu.”
Bunlar doğru olabilir ama birkaç fabrikası olan Kızılay’ın neden çadır üretmediği, AFAD’ın Kızılay’a neden çadır siparişi vermediğini tek başına açıklayamaz. Dillendirilmeyen asıl sebep bunların yönetenlerin bu kadar büyük siparişleri üretip stokta bekletmeyi “ekonomik” bulmamış olması. Malum piyasa ekonomisi hükmü altındayız.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun da depremin ardından buna dikkat çekti, AFAD’ın çadır stoku bulundurması gerektiğini, Kızılay’ın Ankara’nın Etimesgut ilçesindeki tesisinde AFAD için 2,5 yıldır çadır üretmediğini söyledi. Torun sözlerini şöyle sürdürdü; “AFAD’ın DAYANIŞMA FORUMU 2023 SAYI 08 92 elinde, büyük bir afete karşı en az 250-300 bin çadır stoğu olması gerektiği bilinmektedir. Ancak 27 Eylül 2019’da AFAD’ın kendi yaptığı açıklamaya göre stoktaki çadır sayısı 100 bin bile değildir. AFAD’ın çadırlarını yıllardır Kızılay üretir. Ancak AFAD yönetimi, 2020 Ağustos ayından 2022 Aralık ayına kadar, yani yaklaşık 2,5 yıl Kızılay’dan bir tek çadır bile almamıştır. Kızılay’ın Ankara Etimesgut’taki tesisi, 2,5 yıl süresince AFAD’a çadır üretmemiştir. Sadece 3 ay önce Kızılay’a 60 bin çadır siparişi verilmiştir.”
O 60 binlik çadır siparişinin de ne kadarının üretilip AFAD’a teslim edildiği belli değil. Zira Kızılay’ın gözü, tıpkı irili ufaklı “İslami yardım” kuruluşu gibi sınır ötesi “İslam dünyası”nda. Örtülü bir Panislamizm uyarınca hareket ediyor bu yardım kuruluşları. Bu işaret de saraydan veriliyor. Haliyle “Arakan Müslümanları” için gözyaşı döken Emine Hanım enkaz altında kalıp ölen on binlerce yurttaşımız için çıkıp aynı fotoğrafı vermeyi tercih etmiyor.
Kızılay deprem bölgesine yardım gönderemedi ama “dışişlerinde” oldukça hızlı. Türk Kızılay Genel Başkanı Dr. Kerem Kınık, 2021 yılında, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla Hindistan’a 1 milyon 100 bin dolarlık, 2 A 400 kargo uçağı dolusu tıbbi yardım yaptıklarını açıkladı örneğin. Üstelik bu açıklamayı Malatya’da yaptı. Kınık, Kızılay Yönetim Kurulu üyeleri ile birlikte Vagon Fabrikası olarak bilinen alanda faaliyeti planlanan Kızılay Sistem Yapı Fabrikasında yerleşkeyi gezerek incelemelerde de bulundu. Kızılay Sistem Yapı Fabrikası’nın açılışını Cumhurbaşkanı Erdoğan yapacağını müjdeledi. O tarihten bu yana fabrikada ne üretildiği muamma.
Hâlbuki Kızılay Başkanı Kınık fabrikanın afetlerde aç açık bırakmayacağından çok emindi. Şöyle anlatıyordu fabrikanın marifetlerini: “Kızılay’ımızın inşa etmekte olduğu Malatya üretim üssünü ziyaret ediyoruz. Burası gerek bölgemize gerekse dünyaya nitelikli ürünler sağlayacak olan özellikle de afetlerdeki barınma ihtiyaçlarını karşılayacak olan ama sadece afetlerde değil özellikle kentsel dönüşüm, kırsal dönüşüm noktasında uygun şartlarda insanlarımıza hızlı bir şekilde barınabilecekleri, fiziksel imkânları oluşturabilecekleri bir fabrika olacak. Aynı zamanda pandemi hastaneler, seyyar hastaneler, konteynerler, özellikle yurt dışında ihtiyaç duyulan hızlı kurulabilen modüler hastaneler gibi pek çok endüstriyel tesis, sosyal donatı ve insani yaşam alanlarının üretilmesi noktasında yenilikçi bir tesis olacak.” Deprem olunca bunların hiçbirinin yapılmadığı ortaya çıktı. Kızılay Başkanı da tesise koştu, arkaya birkaç işçi serpiştirdi, çalışıyormuş gibi yaptılar. Fonda görünen konteynerler AKP’ye yakın Rönesans Holding’in siparişiydi. Onları deprem bölgesine gönderemiyorlardı.
Kızılay sitesine göre dernek son 10 yılda 138 farklı ülkede doğal ve insan kaynaklı afetlere müdahale etmiş, kuruluşundan bugüne 147 ülkeye yardım eli uzatmış ve böylece küresel bir aktör haline gelmiş. Yardım götürdüğü bölgeler arasında Filistin, Sudan, Endonezya, Sri Lanka, Kırgızistan, Kosova, Somali, Pakistan gibi ülkeleri özellikle sayıyorlar. İhtiyaç sahibi ülkelerdeki projelerini konut, okul, toplum merkezi, ibadethane, kamu tesisleri inşası, geçim kaynaklarının temini ve desteklenmesi, sağlık, eğitim, sosyal yardım, tarım ve sulama gibi alanlarda yoğunlaşmıştırlar. İbadethane derken öteki dinleri kastetmiyorlar tabii.
Yine siteye göre “Kızılay Çadır & Tekstil” departmanı, Ankara, Malatya ve Erzincan’da bulunan çadır üretim işletmeleri ile kişisel koruyucu ekipman ve tekstil alanında ihtiyaç duyulan ürünleri en üst kalite standartlarında ve yenilikçi bir bakış açısıyla üreterek, en hızlı şekilde çözümler sunuyor. Çadır ve tekstil faaliyetlerinden elde edilen gelirlerin tamamı Kızılay’a aktarılır ve insani yardım faaliyetlerinde kullanılır. Bu pazarlama dilinden anlaşılan, Kızılay bu çadırları satıyor ve gelir elde ediyor.
