Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Casusluk Davası’nda yeni skandal: Madem ‘sır mı’ diye MİT’e sormadınız, niye bastınız?

Casusluk Davası’nda Savcılık, iddianame ve raporlardaki bilgilerin “devlet sırrı” olup olmamasının değerlendirilmesini istedi. Oysa MİT zaten bunları incelemişti. Savcılığın talepleri, yargılamadaki hataların ve kötü niyetin ikrarı niteliğinde.

Yiğit Günay

Yayın Tarihi: 13.05.2026 , 18:52 Güncelleme Tarihi: 13.05.2026 , 18:55

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.


Merkezinde Hüseyin Gün’ün bulunduğu, Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ ve Necati Özkan’ın sanıkları olduğu Casusluk Davası’nın bugün görülen duruşmasında Savcılık makamı, ara mütalaasını sundu.

Sanıkların tutukluluklarının devamını isteyen Savcılık, mahkemeden iki talepte bulundu: İBB’nin sistemlerine erişim kayıtlarının incelenmesi ve iddianamede yer verilen bilgi ve belgelerin devlet sırrı olup olmadığının değerlendirilmesi.

Taleplerin ikisi de, aynı sıkıntılara yol açıyor.

Birincisi, Savcılığın sorduğu soruların yanıtları zaten biliniyor.

İkincisi, bu iki soruyu şimdi soran Savcılık, iddianamede iki hususta da kesin yargıda bulunmuş durumda.

Üçüncüsü, iki talep de, Savcılığın görevinin parçası olan “lehe delil toplama”, yani sanıkları aklayabilecek hususları da araştırma sorumluluğunu yerine getirmediğinin itirafı niteliği taşıyor.

Tümüne yakından bakalım.

İBB sistemine erişimde durum biliniyor, hatta mahkeme kararıyla sabit

Ara mütalaada dile getirilen iki talep de, içerik bakımından anlamsız. Zira bu soruların yanıtları biliniyor veya biliniyor olması gerekiyor.

İlkinde, yani İBB sistemiyle ilgili veri talebinde, birçok ayrıntılı bilgi istendi: ibb.gov.tr uzantılı sistemlere erişim sağlayan kullanıcıların erişim tarihleriyle birlikte IP kayıtları, iddianamede sızıntı kanıtı olarak sunulan e-mail adreslerinin gerçek olup olmadığının araştırılması, e-mail içeriklerinde adı geçen kişilerin suç tarihlerinde İBB’de çalışıp çalışmadıklarının belirlenmesi, ibb.gov.tr uzantılı sistemlere erişim sağlayan kullanıcı IP kayıtları, zaman damgaları, mail oturum kayıtları ve güvenlik loglarının incelenmesi, ilgili e-mail hesapları üzerinden kurumsal mail server, VPN, active directory, uzak erişim sistemleri veya diğer kurumsal sistemlere bağlantı sağlanıp sağlanmadığının tespit edilmesi ve son olarak, log kayıtlarının incelenerek yetkisiz erişim, veri sızıntısı veya hesap ele geçirilmesi bulgularının araştırılması.

Fakat, tüm bu bilgi taleplerinin zemini olan sorunun yanıtı zaten biliniyor.

Önce, iddianamedeki suçlamayı hatırlayalım. Akın Gürlek’in ekibi diyor ki, 2019’daki belediye seçimlerinde 31 Mart’ta Ekrem İmamoğlu—sonradan iptal edilecek şekilde—İstanbul’u kazanınca İBB veritabanına erişim istedi, sonra Necati Özkan bu verileri “darkweb”e koydu ve böylece Hüseyin Gün’e ulaşmalarını sağladı—ki, bizzat Savcılık da Özkan’ın ne yaptığına karar verebilmiş değil, zira aynı iddianamede bazen Özkan’ın bilgileri bizzat darkweb’e yüklediğini, bazen de başkalarının yüklediği bilgilere dair Gün’e bilgi verdiğini ima ediyor—, Gün de seçime 10 gün kala buradaki kullanıcı adı ve şifrelerle belediyenin veritabanına girip bilgileri aldı, bu bilgilerle yapılan manipülasyon sayesinde seçim kazanıldı.

