Sayfa yolu
Cehennemin ötesinde: Türkiye futbolunun ruh arayışı ya da ilüzyonumuz...
Yayın Tarihi: 10.04.2022 , 09:28 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Önce kaos vardı...
Ve şimdi, Türkiye futbolu yeniden yoğun bakımda...
Futbol uzun zamandır ülkede ciddi bir kriz başlığı olarak sivriliyor. Düzlüğe çıktığımızı düşündüğümüz her an yeni bir krizle karşı karşıya kalıyor, bitmek bilmeyen ve ucu bucağı belirsiz bir tartışmalar silsilesine ortak oluyoruz.
Bu, futbolumuzun kriz döngüleridir.
Elimizde ne var?
En güncel gelişmelere bakın. Yeni açıklanan UEFA sıralamasına göre artık Şampiyonlar Ligi’ne ve UEFA Avrupa Ligi’ne gitmek en büyük “başarımız” sayılacak. Özetle, kulüplerimiz Avrupa’nın üçüncü kupası denilebilecek Konferans Ligi’ne gidebilirken, Milli takım da Avrupa Uluslar Ligi’nde daha önce küme düştüğü için en zayıf takımların yer aldığı gruplarda mücadele verecek.
Hani övündüğümüz genç yeteneklerimiz de artık kendilerini gösterecekleri bir “podyum” bulamayacaklar anlamına gelecek bu.
Yani, kendimiz çalıp kendimiz oynayacağız bundan böyle...
Bu acınası durumumuz, ne kadar geriye düştüğümüzü ortaya koyuyor.
Bir de işin başka bir tarafı var. O da uzun zamandır yönetilemeyen futbolun, yönetilemediğinin yeniden teyit edilmesidir. TFF’den ve kulüplerden gelen istifa haberleri ve öncesinde siyasi olduğu kuşkusuz olan hakem skandalı futbolun pratik olarak neden başarısız olduğunun perde arkasındaki kirli ilişkileri işaret ediyor.
Futbolumuzda ‘futbol hariç’ ne ararsan var...
Perde arkası öylesine karanlık ki... Ülkenin her yerinde seçim gündemi var. Futbolda da öyle. Kulüpler, MHK, TFF... Herkes seçim derdinde ama seçilenler hep benzer kişilikler ve aynı projelerle gelip diğerlerinin yapamadıklarını bu kez kendileri yapamamakla mükellefler.
Ve hepsi de patron, aidiyetleri aynı...
Futbol, sermaye sınıfının bir “protektorası” gibi... Örneğin spor yasası denilen, güya futbolu denetleyip düzenleyecek “reform paketinin” onaylanması bu himaye ilişkilerinin derinleşmesine yol açacak.
Kulüplerin uluslararası sermayenin müdahalesine ilişkin tüm bariyerleri kaldırılacak, bir prototip olarak ve iddia o ki Başakşehir ya da Göztepe vb. patron talanına açılacak, gelirleri kadar borçlanabilecek kulüpler dernek statüsünden şirket statüsüne geçiş yapacak ve futbolun piyasalaşmasında yeni bir evre açılacak.
Ve bunun garantörleri meclisin topçuları AKP’li Alpay Özalan ile MHP’li Saffet Sancaklı olacak.
‘Her şey aynıyken farklı sonuç beklemek...’
Bu yasayla birlikte konuşulanlar arasında, Spor Bakanı’nın ya da federasyonun yetkilerinin genişletilmesi (AKP’nin spor üzerindeki etkisi ve vesayetinin artması) neticesinde daha da “otoriterleşen müdahalelerin” ve gerici işgalin topyekûn serbest bırakılması da yer alıyor.
Açıktır ki ortaya konacak yeni uygulamaların futbolun yönetsel açıdan bir düzene kavuşmasını ne kadar sağlayacağı şüpheler içermekte, futbol üzerindeki işgalin boyutları da pekâlâ dudak ısırtmaktadır.
Peki hepsinin arkasında kimler vardır? Futbolu batıranlar... Sağcı ve kirli siyaset, derin futbol ilişkileri ve futbol baronları...
Beklentimizse yeni bir yasayla, eskilerin yepyeni bir “futbol aklı” ortaya koyup işleri düzeltmeleridir.
Ders almadığımız kesindir.
Bu arada futboldan kaçanlara da değinmek gerekir.