AFAD ve Kızılay 10 Ocak 2023’te Afganistan’a 24 vagonluk yardım göndermiş. “Yoksulluk içindeki Afganistan halkına” denilerek topladıkları yardım malzemesini 24 vagondan oluşan “iyilik trenleri”yle Afganistan’a uğurlamışlar. O “İyilik trenleri”nde 700 bin kişiye yetecek kadar kışlık giyim, battaniye, un, şeker, yağ, makarna, bakliyat, salça gibi temel gereksinmeler ile yetimhaneler, okullar, ibadethaneler, hastaneler için halı, tekerlekli sandalye, ilaç, sağlık malzemesi taşındığını söylemişler. Bunun onda birini son depremde halkımıza ulaştıramadılar.
Kızılay kendi açıklamasına göre, Pakistan’ın Belucistan, Sind, Gilgit-Baltistan, Pencap ve Keşmir bölgelerinde meydana gelen selin ilk saatlerinden itibaren seferber olmuş, gerek Pakistan’da yerelden temin ettiği yardım malzemeleri gerek karayoluyla Türkiye’den gönderdiği yardımlar gerekse AFAD koordinasyonunda hazırlanan İyilik Treni ve kargo uçaklarına yerleştirdiği insani yardım malzemeleriyle Pakistan’ın yaralarının sarılmasına destek olmuş. Pakistan Kızılay’ı iş birliği ile gıda kolisi, hijyen kiti, yatak, battaniye, su bidonu, giysi, ikramlık ve oyuncak yardımlarını sürdüren Kızılay, sel bölgelerine sevk ettiği 500 adet 12 metrekare afet çadırı kurmuş. Ayrıca salgın hastalıkların önüne geçebilmek ve afetzedelere güvenli su temin edebilmek amacıyla 10 ton güvenli su arıtabilen su arıtma sistemi dağıtarak toplam 5 bin ihtiyaç sahibi aileye ulaşmış.
2019’da depremde evleri yıkılan ya da hasar gören Arnavutluk vatandaşları için çadır kurmayı başarmış. Deprem sonrası harekete geçen Türk Kızılay, bölgeye 120 çadır, 2 bin 750 battaniye ve 100 hijyen seti göndermiş.
Ancak bu reklamların arkasında çürümüş, kokuşmuş bir kurum saklı. Öyle ki dönemin CHP Trabzon Milletvekili Haluk Pekşen, Kızılay’ın topladığı kanı, plazma, eritrosit, trombosit olarak ayrıştırarak kullanıma sunduğunu ve kullanım fazlası kan ürünlerini yurt dışındaki tekellere sattığını öne sürdü. Kızılay, halktan topladığını uluslararası tekellere satıyordu.
Afetlerin ardından ilk işi halktan para toplamaya teşebbüs etmek olan Kızılay’ın aylık 12 bin dolara Boğaz manzaralı ve yüzme havuzlu köşk kiralamak, Menzil tarikatı destekçisi şirkete 700 milyonluk Kızılay ihalesi vermek, MÜSİAD’a ait hasarlı bir binayı 110 bin TL’ye kiralamak, uçmayan uçağa 245 bin dolar ödemek gibi kamuoyunda tartışılan pek çok usulsüz eylemi var. Kızılay yönetimi, Dünya Gıda Programı tarafından ‘yabancılara yardım’ amacıyla gönderilen 3 milyon 700 bin TL ile 10 adet 4x4 jip aldı. Alım gerekçesinde, “Kırsal alanlara kolay erişimi sağlayacak türde arazi araçlarının satın alınması uygun görüldü” denildi.
Daha ürkütücü olan ise derneğin AKP’nin arka bahçesine dönüşmesi. AKP yandaşı Torunlar Şirketi’ne ait Başkentgaz’ın Kızılay üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetiminde olduğu TÜRGEV ve Ensar’ın yurtdışındaki uzantısına para aktarması olayı bunun en canlı göstergesi. Kızılay halka yardım yapmak dışında her işin içinde.
AFAD’ın durumu da bundan pek farklı değil. CHP İstanbul Milletvekili Özgür Karabat, AFAD için “rant için devşirilmiş bu yer haline geldi” dedi. Bunlar Sayıştay raporlarında da zikrediliyor. Karabat, “Bu, bir karşılıksız kaynak aktarımıdır. 10,7 milyar TL hangi kurumlara, belediyelere ve kişilere aktarıldı? Bunların açıklanması gerekirken gizleniyor. Çünkü çok iyi biliyoruz ki bu 10,7 milyar TL’nin hemen hemen hepsi AKP’nin yandaşlarına aktarıldı” diyor. CHP’li Gamze Taşcıer’e göre ise AFAD’da kurulan bir usulsüzlük düzeni var ve Erdoğan da bu kurumun bütçesini ikinci örtülü ödeneği olarak kullanıyor. İddiaların aslı olsun olmasın halkın bu iki kuruma hiçbir güveni yok. Deprem iktidarın ve onun biçimlendirdiği kurumların derin bir biçimde çürüdüğünü de ortaya çıktı. En kokuşmuşları da AFAD ve Kızılay.
AFAD ve Kızılay’ın boşalttığı alanı hızla İslami yardım kuruluşları, yani tarikatlar dolduruyor. İHH bunların başında geliyor. İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı ya da kısaca İHH, İslamcı hareketin icat ettiği sözde yardım kuruluşlarından biri. Esası Cihatçı bir sivil toplum örgütü! Yüzün üzerinde ülkede faaliyet gösteriyor, büyük paralara hükmediyor.
Örgüt adını Bosna Savaşı’nda duyurdu, kısa süre sonra Vakfa dönüştü. Bosna Savaşı’nın ardından Çeçenistan, Filistin, Kosova, Suriye gibi İslamcı hareketlerin etkin olduğu savaş bölgelerine faaliyet gösterdi. Temel motivasyonu Cihatçı çetelere yardımdı.
İslamcıların Bosna faaliyetleri ise “Kayıp Trilyon Davası” ile taçlandı. Davanın esası İHH’nın bir uzantısı olduğu Refah Partisi’nin Bosna savaşı sırasında topladığı yardımları zimmete geçirmesiyle ilgiliydi. 1990’lı yılların başlarında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Yugoslavya’da etnik çatışmalar körüklenerek ülke bölünecek, bu süreçte de siyasal İslamcı hareketlerden faydalanılacaktı. RP bu işe gönüllüydü. “Sırp’ların katlettiği müslüman kardeşlerimiz” için yoğun bir propaganda kampanyası başlattı. Avrupa’da ve Türkiye’de vatandaşlardan Bosna’ya yardım için trilyonlarca lira topladı.
