Neo liberalizmin karanlığında kadın emekçilerin 8 Mart’ı

19/03/2016 Cumartesi
Neo liberalizmin karanlığında kadın emekçilerin 8 Mart’ı

                                                         “ Canıyla ayrılık sürer

        Kendi ölümünü kendi doğuran

        Kocamız ilk oğlumuzdur

        Güderken bizi tanrı adına

       Yüreği kamaşır huysuzluktan"

                                                                       (G. Akın)

                                            “Duvarın ardında döktüğün yaşlardır,

                                             Gecenin karanlığı,

                                             Oğul evde açtır,

                                             Üşümüştür bir yanı,

                                             Bir yanı sefalete isyandır.”

                                                       (Halil Yeni)

Sermaye sınıfı, üretim sürecini sürekli olarak yenileyerek ve krizlerin yükünü işçi sınıfına aktararak, azalan kâr oranların yükselterek  yaşamını uzatmaya çalışıyor. Elbette, emekçiler, emeğin dünya çapında iktidarını gerçekleştirinceye kadar…

1970li yıllarda yaşanan krizde, bu bağlamda, ithal ikamecilik terk edildi, emperyalist merkez ülkeleri, sanayi üretimlerinin bazı aşamalarını az gelişmiş ülkelere aktardılar. Üretim ve istihdam esnekleştirildi. Önce üretim sonra istihdam parçalandı, önceki dönemde kapitalistlerin kârlarını azaltan ne kadar sosyal hak ve kazanım varsa hepsi hedefe alındı. İşçilerin örgütlenme olanakları yok edildi, dolayısıyla birlikte direnmelerinin olanakları ortadan kaldırıldı. İstihdam güvencesi yok edildi. Bu yapılmalıydı ki, kârlar üzerinde önemli bir maliyet baskısı yaratan ücretler düşürülsün, işçi sağlığı ve iş güvenliği maliyetleri azaltılsın.  

Türkiye, 24 Ocak kararlarıyla kervana katıldı. İşbirlikçi Türkiye sermaye sınıfı, ihracata öncelik veren sanayileşme politikasını hemen benimsedi.Uluslararası tekellerin, piyasanın denetlenmemesi, fiyatların serbest kalması, devletçiliğin ve kamu girişimciliğinin devre dışı bırakılması ve de en önemlisi, işçilerin kazanılmış tüm haklarının ortadan kaldırılması gibi talepleri de Turgut Özal tarafından sermaye adına onaylandı. Ne var ki, bu düzenin uygulanması ancak darbe koşullarında mümkündü. Ve 12 Eylül geldi.

Beşyüz bin işçinin sendikası kapatıldı.  12 Eylül Anayasası ile grev hakkı kullanılamaz hale getirildi. siyasal grev hakkı kalktı. Hak grevi yasa dışı ilan edildi. Grev erteleme ve grev yasaklama kurumsallaştırıldı.2821 sayılı yasa- ile sendikaların siyaset yapması siyasi parti ve organlarında görev yapması yasaklandı. Kıdem tazminatına sınırlama geldi. Türk İş yöneticileri bakan yapılırken DİSK yöneticileri tutuklandı. Abdullah Baştürk ve 51 arkadaşları işkence gördüler ve idam talebiyle yargılandılar. DİSK kapandı , mallarına el kondu.

Neo liberal düzen emek ve emekçinin yaşamına damgasını vurdu.

AKP’li Neoliberal düzende kadının hali

Esnekleşme, sendikasızlaşma, güvencesizleştirme AKP’li yıllarda da sürüyor. AKP, önceki sermaye iktidarlarından devraldığı bu yeni yapılanmayı son hızla uygulamaya devam ediyor.

Ve iş cinayetleri inanılmaz oranlarda artıyor.

Bu koşullarda kadınlar çok yönlü eziliyorlar ve kırıma uğruyorlar.  