Çok kısa bir süre önce spor yasası hakkında “Türk sporu için hayırlı olacak” diye konuşan 2022 Forbes en zenginler listesine sahip olduğu 1,9 milyar dolar parasıyla giren TFF Başkanı patronumuz Nihat Özdemir, atandığı TFF’den arkasına bakmadan kaçarken, hakemleri tasfiye edenlerin sözcüsü MHK Başkanı, Tahkim kararı sonrasında bir tane doyurucu ve akla yatkın açıklama yapmadan koltukta oturmaya devam edebiliyor.
Özetle, yukarıda bahsedilenlerin tamamı Türk futbolunun tahlil sonuçlarıdır ve sonuçlarımız hiç de sağlıklı görünmüyor.
Futbol kapitalizminin Türkiye şubesi ise sermaye açısından küresel bağlarıyla uyumlu, sınıfsal bir denetim ve kâr aygıtı olarak yoluna aralıksız devam etmektedir.
***
“Yerli ve milli” kaosumuzu burada kesiyoruz ve başka bir yerden devam ediyoruz.
Biz için için çürürken, peki ya “dışarıdan” bizi kim nasıl görüyor?
Bize bir şey vaat etmeyen Türk futbolu “dışarıya” nasıl bir fotoğraf veriyor?
Yeni bir sayfa açmak: McManus’un denemesi...
İngiliz antropolog John McManus, Türk futbolunun kendine has kaotizmini hem dışarıdan hem de içimizden biri olarak deneyimleyen, İthaki Yayınları’ndan henüz yayımlanan “Cehennemden Öte: Türkiye Futbolunun Ruhunu Arayış” isimli çalışmasıyla ele almayı deneyenlerden biri...
Çok kıymetli, çünkü biz kendimizi fanatizm ve kaotizm boyunduruğundan kurtaramazken, bizi bize anlatacak kişilere daha çok ihtiyaç duyuyoruz.
Gerçi McManus kitaba başlarken önsözde “Bu kitap aslında bir yabancı tarafından, yabancılar için yazıldı” diyerek Türkiye futbolunu dünyaya tanıtma refleksinden bahsediyor.
Ama birçok yerde bizi, bize anlatıyor...
Çünkü bizim kendimizi ne kadar tanıdığımız şüpheli olmayı sürdürüyor. Ya da artık pek bir tanınmaz haldeyiz...
İngiltere’de, futbolumuzun nasıl tanındığına ilişkin iki de tüyo vermiş oluyor önsözde McManus.
“Şiddet yanlısı taraftarlar ve kariyerlerinin sonuna gelmiş oyuncular...”
Başlarken ise en çok Nisan 2000’de gerçekleşen Galatasaray-Leeds United maçı öncesi yaşanan olaylar ve iki Leeds taraftarının katledilmesine ilişkin olayların bıraktığı derin tortu ve yük de yeniden dokunuyor insana...
2008’den beri Türkiye’de bulunan McManus, Türkiye üzerindeki “kanunsuzluk, tehdit, adaletsizlik ve şiddet” olarak tarif edilen algıyı da kırmaya çalıştığını ifade ediyor kitabında.
Fakat Türkiye futbolunun yapısal sorunlarının ve benzer durumlarının yeni olmadığının da farkında. McManus, bazı şeyleri de oyunun doğal bir uzantısı olarak ele alıyor.
Yolsuzluklar, kötü yönetimler, gericilik ve futbolun bir oyun olmaktan çıkarılması...
Sermayenin elinde çürüyen ve kadükleşen oyunun, futbol kapitalizmine teslimiyetinin sonuçları değişmiyor.
Bize has olmamakla birlikte, bizde daha çok görünürdür sayılanlar. Futbolun eşitsiz gelişimidir...
McManus kitabı 2018’de bitirmiş olsa da bu çalışmada değindikleri geçerliliğini koruyor. Türk kulüplerinin daha borçlu olduğunu, inşaat firmalarının yeni stadyumlar elde etmek için kazançlı kamu ihalelerinde boy gösterdiğini söylüyor.
Üç noktada bağlanmış oluyor özetle: Daha çok iflas, kutuplaşma ve intikamcılık, komplo teorileri...
Yine ekliyor, yeterince gelişmemiş genç oyuncu bulma kaynaklarımız, transfer yapmak için ayrılan kaynakların kuruması ya da Avrupa’da gösterdiğimiz vasat performans Türkiye futbolunun vaziyetini özetlemiş oluyor.