Fakat işler yolunda giderken tuhaf bir şey oldu. Dönemin Başbakan Tansu Çiller, 22 Şubat 1994’te, RP’nin yurtiçinde ve yurtdışında Bosna’ya yardım amacıyla topladığı paranın yarısını yerine ulaştırmadığını söyledi. Çiller’in iddiasına ilk yanıt RP Grup Başkanvekili Şevket Kazan’dan geldi. Kazan, “Çiller, RP yardımlarının yerine ulaşıp ulaşmadığını Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç’e sorsun” dedi. Aynı gün Bosna-Hersek Ankara Büyükelçisi Hajrudin Somun, RP’den kendilerine para iletilmediğini açıkladı.
Bosna’dan gelen “Bize ulaşan para yok” açıklamasının ardından 1994’te açılan soruşturmada, Refah Partisi’nin kasası olarak bilinen Süleyman Mercümek’in banka hesaplarında toplam 16,5 trilyon lira olduğu ortaya çıktı. Para trafiği şöyleydi: “Bosna’ya yardım” adı altında toplanan paralar İHH’nin Almanya’daki hesaplarında toplanıyor, oradan Mercümek’in Almanya’daki hesabına aktarılıyor, oradan da yine Süleyman Mercümek’in Türkiye’deki hesabına akıyordu. Mercümek’in hesabındaki paralar, yurtiçinde ve yurtdışında birçok bankaya uğradıktan sonra RP’nin örgütlerine pay ediliyordu. Süleyman Mercümek, açılan davalar sonucu suçlu bulunarak 20 trilyon TL para ve 4 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Siyasal İslamcı hareket, öteden beri mali kaynak yaratmak için halktan çeşitli vesilelerle para toplama ve bunu çeşitli insani yardım örgütleri vasıtasıyla yapma geleneğine sahip. İHH ve Deniz Feneri bunların en bilinenleri. İHH, Milli Görüş hareketinin insanlardan para toplamak ve hem bu “gönüllü yardım” kampanyalarını siyasi bir kampanya olarak kullanıp hem de toplanan muazzam paraları denetlemek amacıyla kurduğu derneklerden biri. Bu model Bosna-Hersek’te yaşanan çatışmalar sırasında Milli Görüş hareketinin, daha sonra “Mercümek davası” olarak da kamuoyunda tanınacak olan kayıp trilyon davasında, halktan toplanan paraları örgüte “iç etmek” için ilk defa bu çapta kullanıldığında, kullanılan örgüt İHH idi. Dolayısıyla o dönem Milli Görüş kadroları olan AKP’liler için İHH, zaten hareketin bizzat kurduğu, organik bağları olan bir yapılanmaydı.
AKP çizgisinin Millî Görüş’ten ayrılmasının ardından İHH içinde AKP’liler ağır basmaya başlamıştı. İHH, halen AKP ya da Millî Görüş’ten birisine doğrudan doğruya ait değil, örgüt içinde iki çizginin de belirli bir etkisi var.
Ancak İHH, AKP döneminde hemen tüm dış politika açılımlarında hükümetin istediği doğrultuda işler yaptı. Mavi Marmara olayı bu iş birliğinin doruğuydu. İsrail’in baskın yaparak 9 kişiyi öldürdüğü Mavi Marmara gemisini İHH organize etmişti. Ancak iş, AKP’yle kol kola yapılıyordu. Aslında başta planlanan, gemide bazı AKP milletvekillerinin de gitmesiydi. Ancak İsrail’in katliama hazırlandığı anlaşılınca AKP’nin bundan çekindiği anlaşıldı.
Suriye’ye Batının öncülüğünde yapılan saldırı İHH için yeni fırsatlar yarattı. Örgüt, aktif olarak Suriye’ye saldıran Cihatçı örgütlerin yanında yer aldı, “Esed zulmünü” hedef alan açıklamalar yaptı.
Örgütün bu konuda oldukça kabarık bir var. 1990’larda İHH’yi araştıran Fransız terörle mücadele savcısı Jean-Louis Bruguiere, İHH’nin “terörizm ve cihat ile açık, uzun süre devam eden bağları” olduğunu ve 1999’da El-Kaide üyesi Ahmed Ressam’ın Los Angeles Uluslararası Havalimanı’na bombalı saldırı girişiminde bulunmasında İHH’nin rol oynadığını iddia etmişti. 1996’da İHH çalışanlarından Erdinç Tekir, kendi ifadesiyle “Çeçenistan’ın sesini dünyaya duyurabilmek için” Avrasya feribotunu kaçırdı ve 3 yıl 8 ay hapis yattı. Çeçenistan’ın sesi dediği aslında Çeçen cihatçıların sesiydi. Tekir, 2010’da baskına uğrayan Mavi Marmara gemisindeki “aktivistler” arasında yer aldı. Danimarka Uluslararası Etütler Enstitüsü’nün 2006’da yayımlanan raporuna göre, 1997’de İHH’nin İstanbul bürosuna düzenlenen bir polis operasyonunda silahlar, patlayıcılar, bomba yapma talimatları ve “cihat bayrağı” ele geçirildi. Polisin el koyduğu belgelere göre, operasyonda gözaltına alınan İHH üyeleri Afganistan, Bosna ve Çeçenistan’da savaşmayı planlıyordu.
İHH’nin üye olduğu Suudi Arabistan merkezli Hayır Birliği koalisyonu, 2008’de Amerika Birleşik Devletleri tarafından Hamas liderliğinin örgüte para aktarmak için kurduğu bir örgüt olduğu gerekçesiyle terör örgütü ilan edildi. Almanya 2010’da, İHH’nin “Gazze’ye yardım adı altında topladığı paralarla, Hamas’ı ve terör faaliyetlerini desteklediği gerekçesiyle” faaliyetlerini yasakladı. 2012’de Türkiye’de İHH Başkanı Fehmi Bülent Yıldırım hakkında El-Kaide’ye para aktarmaktan soruşturma başlatıldı. The Times gazetesi, 2012’deki bir haberinde Suriye’ye silah sevkiyatı amacıyla Libya’dan Türkiye’ye gelen bir kargo gemisindeki silahların büyük bölümünün İHH tarafından Müslüman Kardeşler’e verildiğini yazdı. Rusya 2016’da, Türkiye’nin İHH’yi ve Beşir Derneği’ni kullanarak Suriye’deki IŞİD ve diğer cihatçı gruplara silah ve malzeme temin ettiğini iddia etti.