En çarpıcı kırımı yani “kadın cinayetleri”ni medyada izliyoruz.  2015 verileri, 303 kadının katledildiğini gösteriyor.Ülkemizde, çok uzun yıllardan bu yana, özellikle kırsal bölgelerde töre, gelenek, görenek adı altında varlığını sürdüren bu kırım (1), AKP iktidarı döneminde %1400 artmış. Bu artış, yılların gericiliğinden, bağnazlığından, dinsel doğmalarından beslenen, onlardan doğan bir piyasacı siyasal iktidarın,  heybesine doldurduğu bu pislikleri toplumun her hücresine derinliğine enjekte etmesinin  ürünleri. Ne yazık ki, hasadı, kendilerine dayatılan yaşama başkaldırmaya çabalayan kadınların kanlı cesetleriyle topluyoruz.

Öte yandan medyaya yansımayan bir başka katliam daha var. 2015 yılında  iş cinayetinde 120 kadın öldürülmüş. “Kadın cinayetleri”nde kaybettiğimiz canların neredeyse yarısı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin İş Cinayetleri raporuna göre, kadın işçi ölümleri 2103’de  toplam işçi ölümlerinin %8.9’unu, 2015’de %6.7sini oluşturuyor.(2)  Araştırmayı yapanlar, rakamdaki düşüklüğün özellikle tarım kesimi için bildirim eksikliğinden kaynaklandığını belirtiyorlar. Özetle, gerçek rakamlar daha yüksek. Kadınlar, bu konuda, erkek emekçilerle aynı kaderi paylaşmaktalar.(3)

Bunlar, birer tokat gibi yüzümüze patlatılan ölümler. Bunların yanı sıra, kapitalist sistem, emekçi kadınların yaşamlarını her gün yavaş yavaş söndürüyor.  Yukarıda da belirtildiği üzere,  bir çok işkolunun yanı sıra ihracata yönelik üretim yapan fabrikalardaki yoğun sömürü daha çok kadın emeğine dayanmakta. Kadınlar en az ücretle, en az hakla ve sosyal güvencesizlik koşullarında çalıştırılmaktalar. Çalıştırıldıkları iş kollarında erkeklere göre tercih edilmelerinin nedeni, sadece “becerikli parmaklar”ı değil. Genelde genç,uysal ve esnekler. Kolayca işten atılabiliyorlar.

Günümüzün 19. Yüzyıl koşullarını aratmadığı gerçeğinin en iyi örneğini Kapital’de görmek mümkün. Marx , 1863 Haziran’ında Londra’daki günlük gazetelerin “sansasyonel” bir başlık altında bir haber yayınladığını yazar. Haberin başlığı “aşırı çalışmadan dolayı ölüm”dür. Bir giysi fabrikasında, Elise adlı bir “hanımefendi" nin çalıştırdığı 20 yaşındaki şapkacı Mary Ann Walkley’in ölümü ile ilgilidir haber. Marx, kızın o kış ortalama 16.5 saat, işlerin hızlı gittiği mevsimde ise aralıksız 30 saat çalıştığını, azalan emek-gücünü ise ara sıra likör, şarap ya da kahve ile takviye ettiğini yazar ve uzun uzun hayatını nasıl kaybettiğini anlatır. Ve  “Sermaye ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir ve ne kadar çok emerse o kadar çok yaşar… kapitalist üretim tarzı,… işgününün uzatılmasıyla, insan emek gücünü, normal, manevi ve fiziksel gelişme koşullarını ve işlevlerini yozlaştırır. Aynı zamanda, bu emek- gücünün zamanından önce tükenmesine ve ölümüne neden olur." diyerek bitirir Mary’nin korkunç öyküsünü.

Tam 134 yıl sonra, 1997’de, Naomi Klein, Filipinlerdeki Cavite İhraç üretim Bölgesinde, Carmelita Alonzo adlı bir terzi kızın, 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nde “aşırı çalışma” nedeniyle öldüğünü yazar. Yaptığı işin bir sonucu olarak zatürre olan kız hastaneye gitmek için izin ister ama verilmez çünkü yılbaşı yakındır ve siparişler fazladır.

