İlker Belek
Sınıfa, Sendikalara Doğru
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:05
Türkiye'de “sendikayla da olmuyor, sendikasız da olmuyor” dense yeridir.
Sendikayla olmuyor: Çünkü, sendika, sendika gibi değil. İşyeri delegelik ve temsilcilikleri ahbap çavuş ilişkileriyle belirleniyor. Şube seçimleri, eğer varsa, değişik siyasi aktörlerin koltuk paylaşımı biçiminde gerçekleşiyor. Bunlar en iyi ihtimaller. Türk-İş'in pek çok sendikasında olduğu gibi sendika bir rant paylaşım aracı olarak da kullanılabiliyor. Mekanizmaya itiraz etmeye çalışanlar mafya marifetiyle devre dışı bırakılıyor.
Sendikasız da olmuyor: Çünkü, işçi sınıfının doğrudan örgütlenmesi açısından, en azından şimdilik, elimizde onun yerine geçecek başka bir araç bulunmuyor. Bu iki nedenle böyle: Bir yandan, sendikal mücadele sürecinde, 1940'ların ortalarından beri, elde edilmiş ciddi haklar var ve bu durum bir başka örgütsel yapı için söz konusu değil. Öte yandan, işçi sınıfımızın, en azından örgütlenmeye meyilli bölmelerinin gözünde de sendikaların meşru bir konumu var. Bu hukuksal ve pratik olanakların görmezden gelinmesi ne olanaklı ne de doğru.
* * *
Kısaca, bu sendikalarla olmuyor. O nedenle, amaç sendikal mücadeleyi geliştirmek ise, yapılması gereken şey, sendikaları yeniden yapılandırmak, sınıfsal perspektifle dönüştürmek olmalıdır.
Bugün kitlenin sendikalara mesafeli durduğu, dolayısıyla sınıf mücadelesinin sendikalar tarafından örgütlenmesi bakımından sınıfın karakterinde nesnel sorunların olduğu doğrudur.
Ancak bu noktaya kendiliğinden gelinmediği, sınıfın sınıf olmaktan kendiliğinden çıkmadığı da akılda tutulmalıdır. Bu bakımdan 12 Eylül darbesini bir tarafa yazmalıyız, ama, sendikal mücadele tarzındaki zaafları da görmeliyiz.
Örneğin DİSK ve KESK Türkiye'nin AB üyeliğini, üstelik işçi sınıfının haklarını ileri sürerek açıkça desteklemişlerdir. Oysa AB'nin pek çok belgesinde (örneğin) esnekleştirme bir koşul olarak belirlenmektedir. Dolayısıyla sorun en üst düzeyden, sendikaların ana siyasal tercihleri noktasından başlamaktadır.
Öte yandan, bir zamanların en militan ve kitlesel sendikası olan KESK'in bile bugün emekçilerle herhangi bir bağı kalmamıştır. İşyeri birimleri, temsilcilikleri dağınıktır. İşyerlerinde örgütsel ve ideolojik dikkate değer bir çalışma yürütülmemektedir.
* * *
O nedenle, herhangi bir öncelik sırası belirlemeksizin yapılması gereken şey, her düzeyde, sendikal ideolojiye, mücadele ve örgütlenme tarzına müdahale edilmesidir.
Yukarıdaki saptamalardan da anlaşılacağı gibi, bu müdahalenin iki önemli ayağı olacaktır:
Bir yandan, sendika ideoloji ve siyasetine sınıf içeriği kazandırılacaktır. Sendika siyaseti antiemperyalist ve antikapitalist bir içerikle yeniden şekillendirilecektir. Örneğin istihdam piyasalarındaki esnekleşme küreselleşmenin sonucu olarak görülüyorsa, yalnızca Dünya Bankası'na değil, aynı zamanda Avrupa Birliği'ne de karşı çıkılacak ve bağımsız, sanayileşen, kalkınmacı bir ülkenin propagandası yapılacak, bütün bunların kamucu, devletçi bir ekonomiye bağlı olduğu açıkça ifade edilecektir.
Öte yandan, işyeri ölçeğinde, yaşanan pratik sorunları gündemine alan sorunların çözümü konusunda ilgili birimdeki bütün mekanizmaları işçilerden yana uzlaşmaz biçimde zorlayan işçiyi dinleyen işçinin bilincinde patron ve işçi karşıtlığını bıkmadan yeniden şekillendiren ideolojik mücadelede bütün düzen partilerini deşifre eden açıkça sosyalizmin, yani işçi sınıfı düzeninin propagandasını yapan işçiyle iş dışındaki yaşamı üzerinden de temas kuran bir mücadele tarzı yaratılacaktır.
Amaç, işçi sınıfını hak arama mücadelesinde bir araya getirmek var olan tepkisel düzeydeki potansiyel enerjiyi açığa çıkarmak somut sorunlar ve somut hedefler üzerinden olabilen en geniş, en militan, en sürekli hareketi yaratmak sınıfı bulunduğu noktadan daha ileri bir hatta taşımaktır. Burada dar siyasal yararların yeri olmamalı, böyle davrananlar eleştirilmeli ve gerekiyorsa hareketin dışına atılmalıdır.
* * *
Sendikaların en büyük sorunu işçiyi ve işçi sınıfını siyasetsiz bırakmalarıdır. İşe siyaset “bulaştırıldığında” işçinin sendikadan ve mücadeleden uzaklaşacağının düşünülmesi en büyük yanılgıdır.
Çünkü, işçi, yaşadığı sorunların nedeninin siyaset olduğunu zaten açık biçimde hissetmektedir. Her işçi neredeyse kendiliğinden “Marksist”tir. Her işçi kendiliğinden biçimde artı değer sömürüsünün farkındadır. Çünkü bu zaten işçinin yaşadığı gerçekliktir. Fark edilmeyen şey yaşananların kapitalizm denilen bir üretim tarzının zorunluluğu olduğu olgusudur.
O halde, yaşanan kapitalizm bilinçte açığa çıkarılmalı ve hiç farkında olunmayan sosyalist çözüm adlı adınca anlatılmalıdır: Pratik hak arama mücadelesi içinde.