Yıl 2015. Şimdi İBB Başkanı olan Ekrem İmamoğlu o tarihte Beylikdüzü Belediye Başkanı. Suriye savaşı en harlı zamanlarında. İmamoğlu yönetimindeki belediye yardım topladı ve Suriye’ye ulaştırmak için harekete geçti.
İmamoğlu yardım duyurusunu sosyal medya hesabından şöyle duyurdu: “Paylaşmayı seven ve mağdurun her zaman yanında olan Beylikdüzü halkı Suriye’li kardeşleri için seferber oldu. Beylikdüzü İHH’nın 8. yardım tırını uğurladık. Tüm yardımseverlerimizden Allah razı olsun.” Yani İmamoğlu topladığı 8 tır dolusu yardımı İHH’ya teslim etmişti.
Peki, o yardım İHH’ye teslim edildikten sonra nereye gitti? Bu adres ile ilgili pek çok iz ve işaret var. Suriye’deki cihatçı örgüt Ahraru’ş Şam’ın kurucusu Ebu Halid el Suri lakaplı Muhammed Behaya yayımladığı bir bildiriyle El Kaide üyesi olduğunu kabul etti. Bu şahıs, ABD Hazine Bakanlığı tarafından El Kaide lideri Eyman el Zevahiri’nin Suriye’deki temsilcisi olarak nitelenmişti. Görevi Nusra Cephesi, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi El Kaideci örgütlerle Zevahiri arasındaki teması sağlamaktı.
Suriye’de irili ufaklı onlarca cihatçı örgüt, binlerce cihatçı militan vardı. Şeriat mahkemeleri kuruyor, kafa kesiyor, insanları kırbaçlıyorlardı. O sırada AKP’nin sivil toplum örgütü İHH ile Ahraru’ş Şam arasından da su sızmıyordu. Ankara’da İHH tarafından düzenlenen bir konferansın konuşmacıları arasında Ahraru’ş Şam’ın basın sözcüsü olarak tanıtılan Ebu Abdurrahman es Suri ile Bülent Yıldırım vardı. Aynı Ebu Abdurrahman, cihatçı bir siteye verdiği röportajda El Kaide’nin kolu Nusra Cephesi için, “Nusret Cephesi’ndeki kardeşlerin atılganlığı, sebatları, kuvvetleri, iyi çalışmaları herkes tarafından bilinmektedir. Onlar Suriye devriminde lider konumdalar. Allah onlardan razı olsun. İyi muameleleri ve güzel ahlakları nedeniyle insanlar arasında seviliyorlar” diyordu. Bülent Yıldırım da Müslüman Kardeşler temsilcileriyle birlikte yaptığı basın toplantısında İslam Cephesi’nden büyük destek gördüklerini söylüyordu.
El Kaide’nin Suriye kolu Heyet-u Tahrir’uş Şam (Şam Kurtuluş Heyeti) Türkiye’den İHH’nın da aralarında bulunduğu “devrimlerinin gizli kahramanları” için ödül töreni düzenledi. Törende sahneye davet edilen İHH temsilcisi ödülünü HTŞ genel Emiri Şeyh Ebu Cabir ve El Kaideci Suudi Şeyh Abdullah el-Muhaysini’den aldı.
Cihatçılara desteğiyle bilinen gerici İHH’nin CHP’ye yaptığı ziyaret CHP Gençlik Kolları tarafından duyuruldu. CHP Gençlik Kolları’nın Twitter hesabından yapılan açıklamada “Genç İHH Başkanı Abdullah Muhammed İslam ve beraberindeki heyet, genel merkezimizde Genel Başkanımız Gençosman Killik’i ziyaret etti” denilerek ziyaretin fotoğrafı paylaşıldı. Paylaşım sosyal medyada CHP’lilerin tepkilerine yol açtı.
İHH’nın CHP ile sonuncu teması birkaç gün önce gerçekleşti. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun İHH ziyareti, İHH’nın Twitter hesabından duyuruldu. Ziyaretin fotoğraflarına yer verilen paylaşımda “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu vakfımızı ziyaret etti. Ziyarette kendisine vakfımızın Türkiye ve dünya genelinde yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verdik” denildi.
Oyunun içinde irili ufaklı başta tarikat yan kuruluşu da var. Devletin resmi haber ajansa olan Anadolu Ajansı AKP’nin yedeğindeki bütün cihatçı, selefi, gerici kuruluşları depreme karşı mücadele eden Sivil Toplum Kuruluşu olarak sıraladı. “STK’ler depremzedelerin yaralarını sarmak için tek yürek oldu” başlığıyla verilen haberde, “Kahramanmaraş merkezli depremlerden etkilenen bölgelerde görev yapan sivil toplum kuruluşları (STK), depremzedelerin yaralarını sarmak için canla başla çalışıyor” denildi. Haberde anılan bu kuruluşlar şöyle: İHH, AGD (Anadolu Gençlik Derneği), İDDEF, Deniz Feneri Derneği, IBAG, Diyanet Vakfı, Sadaka Taşı, Beşir, Hay-Der, TÜGVA, TÜRGEV, İlim Yayma Cemiyeti, Önder, Birlik Vakfı, İsmailağa Vakfı, Yedi Hilal, Hakyol… AA’nın STK diye andığı kuruluşların tamamı tarikatların uzantısı cihatçı-selefi organizasyonlar.
Bu haberin arkasında bir gerçek var; Depremin ilk üç gününde ortalıkta görünmeyen devlet kuruluşları ağır aksak bölgeye gelmeye başlayınca, kameralı-tekbirli organizasyonlar da ortaya çıktı. Mekanizma şöyle işliyordu; enkazdan canlı çıkacağı belli olunca sivil kurtarma ekipleri enkazdan uzaklaştırılıyor, yandaş kanalın kamerası enkaza çağrılıyor, sonra bu gerici tekbir timleri gelip enkazdan canlı çıkarıyordu. AKP’nin deprem bölgesindeki işleyen tek organizasyonu STK görünümlü bu tarikatlardan oluşan tekbir timleri.