Ancak, temel bir sorun var. 31 Mart’ta İmamoğlu seçimi kazanıyor. 17 Nisan’da mazbatasını alıyor. 18 Nisan’da belediye çalışanlarına “veritabanlarının yedeklenmesi” talimatı veriyor. Not edilmeli: Bu sırada bütün çalışanlar AKP döneminden kalma, İmamoğlu kimseyi değiştirmiş değil. Erişim de istemiyor. “Yedekleyin” diyor. AKP seçimi iptal ettirme hazırlığında olduğundan hemen teyakkuza geçiyor, talimatın verildiği gün saatler içinde mahkemeye başvurup yürütmeyi durdurma kararı alıyor. Yani talimat uygulanmıyor. Üstelik süreç o günlerde soruşturuluyor ve 2 Mayıs’ta mahkeme, işlem ortadan kalktığı için dava konusuz deyip süreci bitiriyor.

Yani, o aralıkta İmamoğlu ve ekibinin İBB sistemine erişmesi bir yana, yedeklenmesi talebinin bile yerine getirilmediği, mahkeme kararıyla sabit. Ayrıca, o sırada İBB’de Bilgi İşlem Daire Başkanı Selim Karabulut’un tanıklığı da var, çünkü kendisi o sırada “Canımı veririm, verimi vermem” diyerek hiçbir şey paylaşılmamasını sağlıyor.

MİT, incelediği belgelerin devlet sırrı olmadığını fark etmedi mi yani?

İkincisinde, yani iddianame ve dijital inceleme raporlarında yer alan bilgi ve belgelerin “devletin güvenliği veya iç ya da dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken bilgiler” niteliğinde olup olmadığı yönünde değerlendirme yapılması talebinde de benzer sorun var.

Bu bilgi ve belgeler haliyle MİT’ten geçti. Bu kadar ciddi bir casusluk davasında haliyle MİT’in müdahil olacağına dair bariz bir tahminden hareketle söylemiyoruz bunu, bizzat iddianamede belirtiliyor.

İddianamenin 43’üncü sayfasında, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın 2025/86 sayılı yazısıyla, Hüseyin Gün'ün yabancı istihbarat servisi bağlantılarına dair, telefon rehberinde yer alan şahıslara yönelik araştırmalar yapıldığı belirtiliyor ve sonuçların bir kısmı paylaşılıyor.

Dolayısıyla, Gün’e ait denilen notlar, yazışmalar, dokümanlar ve görsellerin MİT’ten geçtiğini biliyoruz. Savcılık, MİT’in bu belgeleri incelerken belki de bir devlet sırrına denk geldiğini ama hiç fark etmeyip “Bu belge devletin güvenliğini tehlikeye atar, gizli kalması gerekir” demeyi unutuverdiğini kabul etmemizi bekliyor.

Ancak, şu sorunun derhal gündeme geleceğini ıskalıyor: Daha 112 arandığı anda “casus” diye ihbar edilen, belge ve notlarında gerçekten de şüphe uyandıracak genişlik ve mahiyette içerikler görülen, üstüne, “asrın davası” diye pazarlanan ve tüm Türkiye’nin gündemine oturan İBB davasına yamanmasına karar verilen bu kadar ciddi bir davada Savcılık, elindeki belgelerin “sızdırılmasının” devletin güvenliğine tehdit oluşturabileceğini zerre umursamaksızın önce bunları kamuoyuyla paylaşmış, aylar sonra “bu arada, bir baksanıza acaba bunlar arasında devlet sırrı var mıdır” demeyi gayet normal mi saymıştır?

Üstelik, Savcılık bu olasılığın gayet farkındaydı ve bunu da kayıt altına almıştı. Bir önceki yazımızda dikkat çektiğimiz üzere, Hüseyin Gün’den elde edilen “Kara Hücre” adlı istihbari yapılanmaya ait iki belgenin de üzerinde “çok gizli-hassas” notu bulunuyordu ve bizzat Savcılık, iddianamede bu belgeler için “bahse konu belgelerin ‘Çok Gizli, Hassas’ olarak nitelendirildiği ve herhangi bir kişi ya da kuruluşun ulaşamayacağı bilgi ve belgeler olduğunun tespit edildiği…” ifadesini kullanmıştı.

Neresinden bakılırsa, skandal.

Fakat, skandalın vahametini artıran bir başka noktayı da hatırlatmak durumundayız: Sonradan Adalet Bakanlığı’yla taltif edilen Akın Gürlek’in İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde hazırlanan bu dosyalar, bizzat Gürlek ve ekibi tarafından kamuoyuna sızdırılmıştı.