‘Welcome to hell miti...’
Ve burada kanımca önemli bir tespit de bulunuyor:
McManus, "çoğumuz futbolu normal hayatın akışından bir kaçış gibi görsek de futbol, oynandığı ve izlendiği daha geniş kültür ve toplumun unsurlarını üstlenmekten başka bir şey yapamaz" diye ekliyor.
Öyle bağımsız değil yani futbol; uzvumuz, parçamız, kendimiz ve baktığımız aynamızdır.
Kitapta biraz daha açıldığımızda, birçok konuya dair değerlendirme ve izlenimlerin yer aldığını görüyoruz.
Kitap, bir siyasi proje olarak Başakşehir deneyinden, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın futbolla olan imtihanına, Gezi direnişi, taraftarlar ve Çarşı’dan, “İmparator Fatih Terim”e ve Arda Turan’a, oradan da Ordinaryüs Lefter Küçükandonyadis’e kadar uzanıyor.
Ancak McManus, kitabın önsözünde belirttiği gibi kimi rezervler koyuyor. Kapsamlı olmaya ya da klişeleri güçlendirme gibi bir gayrete ihtiyaç duymadığını ifade eden yazar, Türkiye futbolunda bir gezintiye çıkıyor ve bence bizim görmediklerimiz kadar bakmadıklarımıza ve elbette “görüp de göremediklerimize” değinme gayretini hissettiriyor.
O nedenle, ülkemizdeki futbola bakarken gözlüklerimizi, görüş açımızı ya da filtrelerimizi gözden geçirmeyi teşvik edici bir çalışma diyebiliriz McManus’un yazdıkları için...
Kitabın sayfalarınızı karıştırmak bir futbolsever için okumaya teşvik edici olmalıydı ve bence bu gerçekten de kendisini hissettiriyor.
İstanbul’un tarihinden Trabzon’a oradan da Diyarbakır’a ya da İzmir'deki altıncı kuşak Levantenlerin kurduğu Levant United’a bir geçişle sınandığımız momentler kadar, 1993’te Şampiyonlar Ligi statüsünü değiştiren maç, yani Galatasaray-Manchester United eşleşmesinin atmosferine de dokunabiliyoruz kitapta...
Önceleri McManus’un vurguladığı şekilde, yabancılar için “Türk futboluna giriş” niteliğinde olan ve Galatasaray taraftarının 1993’teki Manchester United maçında kullandığı ünlü slogan “Welcome to Hell”den (Cehenneme hoş geldiniz) feyz alan kitap, bu yönleriyle de özel bir bakış açısını temsil ediyor.
Sonra da detaylarda kendimizi buluyoruz. Ali Sami Yen’de “Avrupa Avrupa duy sesimizi” diye haykırırken ve kapıları ardına kadar açmışken, şimdi hep birlikte sesimiz çıkmaz hâle gelmiş bulunuyoruz.
Ve Avrupa kapıları üzerimize kapanıyor...
Bir Kasımpaşa trajedisi: ‘Big man...’
Bahsetmeden geçilemez. Kitabın en “özel” bölümü ise “Reis” bölümü...
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kişisel futbol öyküsünün “erkeksi lider” imajını güçlendirmek için kullanılan bir araca dönüştüğünü söyleyen yazar, kişisel öykünün ardından AKP’nin Erdoğan aracılığıyla kurduğu futbol ilişkisine değiniyor ve bunu “Erdoğan’ın olmadığı bir Türkiye’yi hiç bilmedim” diyerek yapıyor.
Kişisel yorum ve gözlemlerini de aktaran McManus, şöyle yazıyor:
Özetlemek gerekirse, McManus’un, Türkiye futbolu üzerine gözlem ve değerlendirmelerinden oluşan ve bunu insanlarla doğrudan konuşarak edinilen bilgilere de dayandıran, bizi Türk futboluyla kimi zaman başka bir boyutta diyalog kurarmış gibi hissettiren kitap, okunmayı kesinlikle hak ediyor.
Son olarak, ruh arayışımız devam ediyor mu bilmiyorum ama kapitalizmin yarattığı cehennemde ve geçmek bilmeyen bir karambol anında gibiyiz hala...
Ve bir arada davranmadıkça çıkacağımız da yok bu karambol hâlinden...
Daha ne kadar kalemizi savunabiliriz, bilmeden.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.