AA’nın STK diye sunduğu Beşir Derneği Menzil tarikatına bağlı. Türkiye’nin pek çok skandalla hatırladığı cihatçı gruplara paravan olduğu iddia edilen İHH Vakfı, Nur Cemaati’nin Yazıcılar koluna bağlı Hayrat Vakfı, yüzyılın bağış yolsuzluğuna imza atan Deniz Feneri, Nakşibendi tarikatının uzantısı Sadakataşı Derneği aralarından en bilinenleri. İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı ya da kısaca İHH, İslamcı hareketin icat ettiği sözde yardım kuruluşlarından biri. Esası cihatçı bir sivil toplum örgütü! Yüzün üzerinde ülkede faaliyet gösteriyor, büyük paralara hükmediyor. 2014’teki “MİT Tırları” krizindeki TIR’ların İHH Vakfı’na ait olduğu söylenmiş, basına sızan belgeler sayesinde TIR’ların MİT’e ait olduğu kabul edilmişti. Yani İHH aynı zamanda MİT himayesinde olan bir “STK”…
Başkent-Gaz’ın üzerinden Ensar Vakfı’na 8 milyon dolarlık bağış yaptığı iddiasıyla gündeme gelen Türk Kızılay’ının bu kurullar arasında sayılmaması da manidar. Bu depremde Kızılay deprem bölgesinde fotoğraf bile veremedi. Yurtlarındaki tecavüz iddiaları ile gündeme gelen Ensar, TÜGVA ve TÜRGEV de AA STK’ları arasında baş sırada.
AFAD’ın arkasına saklanarak deprem bölgesine sızan kuruluşlar arasında, Nur Cemaati’nin “Yazıcılar” kolundan Hayrat İnsani Yardım Derneği yer alıyor. Dernek, 2016’da önce Bakanlar Kurulu kararı ile kamu yararına dernek olarak kabul edildi ve İçişleri Bakanlığı’nın önerisiyle 2017’de “izin almadan yardım toplayabilen kuruluşlar” arasına dâhil edildi. Dernek, faaliyetlerinin devlet tarafından desteklenmesiyle birlikte hükümetin yurt dışı politikalarına göre ülke sınırları dışına yardım kampanyaları düzenlemeye başladı.
STK’lar arasında bayılan Beşir Derneği özellikle Sağlık Bakanlığı’nda örgütlenmeleri ile gündeme gelen Menzil Tarikatı’na bağlı olmasıyla biliniyor. Dernek, İçişleri Bakanlığı’nın önerisi üzerine Bakanlar Kurulunca “İzin Almadan Yardım Toplama” hakkını aldı.
Anadolu Gençlik Derneği (kısaca AGD), genel merkezi Ankara’da bulunan Milli Görüş ideolojisindeki cihatçı organizasyon. İDDEF, İsmailağa tarikatının yan kuruluşu. IBAG, İyiliğe Çağrı Derneği’ne bağlı. Selefi bir anlayış için örgütlenen, Ortadoğu’daki Sünni yapılanmalara para aktaran bir kuruluş.
Almanya’da “Yüzyılın bağış yolsuzluğu” olarak anılan Deniz Feneri soruşturmasıyla gündeme gelen Deniz Feneri’nin, bağış adı altında toplanan 18 milyon Euro’yu amaç dışı kullandığı iddia edilmişti. Almanya’daki davanın iddianamesinde derneğin bazı şirketlere ortak olduğu ve paraların bir bölümü kuryeler aracılığıyla Türkiye’ye gönderildiği öne sürülmüştü. Paralarının aktarıldığı iddia edilen şirketlerin yönetim kurullarında Zekeriya Karaman ve RTÜK eski Başkanı Zahit Akman, Beşir Atalay, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eski basın danışmanı Akif Beki’nin isimleri geçmişti. Derneğin muhasebe ve mali müdürü Firdevsi Ermiş, toplanan bağışlarla ilgili yolsuzluğun başında, Türkiye’deki Kanal 7 yöneticileri Zekeriya Karaman, İsmail Karahan, Mustafa Çelik ve Harun Kapuyoldaş’ın olduğunu söylemişti.
Nakşibendi tarikatı Halidi kolu üyelerince kurulmuş yüzlerce dernekten biri olan Sadakataşı Derneği de AA listesinde. Tarikat’ın bilinen diğer dernekleri arasında Verenel Derneği, İhya-Der (İlim Hizmet Yardımlaşma Araştırma Derneği), Umut-Der, Cansuyu Derneği, Garip-Der, İlim-Der, Yedi Hilal Derneği, ÖNDER (İmam Hatip Dernekleri), Mazlumder (İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği), İlim Yayma Cemiyeti de bulunuyor. Bunlardan bazıları da AA’nın STK listesinde.
AA ise bölgeden yaptığı yayınlarla sadece bu cihatçı-selefi gurupların reklamını yapıyor. Deprem AKP’nin üzerinde durduğu gerici şebekeyi de bütün renkleriyle ortaya çıkarıyor. Bu şebekenin ilk görevi Tayyip Erdoğan’ın ağzından zikredilen “kader planı”na halkı inandırmak, ikna etmek. Ülkeyi İslamcılar yönetiyor, başarılar onların ama bütün başarısızlıklar Allah’tan. Bu ilkel İslamcılık, halkla İslamcılar arasında örülen duvarın işaretlerinden biri. Artık onlara kimse inanmıyor!
37) Depremden sonra yeterli psikolojik destek verilebildi mi? Psikolojik yaklaşımın rolü ne olmalı?
Doç. Dr. İnci Boyacıoğlu - Dokuz Eylül Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Psikoloji Bölümü, İzmir
Doç. Dr. Tolga Binbay - Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Psikiyatri Bölümü, İzmir
Deprem gibi afetler sonrası yapılan psikososyal destek çalışmaları genel olarak
(a) afet bölgesinde yaşayan insanların stres ve anksiyete düzeylerini azaltma;
(b) gündelik bir rutini tekrar kazanarak hayatlarına sağlıklı şekilde devam edebilmelerine yardımcı olma;
(c) travmatik deneyime bağlı psikolojik sorunların sağaltımını sağlama;
(d) daha öncesinde var olan ama deprem sonrası artan psikiyatrik bozuklukların sağaltımını düzenleme ve sağlama amaçlarını taşır.
Travmatik olaylarda psikososyal müdahaleler, psikolojik ilk yardımdan, uzun süreli psikoterapiye; bireysel uygulamalardan gruplara psikolojik müdahalelere; afetten etkilenen çocuklara yönelik etkinlik ve psikolojik müdahalelerden deprem alanında görev yapan farklı meslek çalışanlarına yönelik destek çalışmalarına; varolan psikiyatrik sorunların saptanması, değerlendirilmesi ve tedavisine kadar hem uygulamanın süresi, hem verilen psikolojik desteğin niteliği, hem de desteğin verildiği kişiler ve onların ihtiyaçlarına göre büyük çeşitlilik göstermektedir.