Sızdırılmıştı diyoruz, zira İBB iddianamesi mahkemeye sunulduğu anda basına da servis edilmiş, hatta gazeteciler toplanarak Gürlek tarafından “yargı dağıtılmış”, mahkemenin iddianameyi henüz kabul etmemiş olduğu, dolayısıyla sanık avukatlarının dahi erişemez durumda olduğu bu taslak, kendilerini “ayrıcalıklı ve özel bir ekip” olarak algıladıkları anlaşılan Gürlek ve ekibinin mahkeme heyetinin iddianameyi reddetme yetkisini ve dolayısıyla hakimleri tanımadıklarını ortaya koyan bir jestle cümle aleme açılmıştı. Casusluk Davası’na dair de—bir kısmının hafif tabirle isabetsiz, isabetli bir tabirle yalan olduğu sonradan açığa çıkacak—suçlamalar ve aylar sonra bugün “acaba devlet sırrı mıdır” diye sorulan belgelerin görselleri el altından yandaş basına ulaştırılmıştı.

Kısacası, o belgelerin MİT’in elinden geçtiği bilgisine bakarak devlet sırrı olup olmadığının zaten bilindiğini varsaymamız gerekiyor.

İyi de, siz zaten çoktan hüküm verdiniz, hatta kanala çökmediniz mi?

Bu iki talebin ikinci ortak sıkıntısı, Savcılığın bugün “araştırılsın” dediği hususlara dair çoktan mutlak ve kesin hükümlere varmış olması.

İBB sistemine erişim kayıtlarının istenmesi, Savcılıkta henüz bu bilginin olmadığı anlamına geliyor. Ama Savcılık zaten Necati Özkan’ın bu bilgileri Hüseyin Gün’e sızdırdığını çoktan ilan etmiş durumda, ki, yandaş basın da aylardır bu iddiayı tekrarlayıp duruyor.

Savcılık “Necati Özkan erişti ve sızdırdı” demekle de kalmıyor, verileri—hangileri olduğu hiçbir zaman söylenmeksizin—yabancı istihbarat servisleri analiz etti diyor, seçim bu verilerle kazanıldı demeye getiriyor, ve bu arada, sanıkların bir de “İBB 2019 Veri Kopyalama” sürecinin gündemden kalkması amacıyla da yabancı istihbarat servisleriyle birlikte—ne demekse—”algı faaliyetlerinde bulunduklarını” ilan ediyor.

Bu son cümlenin bir yan iddiası daha olduğunu not düşmeliyiz: “İBB 2019 Veri Kopyalama” süreci mahkeme kararıyla bittiğine göre, “özel ve ayrıcalıklı” Gürlek ve ekibi, önceki mahkemeyi de en azından “yabancı istihbarat servisleri ve bir suç örgütünün algı faaliyetleri neticesinde sürecin üstünü kapatmakla” itham etmiş oluyor.

Belge ve bilgilerin “devlet sırrı” olup olmadığının değerlendirilmesi talebiyse, uzun uzun anlatmaya bile hacet olmayacak kadar ciddi bir skandal. Dava zaten casusluk davası. Yasal tanıma göre, suçun oluşması için “devlet sırrı”, veya devlet güvenliğini tehlikeye atacak nitelikte bilgi ve belge olması, bunların da yabancılara verilmesi lazım. Savcılık “Casusluk soruşturması” açmış, insanları hapse atmış, üzerine Merdan Yanardağ’ın ifade vermesini beklemeden sahibi bile olmadığı TELE1’e kayyım atanmasını sağlamış… Şimdi soruyor, “acaba” diyor, “bunlar devlet sırrı mıdır”?

Bu mühim davada hukuki seviye, buralarda sürünüyor.

Lehte delil toplanması için savunmanın Savcılığı köşeye sıkıştırması niye beklendi?

Üçüncü sıkıntı, bu siyasi davalar karşısında kamuoyunun “e zaten, ne bekliyorsunuz ki” tepkisi vereceği, yine de hatırlatılması gereken bir mesele.

Savcılık, bugünkü talepleriyle, soruşturma safhasında sanıkların lehine delil toplamadığını da ilan etmiş oluyor.

Nereden çıktı bugün ara mütalaada mahkemeye sunulan bu talepler? Çünkü savunmalarda bu iki meselenin öyle üzerine gidildi ki, Savcılık çeşitli bakımlardan köşeye sıkıştı.

Neredeyse “ikinci tur seçimi İmamoğlu’nun kazanmasının tek sebebi” ilan edilmek istenen “veri sızıntısı”nda aktarılan İBB personeli hesap bilgilerinin tümünün geçmiş tarihlere ait olduğuna, bir kısmının 2019’da İBB çalışanı dahi olmadığına işaret eden bilirkişi raporu, bu pek tumturaklı iddianın temellerini sarstı.