2004 yılında Türkiye’de serbest bölgedeki Hollandalı İsmaco firmasında çalışan Öznur bu iki emekçi yoldaşından daha şanslıdır çünkü ayakta çalışmaya zorlanması sonucu ölümün kıyısına gelmişken arkadaşlarının müdahalesiyle hastaneye kaldırılır ve kurtulur.     

Bu noktada bir soru daha geliyor aklımıza.

Ülkemizde ev kadınlarının durumu nedir?

Ekonomist Mustafa Sönmez, 21 milyon çalışabilir durumda olan kadının 12 milyonunun yani 3/4’ünün evde oturduğunu, ev işi yaparak, çocuk ve yaşlı bakarak ücretsiz ev işçiliği yaptıklarını söylüyor. Ev emeği değişime girmediği için değer üretmez kapitalist için ve o nedenle bu emek karşılığında kadının eline bir şey geçmez. Ama bu emek olmazsa işgücü yeniden üretilemez. Bir başka deyişle, bu emek, patronların el koyduğu bir emektir.

Neoliberalizmin ev eksenli çalışma modeli de bir başka yoğun sömürü biçimidir ve ücretsiz ev emekçilerine ek bir yük getirmektedir. Evde parça başı iş verilerek çalıştırılan bu kadınların ücretsiz ev işçiliği sürmekte, ek olarak zaman sınırlaması olmaksızın, sigortasız ve güvencesiz bir iş yaşamını sürdürmek zorunda kalmaktadırlar.

Ev dışında çalışan bir avuç kadının çalışma koşulları da kreşsiz, sendikasız, genelde sosyal güvencesiz süregelmektedir. Erkeklerden düşük ücret alan, sık sık tacize uğrayan, regl durumları, doğum yapmaları ve hamilelik süreçleri bile patronun denetiminde olan bu kadınların özellikle alt eğitim düzeylerinde olanları, insanlık onurunun ayaklar altına alındığı koşullarda çalıştırılmaktadırlar.

Evet, farklıyız ama emekçiyiz!

Görüldüğü gibi, tüm özgüllüklerine karşın, kadın sorunu bir emek sorunudur. Toplumlarda sınıflaşma olgusu ile birlikte ortaya çıkan ve yeni bulgulara göre ise sınıfsız toplumların son dönemlerinde de işaretlerini gördüğümüz bir sorundur. Kadın, toplumda bir emekçi olarak konumlanmakta ve kadın mücadelesi emek mücadelesiyle birleşmektedir.

1970’lerden itibaren, liberalizmin ideolojik etkinliğinin artmasıyla birlikte cins ve etnik farklılıkların ön plâna çıkarılmış, sınıfsal nitelik göz ardı edilmiş, kadın sorunu sadece ve doğrudan doğruya toplumdaki erkek egemenliğiyle örtüştürülmüştür.

Oysa, kadının emekçi olma gerçeğinin üstünün örtülmesi olanaksızdır.

DESA’da, Novamed’de greve çıkan kadınların, serbest bölgelerde tuvaletlerine kamera konan, hamilelik, doğum ve evlenmeleri izne tabi hale gelen, hastaneye bile gitmelerine zor izin çıkan kadın işçilerin sorunlarıyla, Bursa’da tekstilde çalışırken gece vardiyasında çıkan yangında kaybettiğimiz kadınların, Tekel direnişinde erkeklerle birlikte AKP’ye başkaldıran kadınların, töre cinayetleri ile katledilen Güldunya’ların, Özgecanların, Ceylanpınar’da boğulup ölen kadın tarım işçilerinin dertleri ortaktır, sorunları, çıkarları ortaktır.