6 Şubat’ta yaşanan elim deprem olayı sonrası bölge halkına şu ana kadar verilen psikososyal destek çalışmaları önemli birkaç başlıkta büyük sorunlar içermektedir.
1) Psikososyal destek çalışmaları öncesinde kişilerin temel ihtiyaçlarının karşılanması gerekliliği gerçekleştirilememiştir.
Afetin hemen ardından yapılan psikolojik ilk yardım kişilerin fiziksel veya psikolojik ihtiyaçlarını belirleme, temel ihtiyaçlarını karşılamalarına yardımcı olma ve onları anlatmaya zorlamaksızın konuşmak isterlerse aktif ve empatik dinlemeyi içerir. Daha kapsamlı destek çalışmaları için kişilerin güvenli barınma, düzenli ve sağlıklı beslenme, hijyen gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması gerekmektedir. Bu ilerleyen psikososyal destek çalışmaları ortaya çıkan belirti ve bulguların değerlendirilmesini, gerekli müdahalelerin yapılmasını ve tedavisini de içerir. Neredeyse iki ay geçmiş olmasına karşın deprem bölgesinde hala barınma, su, düzenli beslenme ve temel tedavi ihtiyaçları karşılanamamıştır. Hatta depremin ardından yaşanan sel felaketi bölge halkının nesnel olarak güvende olmadığını ortaya koymakta, dolayısıyla kişilerin psikolojik olarak güvende hissetmelerine yönelik destek çalışmalarının etkisini de anlamsızlaştırmaktadır. Bu sebeple sahada görev alan psikolojik destek çalışanları bunca geçen süreye karşın hala büyük oranda kişilere temel ihtiyaçlarını gidermelerine yardımcı olmakla sınırlı bir destek verebilmektedir.
2) Sahada verilen psikososyal destek çalışmaları büyük oranda ilgili meslek gruplarının gönüllü çalışmasına dayanmakta, bu sebeple sürekliliği ve kapsamı sınırlı olabilmektedir.
Her sağlık hizmeti gibi psikolojik sağlık da ücretsiz, bilimsel ve ulaşılabilir olmalıdır. Ülkemizde psikolojik sağlık hizmetleri kapsamına giren birçok müdahale ve uygulama devlet tarafından karşılanmamakta, kişiler bu tür hizmetleri kendileri gelirleri ölçüsünde özel kurum ve kişilerden almak durumunda kalmaktadır. Ayrıca kamu çalışanları içinde psikologlar, sosyal hizmet çalışanları, psikolojik yardıma dair eğitim almış hemşireler gibi meslek elemanları oldukça az sayıdadır. Deprem gibi büyük bir afet henüz yeni gerçekleşmişken, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yakın zamanda duyurusunu yaptığı 42500 kişilik sağlık personeli alımında psikologlar için ayrılan kadro sayısı sadece 255’tir. Büyük bir coğrafyayı etkileyen deprem sonrası psikolojik desteğe ihtiyaç duyan binlerce insan bulunmaktadır. Şu an çok sayıda psikolog ve psikiyatrist gönüllü olarak psikolojik destek çalışmalarına katılmaktadır. Ancak bu destek kamusal hizmet olarak yapılandırılmadığı sürece uzun süreli psikolojik ihtiyaçların karşılanması, verilen desteklerin sürekliliğinin sağlanması ve denetimlerinin yapılması olası görünmemektedir.
Öte yandan deprem gibi felaketlerden sonra ortaya çıkan psikolojik sorunların bir sağlık sorunu olarak değil de sosyal sorun olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu nedenle “psikososyal müdahaleler” Sağlık Bakanlığı bünyesinde değil Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı altında yürütüldüğü anlaşılmaktadır. Hâlbuki depremle ilişkili psikolojik sorunlar bir bütünlük içinde ve sağlık bakış açısıyla ele alınması gerekirdi. Bu bakış farklılığı hem eksik ve yetersiz uygulamalara hem yanlış ve geç uygulamalara hem de sahada koordinasyonsuzluğa yol açmıştır.
3) Deprem sonrası psikososyal destek çalışmalarının kurumlar düzeyinde organizasyonunda büyük sorunlar yaşanmaktadır.
Devlet kurumları içerisinde afetzedelere verilecek psikososyal destek çalışmalarında AFAD, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Türk Kızılay’ı sorumlu devlet kurumları arasında yer almaktadır. Ancak sahada hemen tüm yardım çalışmalarında görülen koordinasyon ve yönetim sorunu psikososyal destek çalışmalarında da yaşanmakta, yürütülen psikososyal destek çalışmalarında da bir kargaşa yaşanmaktadır. Bu noktada, 1999 Gölcük Depremi, Soma Katliamı gibi daha önce yaşanmış afetlerdeki deneyimlerini bilgiye ve örgütlülüğe dönüştürmüş olan Türk Psikologlar Derneği, Türkiye Psikiyatri Derneği gibi meslek kuruluşları sürecin sağlıklı yürütülmesinde önemli roller üstlenmişlerdir. Bugün afetzedelere verilen psikososyal destek çalışmalarının arkasında büyük oranda bu meslek gruplarının fedakârlıkla ördüğü dayanışma ağı bulunmaktadır. Bu kurumlar, depremzedelere yönelik psikolojik ilk yardım, danışmanlık, terapi, grup terapisi, destek grupları ve seminerler gibi hizmetler vermektedir. Ancak var olan ihtiyaç karşısında gönüllülük üzerine kurulan çalışmaların bir sınırı olduğu açıktır.
Öte yandan sağlıkta özelleştirmelerin ve Türkiye’nin sağlıkta son 30 yılına damga vuran özel sektör baskısının deprem gibi toplumsal felaketlerden sonra yeterli ruhsal sağlık hizmetinin örgütlenememesi gibi bir sonucu doğurduğu da ortaya çıkmıştır. Siyasi iktidar deprem sonrası psikolojik destek ve müdahaleyi hem bir sağlık hizmeti olarak görmemekte hem de kamuyu bu konuda harekete geçirmekte yetersiz kalmaktadır.