İyi de, İstanbul halkının iradesini yok saymaya vardırılan iddia ortaya atılırken, Savcılık hiç mi duraksamadı “bu hesaplar doğru mu, hangisi üzerinden hangi veriye ulaşılmış bir soralım” demek için?

Bilgi ve belgelerin “devlet sırrı” olup olmadığının sorulması ihtiyacı da benzer sebepten kaynaklandı. Tüm sanıklar, savunmalarında, “hangi bilgi, hangi sır?” diye ısrarla sordu. Çünkü elde ne somut olarak hangi bilginin aktarıldığı var, ne tam olarak hangi yabancı kişi veya yapıya aktarıldığı var, “casusların” hangi ülkenin casusu oldukları bile belli değil.

İddianame, “mozaik sır” diye bir kavramla üstünden atlamıştı bu açık hukuka aykırılığın ve “mozaik sır teorisi” diye bir tez ortaya atmıştı. İddianamede bu teori şöyle açıklandı: “Bir kişi genel erişilebilir bilgileri birleştirerek bir devlet sırrına ulaşıyorsa, bu bilgi Devlet Sırrı niteliğindedir.”

Bu formülasyonun ne kadar akıl almaz olduğunu açıklamak için, bir örnekle somutlamamız gerekir: Diyelim ki Türkiye’deki hükümet, hiç olmaz ama, sözgelimi, komşu bir ülkede iç savaş çıkarmak için oradaki birtakım silahlı gruplara el altından yardım etmek yönünde bir karar aldı.

Bir gazeteci, hatta sıradan bir vatandaş, sınırdaki ilde sürekli o silahlı grupların militanlarını görüyor, sonra bunların bazıları yaralı halde sınırdan ambulanslarla getirilip Türkiye’deki hastanelerde tedavi ediliyor, bu arada yaşadığı ilde bunların eğitim aldığı bir kamp olduğunu öğreniyor, hükümetten gelen açıklamaların da bu gruplara destek ifade ettiğini görüyor, sonra söz konusu silahlı grupların militanları yabancı basına Türkiye’den destek aldıklarını itiraf ediyor…

Gazeteci, veya vatandaş, “Belli ki, Türkiye şu komşu ülkede iç karışıklık çıkarmak için şu silahlı gruplara destek veriyor” sonucuna varıyor, bu fikrini de paylaşıyor.

Gürlek ve ekibinin “mozaik sır teorisi” dahilinde, bu genel, erişilebilir bilgileri birleştiren gazeteci, veya vatandaş, casus ilan edilebiliyor!

Casusluk Davası’nın ilk iki duruşmasında yapılan savunmalarda, bu teori haklı olarak ağır biçimde eleştirildi.

Şimdi Savcılık, “hele bir değerlendirilsin bakalım sır mıymış değil miymiş” demeye karar verdi.

Ve böylece, tüm dava o kadar sarsak bir zemin üzerine bina edilmiş durumda ki, basit, sıradan, birkaç cümlelik bir ara mütalaa bile Savcılığın kendi kendisini ağır biçimde sabote etmesi sonucunu verdi.

Yalnız, bitirirken, ufak bir şerh düşmeliyiz: Savcılığın aylar sonra “biz bunları herkesle paylaştık ama devlet sırrı mıydı acaba bir değerlendirilsin” demesi, köşeye sıkışınca ortaya atılan retorik bir soru olmayabilir, zira sicilleri düşünülürse, Gürlek ve ekibi gerçekten “bu sırları bizim yaymamız acaba sorun olur mu” diye düşünememiş bile olabilir.

Niye sarkastik şekilde dalga geçiyormuşuz izlenimi verebilecek bu şerhi, ciddi ciddi düşme ihtiyacı hissediyoruz? Çünkü iddianameyi yazarken yapay zeka kullanıp yapay zekanın notlarını silmeyi unuttuğunu soL’da açığa çıkardığımız Gürlek ve ekibi, İBB iddianamesinde Hüseyin Gün’ün de dahil edildiği “vatandaşların verilerini sızdırma” eylemine dair bölümde, yine soL’da yazdığımız üzere, bizzat kendisi vatandaşlarının verilerinin olduğu ekranın görüntüsünü aynen alıp iddianameye koyarak aynı suçu bir kez de kendisi işlemişti de, ondan. 

Seviye bu.

Ama mesele ciddi.

Casusluk Davası’nı yazmayı sürdüreceğiz.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.