Emekçi kadının çıkarları, sermayenin “kadın” yüzlerinin, Türkiye ve dünya sermayesinin “kadın” yüzlerinin, Tansu Çillerlerin, Güler Sabancıların, Hillary Clintonların, Condolezza Riceların, Angelina Jolielerin, Margaret Thatcherların çıkarlarıyla çelişmektedir.  

Sorunumuzun kökten çözümü ise toplumlara adı bile unutturulmak istenen sosyalizmdedir.

Güncel mücadelelerimizden vazgeçemeyiz ama bunu, emek eksenli bakışımızı kaybetmeden, insanı ve insanın çıkarlarını ve onurunu temel alan, sömürünün ve sınıfların olmadığı yepyeni bir dünyanın kurulmasının, tüm emekçilerle birlikte, kadın emekçiler olarak sorunlarımızın anahtarını oluşturduğunu da unutmadan yapmalıyız.

Suat Derviş gibi, Behice Boran gibi, Sabiha Sertel gibi, Sevinç Özgüner gibi.

Ve yitirdiğimiz daha nice devrimci kadın yoldaşlarımız gibi.


(1) Marx’ın şu sözleri, bu durumu çok güzel açıklıyor; “Modern kötülüklerin yanı sıra, dünün mirası olan bir sürü kötülüklerin alttan alta sürüp gitmelerinden doğan ve bunların kaçınılmaz olarak beraberlerinde getirdikleri çağdaş toplumsal ve siyasal ilişkilerin altında eziliyoruz. Yalnızca yaşayanlardan değil, ölülerden de acı çekiyoruz.” (Kapital)

(2) 2013’de 103, 2014’de 131, 2015’de 120 kadın işçi hayatını kaybetti. Son 3 yılda iş cinayetlerinde yaşamını yitiren 354 kadının 199’u tarım, 33’ü  eğitim/ticaret-büro, 27’si sağlık, 20’si belediye-genel işler, 19’u tekstil, 9’u konaklama-eğlence, 5’i taşımacılık, 4 basın- gazetecilik, 4’ü metal, 3’ü kimya, 3’ü bankacılık, 3’ü savunma-güvenlik,  2’si çimento, 2Si inşaat, 1’i kimya, 1’i ağaç, 1’i iletişim, 1’i enerji işkolunda çalışmaktaydı.

(3) Bu bağlamda, gericiliğin emperyalizmle olan ilişkisini de unutmamalıyız. Emperyalizm çağında, emperyalizmin her ülkede gericilikle kucak kucağa olduğunu, geçmişin tüm gerici yapılarını her anlamda desteklediğini bize Lenin söyler.

“Emperyalizm, her yere özgürlük değil egemen olma eğilimini taşıyan mali sermayenin ve tekellerin çağıdır. Bu eğilimin sonucu ise şöyle olmaktadır; siyasi rejim ne olursa olsun, her yerde gericilik doğmaktadır, bu alanda da, var olan çelişkiler aşırı ölçüde ağırlaşmaktadır”.  

AKP, başta ABD, emperyalist devletlerin SSCB’yi çevreleme politikasının bir parçası olarak uygulamaya soktuğu Yeşil Kuşak projesinin çocuğudur. Ve bugünün yolları, egemen sınıfların, doğaları gereği yaptıkları seçimden başlayarak döşenmiştir. NATO, ikili anlaşmalar ve askeri üslerle birlikte emperyalizmle kaynaşanTürkiye burjuvazisi, ülkedeki feodal kalıntılar ile siyasal işbirliğine girmekte gecikmemiştir. Toprak reformunu bile sınıfsal tercihleri gereği gerçekleştirmemiş olan bu sınıf, kamusal alanda getirdiği önemli laiklik adımlarının çoğunu geri almış ve bugünlere gelinmiştir. AKP, 4+4+4lerle, yargıda ve yasalarda, gündelik yaşamdaki uygulamalarla bu geri gidişe son noktayı koymaya çabalamaktadır.