4) Afet sonrası yapılacak psikososyal destek çalışmaları bilimsel temelli olmalıdır. Nefes terapisinden dini manevi danışmanlığa kadar farklı ve bilimselliği tartışmalı uygulamalara alan açılması dikkat çekicidir. Sahaya ilk olarak Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı dini meslek gruplarının sürülmüş, bu kuruma psikososyal destek çalışmalarında sorumlu bir devlet kurumu statüsündeymişçesine kurumsal sınırlarını aşan yetki ve görevler verilmiştir. Ayrıca çocuklar gerici tarikatların yurtlarına teslim edilmiştir.
Deprem sonrası ilk müdahaleler, genellikle kurtarma ve yardım çalışmaları sırasında gerçekleştirilir. Bu aşamada, depremzedelerin temel ihtiyaçlarını karşılamak, güvenli bir ortam sağlamak, fiziksel yaralanmalarını tedavi etmek ve kayıplarını telafi etmek için çaba gösterilir. Psikolojik ilk yardım ise, depremzedelerin yaşadıkları stres, şok ve üzüntüye hızlı bir şekilde yanıt vermek amacıyla yapılır. Bu aşamada, konuşma ve dinleme, destek verme, rahatlama teknikleri ve günlük yaşamda uygulanabilecek pratik stratejiler kullanılabilir. Bu amaçla afet bölgesine gönderilecek ilk ekiplerin psikolojik ilk yardım eğitimi almış olması gerekmektedir. Ayrıca afetin travmatik boyutu ne denli şiddetliyse, hem afetzedelerin psikolojik sağlığına zarar verebilecek temasları azaltmak hem de psikolojik ilk yardımı uygulayacak kişilerin travmatize olarak zarar görmelerini önlemek amacıyla sahaya daha önce travmayla ilgili çalışmalar yapmış deneyimli meslek elemanlarının gönderilmesi tercih edilir. Ancak hükümet sahaya bilimsel temeli olmayan, psikolojik ilk yardım eğitimi almamış din görevlilerini ve imamları göndermeyi tercih etmiştir. İktidarın uzun süredir psikolojik sağlık çalışmalarının laik temelini sarsmaya çalıştığı, sağlık alanını bir bütün olarak dinselleştirme yönünde hareket ettiği ve İlahiyat mezunlarına yeni bir iş ilanı yaratmak adına psikologların meslek alanlarını işgal etme yönünde büyük adımlar attığı düşünülünce, sahaya Diyanet İşlerine bağlı meslek gruplarının gönderilmesinin anlık ve kısa vadeli çıkarlardan öte anlamlar taşıdığı da aşikârdır.
Depremin ilk günü afet bölgesi dâhil tüm ülkede sala okunması ise toplumsal belleğimizden yıllarca silinmeyecek bir detaydır. Yaşamla ölüm sınırındaki göçük altındaki insanlara ve tüm olanaksızlıklara karşın insanüstü bir güçle sevdiklerini göçüklerden çabalamaya çalışan yakınlarına sala dinletmenin insanların psikolojik direncini kırabileceği, hali hazırda stres ve kaygı içindeki kişilere ölümü hatırlatmanın kaygıyı artırıcı etki gösterebileceği, farklı dini inançlardan insanların kendilerini yalnız ve yabancı hissetmelerine yol açabileceği, devletten gelecek yardıma dair umudun kırılacağı ve bunun toplumsal öfkeyi artırabileceği hiç ama hiç düşünülmemiştir. Tabuttan evlerine sıkışan insanlara kendi salaları dinletilmiştir. Bu en hafif ifadeyle dehşet verici bir vicdansızlıktır!
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı deprem sonrası refakatsiz kalan çocukların tarikat yurtlarına teslim edilmesine aracı olmuş veya göz yummuştur. Hukukçu Doç. Dr. Özge Yücel’in belirttiği üzere “çocuklar anne babasını kaybetmiş olsun olmasın, yurttaş olsun olmasın, devlet deprem sebebiyle veya daha önce korumasız durumda kalmış çocukları araştırmak, bulmak ve esaslara uygun biçimde koruma altına almak zorundadır.” Sosyal Hizmetler Kanunu’na göre ihtiyaç halindeki depremzede çocukların koruma ve tedbir kararı alınarak, Bakanlık bünyesinde kurulan sosyal hizmet kuruluşlarına veya koruyucu aile yanına yerleştirilmeleri gerekir. Bakanlığın tarikatlara bırakılan çocuklar için yaptığı “ebeveynlerinin izni ve bilgisi var” açıklaması da aynı derecede dehşet vericidir. Çünkü veliler velayetten doğan bakma yetkisini ve yükümlülüğünü başkasına devredemezler (1). Çocukların bakımına dair tüm detaylar yasalarca tanımlanmıştır. İktidarın depremzede çocukların ihtiyaçlarını karşılama noktasında bilimden uzak gerici tutumu ve hukuk dışı uygulamaları toplumun tüm ilerici güçleri tarafından takip edilmesi gereken bir mücadele başlığıdır.
5) Deprem sonrası verilen psikososyal destek hizmetlerinde o coğrafyada yaşayan halkların kültür ve inançlarına saygı duyulmalı, yapılan tüm destek ve dayanışma çalışmaları ayrımcılıktan uzak eşitlikçi bir ilke çerçevesinde yapılandırılmalıdır. Oysa deprem sonrası kamu kuruluşlarının bölgeye gönderdikleri yardımların dağıtımında farklı etnik köken ve dini inançlardan insanların yoğunluklu yaşadığı bölgeler arasında belirgin bir ayrımcılık yapılmış, kimi bölgelerde afetzedelerin daha ilk günlerden tüm ihtiyaçları kapsamlı şekilde karşılanırken kimi bölgelere temiz su bile gönderilmemiştir. Bu eşitsizlik psikososyal destek çalışmalarında da gözlenmektedir.
Psikolojik ilk yardım sonrası, psikososyal destek çalışmaları, depremin daha uzun süreli etkilerini hafifletmeyi amaçlar. Bu çalışmalar, çeşitli terapi tekniklerini kullanarak depremzedelerin kayıpları ve travmaları hakkında konuşmalarını sağlamak, duygusal destek vermek ve kendi kendine bakım stratejileri öğretmek gibi amaçlar taşır. Bu çalışmalar aynı zamanda depremzedelerin düzenli bir yaşam rutini kazanmaları açısından da destekleyicidir. Afet sonrası sürecinde yaşanan yönetimsel sorunlara paralel olarak, psikolog, psikiyatrist, sosyal hizmet çalışanı gibi meslek gruplarının bölgeye ulaştırılması konusunda da zorluklar yaşanmıştır. Yetersiz lojistik destek nedeniyle, bu ekipler bazı bölgelere hiç ulaşamamış, ulaşılan kimi bölgelerde bu ekiplere kalabilecekleri çadır, konteyner gibi yerler ayarlanmamıştır. Gelir düzeyi yüksek, ayrıcalıklı sınıflara ait bölgelerde ise psikologlara kişisel tedavi odalarının bile ayrıldığı, çocuk ve yetişkinler için sosyal etkinlik ve sportif faaliyet alanlarının inşa edildiği geçici barınma alanları yaratılabilmiştir.
Psikososyal destek müdahaleleri, bireylerin ihtiyaçlarına uygun şekilde planlanmalı ve süreç boyunca takip edilmelidir. Bunun bir parçası olarak, psikososyal destek müdahalelerinde, kültürel ve dini farklılıklar da göz önünde bulundurulmalıdır. 6 Şubat depreminin gerçekleştiği coğrafi bölge zengin bir kültürel arka plana sahiptir. Tarihi İpek Yolu’nun geçtiği bu bölgede Arap Alevileri, Hristiyanlar, Museviler, Kürtler, Suriyeli göçmenler gibi çok sayıda farklı etnik köken ve dini inançtan halk bir arada yaşamaktadır. Bölgeye ilk gönderilenlerin dini görevliler olması, depremin ilk günü tüm deprem bölgesinde sala okunması, İslamcı tarikatların bölgeye sevkinde kolaylık sağlanması ve bu kişilerin hemen deprem sonrası yaygın şekilde depremzedelere dini propaganda yapmaları iktidarın ayrımcı uygulamalarının baskıcı niteliğini gözler önüne sermektedir.
6) Psikososyal destek çalışmalarının bir parçası olan günlük bir rutin kazanma aşaması, “normalleşme” ifadesi altında ideolojik bir silaha dönüştürülmüştür.
Psikolojik sağlık açısından, depremzedelere sabah belirli bir saatte uyanmak, az da olsa gün içerisinde düzenli yemek yemek, kendi öz bakımını yapmak, başka insanlarla sosyalleşmek gibi temel unsurları barındıran günlük bir rutinin kazandırılması kritik bir aşamadır. Günlük rutinin kazandırılması amacını daha anlaşılır ve kolay anlatan “normalleşme” ifadesi psikoloji bilimi açısından bu kavramsal sınırlar içerisinde kullanılır. Ancak, ülkenin siyasal atmosferinde “normalleşme” ifadesi ideolojik bir silaha dönüşmüştür. Bugün “normalleşme”, var olan adaletsizliklerin üstünü örten, bu adaletsizlik karşısında duyulan haklı ve ahlaki öfkeyi psikopatolojik bir sorun gibi yaftalayan, depremde kaybettiğimiz tüm canlar ve parçalanan hayat hikayelerini bireysel alanda çözülmesi gereken sorunlar düzeyine indirgeyip depremin toplumsal ve siyasal yüzünü hasır altı etmeye çalışan halk düşmanı bir kavramdır.
Psikoloji biliminin ve onun sahadaki temsilcilerinin ise sistemin payandası olmayacağı açıktır! Bugün sahadaki meslektaşlarımız yeterli devlet desteğini bulamasalar da, yaptıkları bilimsel ve insani uygulamaları siyasi iktidar sahipleriyle mücadele ederek zorlukla hayata geçirebilseler de, psikososyal destek çalışmalarından ziyade hayatta kalma mücadelesine yönelik bir dayanışma gösterebilseler de açık ve berrak bir zihinle ne şu anki yaşananların ne de bu yaşanan korkunç afete yol açan geçmiş koşulların “normal” olmadığını bilmektedir. Ancak bu farkındalık henüz toplumsal bir duruşa dönüşmemiştir. Bunun olası sebebi, şu an ilgili meslek gruplarının travma odaklı çalışmalara odaklanmasıdır. Oysa bu depremin toplumsal yüzü ilgili meslek gruplarını ahlaki öfke ve kolektif eylemlilik bağlamında toplum sağlığını bir bütün olarak ele almaya davet etmektedir. Psikoloji bilimi deprem sonrası psikolojik sağlık alanını birey düzeyinde ele almanın ötesine geçemezse, toplumsal ve yapısal sorunların göz ardı edilmesine farkında olmaksızın aracı olacak ve halk düşmanı bir işleyişin bertaraf edilmesi yönündeki toplumsal mücadeleye verebileceği katkıyı ortaya koyamayacaktır. Dolayısıyla, psikososyal destek çalışmalarında yer alan tüm meslek gruplarının daha fazla vakit kaybetmeden politik bir tutum geliştirmeleri ahlaki bir yükümlülük olduğu gibi, toplum sağlığı açısından da mesleki bir görevdir.
Bu noktada, kolektif eylemliliğin toplum sağlığı açısından kritik önemini hatırlamakta fayda vardır. Siyasi protesto eylemlerine katılmak, toplumsal dayanışma çalışmalarına katılmak, adaletin sağlanmasına yönelik imza kampanyası vb. mücadelelere destek olmak gibi kolektif eylemliliklerin, kişilerin duygudurumlarını olumlu etkilemekte, mutluluk ve anlam duygusunu artırmakta, kendilerine ve diğerlerine duydukları güveni sağlamlaştırmakta, benlik saygılarını ve psikolojik dayanıklılıklarını güçlendirmekte, olumlu bir sosyal kimlik ve diğerleriyle bağlantılı olma, ait olma duyguları kazandırmaktadır (2, 3, 4, 5). Çünkü insanların insanca bir amaç için bir araya gelmesi, kendilerini hayatı değiştirebilecek kadar güçlü ve etkin hissetmeleri, adaletin yerine gelmesini sağlamaları ve toplumsal sorunların çözüleceğine dair gerçekçi umutlar hissetmeleri toplumsal iyileşmenin bir parçasıdır. Eminiz ki psikososyal destek çalışmalarındaki tüm meslektaşlarımızın arzusu da adaletsizlik, acı ve çaresizliğin “normalleşmesi” değil, insanca olanın “normal” haline gelmesidir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
